
Cevap: Sürrealist Film Arşivi
Suna no onna (1964) / (Kumların Kadını)
Yönetmen: Hiroshi Teshigahara
Senaryo: Kôbô Abe, Eiko Yoshida
Ülke: Japonya
Hiroshi Teshigahara'nın tuhaf varoluşsal meseli Suna No Onna (Kum Kadın), gerçekçiliğin ve eğretilemenin alışılmadık bir birleşimi olarak göze çarpıyor. Kumsalda böcek toplayan bir böcekbilimci (Eiji Okada), gizemli bir kadının (Kyoko Kishida) misafirperver davetini kabul eder. Ama bu kadının, bir kum çukurunun dibine kurulmuş, durmaksızın sürünen kum taneciklerinin sürekli kürekle atılarak durdurulabildiği evinde, çok geçmeden kendisini tıpkı koleksiyonlarındaki böcekler gibi kapana kısılmış bulur.
Kısmen neofeminist bir deneme, kısmen politik bir tez, kısmen de bir yaşamda kalma öyküsü olan Suna No Onna, temel düşüncesinden hem daha azını hem daha çoğunu ifade ediyor. Okada, çukurdan felakete bulaşmadan kaçamamaktadır ama ilk akla gelen soru neden öyle bir yere ev yapıldığı yönünde olacaktır. Kishida, Okada'nın işi karşılığında ona cinsel tekliflerde bulunur ancak bunun ne kadarı onu yalnızlığından uzaklaştırma amaçlıdır? Suna No Onna, evcimenlikle dalgasını mı geçmektedir, onu yüceltmekte midir yoksa onu mitolojideki Sisifos efsanesi tarzında bir karabasan olarak mı betimlemektedir? Her nasılsa, bu film, oldukça ilgi çekici kum görüntüleri barındırıyor. Filmin kendisi gibi, görüntü yönetmeni Hiroshi Segawa'nın görüntülediği kum tepeleri de hiç ummadığınız yerlerde sık sık yer değiştiriyor, kayıp gidiyor, eleniyor, yıkılıyor
***
Rekopis znaleziony w Saragossie (1965) / Zaragoza'da Bulunmuş El Yazması
Yönetmen: Wojciech Has
Senaryo: Tadeusz Kwiatkowski, Jan Potocki
Ülke: Polonya
Polonyalı yazar Jan Potocki’nin Türkçe’ye de çevrilmiş romanından uyarlanan film, Napolyon Dönemi’nde bir savaş esnasında, Zbigniew Cybulski tarafından canlandırılan ana karakterin bir el yazması bulmasıyla başlayan olayları takip eder. Film, göz alıcı bir siyah beyaz görsellikle desteklenen masalsı atmosferi, hikaye içinde hikaye şeklinde özetlenebilecek yapısıyla kusursuz bir uyum göstererek seyircinin de bu rüya içinde kaybolmasını sağlıyor. Çekildiği dönemin ardından neredeyse unutulan bu gerçeküstücü epik, bugünkü kült statüsünü Martin Scorsese ve Francis Ford Coppola tarafından keşfedilip, batılı seyircilerle buluşturulmasına borçlu. Bu iki ustaya ek olarak Luis Bunuel, David Lynch, Neil Gaiman gibi isimlerin de filmin hayranları arasında bulunduğunu belirtmekte fayda var.
***
Sedmikrásky / Küçük Papatyalar (1966)

Yönetmen: Vera Chytilová
Senaryo: Vera Chytilová, Ester Krumbachová, Pavel Jurácek
Ülke: Çekoslavakya
Hiç kuşkusuz 1960'ların en coşkulu sinemasal üslup ve duygu patlamalarından biri olan Vera Chytilovâ'nın Sedmikrasky’si (Küçük Papatyalar), delişmen ve saldırgan bir feminist fars olarak birçok yönden dikkat çeker. O dönemde birçok Amerikalı ve Batı Avrupalı yönetmenin yıkıcılıklarından onur duymalarına karşın, o on yılın ideolojik ve biçimsel açıdan en radikal filminin Doğu'dan, 1968'de Çekoslovakya'daki Prag Baharı'nın kısa vadeli politik reformlarına yol açan özgürleştirici galeyandan doğmuş olması doğal.
Sedmikrasky (Küçük Papatyalar): her ikisi de Marie adlı, 17 yaşında iki özgür kızın (Jitka Cerhovâ ve Ivana Karbanovâ) hikâyesini anlatır. Kızların bir olay örgüsünden çok, unutulmaz bir edepsizlik sahneleri dizisi oluşturan çeşitli çılgınlıkları arasında, Chytilovâ'nın başını hükümetle belaya sokmasına yol açan birçok penis- karşıtı gag'ler (salatalık ve muz soymak gibi), çirkin yaşlı adamlara eğilim ve kaliteli yemeklerin ikram edildiği herkese açık (Laurel ve Hardy'ye rakip olabilecek cinsten) bir parti bulunur. Bu rahatsız edici ama özgürleştirici güç gösterisi, yetenekli yönetmeninin özgürlükle neler yapabileceğini gözler önüne serer. Jacques Rivette'nin Celine and Julie Go Boating'i üzerinde büyük bir etkisi olan Sedmikrasky, eleştirmen Ruby Rich'in de dile getirdiği üzere, Medusa'nın kahkahası ola¬rak yorumlanabilecek, yıkıcı, canlı, enerjik ve çoğu erkek izleyici için (tehditkâr değilse bile) ürkütücü kadın kıkırdamalarıma dopdolu.
***
Koroshi no rakuin / Öldürme Arzusu (1967)
Yönetmen: Seijun Suzuki
Senaryo: Hachiro Guryu, Mitsutoshi Ishigami, Takeo Kimura
Ülke: Japonya
Japonya’nın kültürel gangster filmi türü ‘yakuza filmi’ni bozmak için yola çıkan devrimci bir alt tür örneği. Dünya sinemasında alana dair var olan öğeleri aynı potada eriten “Branded to Kill”, dünyanın en önemli iki kiralık katilinin rekabetine odaklanır. Bunlardan ikinci sırada kalanın psikolojisini Godardiyen bir fetiş unsuruna çevirirken, siyah-beyaz pelikülde biçimci evreler ve katıksız bir anti-kahraman üretmiştir. Hatta David Lynch’den Takashi Miike’ye uzanan geniş bir skalada da iz bırakmıştır. “Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim –hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da…–Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum –uyuşamadık. Hepsi bu”
Oruç Aruoba