1923-1938 Atatürk Döneminde Doğu Anadolu Asayiş Sorunları | Atatürk Günlüğü


Genç Türkiye Cumhuriyeti mevcut ekonomik zorlukları aşmak için önemli adımlar atmak ve ciddi kararlar almak zorunda kalmaktan başka, toplumsal yapının dönüştürülmesi için gereken inkılâpları da ard arda sıralıyordu.

Bu gelişmeler zaman zaman toplumla hükümet güçlerinin karşı karşıya gelmelerine de neden oluyordu.

İnkılaplara Anadolu’dan gösterilen tepkilerin ilki 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun kabulü ile Erzurum’dan geldi. Doğu’da mevcut sosyal sistemin yıkılacağından korkan aşiret reisleri, emperyalistlerin de kışkırtması ile devlet güçlerini ta 1935-1940’lara kadar uğraştıracak bölgesel direnişler başlattılar.

Cumhuriyetten sonra merkezi otoriteye karşı girişilen isyanlarda, geniş ölçüde dini sloganlar kullanılmıştır. Fakat bu dini sloganların arkasında emperyalizmin siyasal ve ekonomik çıkarlarını görmek gayet kolaydır. Bu bakımdan 1925’te Şeyh Said’e, Genç’te silahların patlamasından 3-5 gün sonra İngiliz silah fabrikalarının kataloglarının gelmesi çok anlamlı ve üzerinde düşünülmesi gereken bir olaydır.

Aslında bölgede XIX. yüzyılın başından itibaren birtakım ayaklanmalar görülmüş ve bunda Batılı misyonerlerin faaliyetleri başlıca rolü oynamıştır. Bu ayaklanmalarda, önce Nasturiler sonra Ermeniler kullanılmış ve nihayet Kürtçülük akımı, emperyalizmin bölgedeki emellerine ulaşmak için bulduğu son malzeme olarak sürekli gündemde tutulmuştur.

Stratejik ve psikolojik nedenlerin yanı sıra ekonomik yönleri de bulunan ve tarihi 1815 Viyana Kongresi’ne kadar uzanan Doğu Sorunu, Osmanlı Devleti’nin Almanlarla yakınlaşıp 1900 yılında Bağdat Demiryolu’nun yapımı için anlaşmasıyla siyasal açıdan daha değişik boyutlar kazanmış; bir yandan Araplar Türklere karşı kışkırtılıp, Devletin Türk ve Müslüman unsurları arasındaki birlik parçalanmak istenirken, öte yandan Doğu Anadolu’da Ermeniler sürekli tahrik edilmişlerdir.

Ayrıca Kürtler de kışkırtılmaktaydı.

Böylece Osmanlı Devleti parçalanırken Doğu Anadolu da Balkanlaştırılmış olacaktı.

Nitekim, bu maksada yönelik tahrikler sonucu bölgede isyanlar çıkmıştır. 1914-1918 yılları arasında Ermeniler Diyarbakır, Sivas, Erzurum, Bitlis ve Van’da isyanlar çıkarmışlar ve büyük ölçüde Hamidiye Alaylarına süvari veren bu yöre halkına mezalimde bulunmuşlardı.

Bu isyanların geliştiği saha daha sonra, Cumhuriyet döneminde Şeyh Sait isyanı ve onu izleyen ayaklanmaların da gerçekleştiği bölge olacaktır.

Çünkü mütareke yıllarına kadar, başta İngilizler olmak üzere Avrupalılar tarafından “Hıristiyan oldukları için kendilerini ellerinden tutmaya zorunlu hissettikleri Ermenileri katleden, vahşi bir topluluk” olarak görülen Kürtler bu tarihten sonra sahiplenilmiş gibi gösterilerek, “Şark Meselesi”ne yeni bir boyut getirilmiştir.

Bölgede bir Kürt sorununun suni olarak doğurtulduğu, bilinçli bir şekilde büyütülüp emperyalist emeller doğrultusunda kullanıldığı ise özellikle İngiliz belgelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Bir İngiliz belgesindeki “Kürt milliyetçiliğinin İngiliz politikasının çocuğu olduğu” yolundaki ifade bu yargıyı hiçbir şüpheye yer vermeyecek bir biçimde doğrulamaktadır.

İngiltere, Doğu Anadolu’daki gelişmeleri titiz bir biçimde incelemeye ve izlemeye devam ederek Türkiye ve Ortadoğu üzerindeki emellerini bölücülük yoluyla gerçekleştirmenin mümkün olacağını, en azından Kürt sorunu ile Türkiye’yi meşgul edebileceğini düşünmekteydi.

Nitekim, Şeyh Sait isyanının Türkiye’yi gerek içeride ve gerekse dışarıda ne kadar hassas bir dönemde meşgul ettiği ve nelere mal olduğu meydandadır.

Bütün bu ayaklanmalar sosyo-ekonomik temelleri, dış ülkelerle bağlantıları ve sonuçları bakımından ele alınıp ayrı ayrı incelenmeye muhtaçtır. Ayrıca yöre için kapsamlı ve devamlılık arz eden politikaların bulunmadığı yolunda değişik iddia ve eleştiriler de söz konusudur.

Şurası bir gerçek ki bu isyanlar, ülkenin ve özellikle bölgenin ekonomik yönden gelişmesinde önemli bir engel olmuştur. Ülkenin genel siyasetine bile zaman zaman etki eden bölge kaynaklı isyan ve direnişlerin, uzun süre merkezi hükümetin birinci sorunu olduğu ve zaten imkanları oldukça kısıtlı olan Cumhuriyet Hükümetlerinin bölgeye iktisadi yatırımları yeterince yapamadıkları biçiminde bir görüş de vardır.

Ancak böyle bir teze de, ihtiyatla yaklaşmak gereklidir. Çünkü, asayiş sorunu olan bir yere iktisadi yatırım yapmanın güçlüğü kaçınılmaz olmakla birlikte, tek başına konuyu açıklamaya da yetmemektedir. Bunun en açık kanıtı, aynı dönemde ülkenin diğer bölgelerinde asayiş problemi yaşanmamasına karşın, aralarında Doğu illeri ortalamalarının altında kamu harcaması almış olan yörelerin var olmasıdır.

Öyleyse durumu, ülkenin genel iktisadi koşulları ve yaklaşımları ile açıklamak daha doğru olacaktır.

Öte yandan yöredeki isyan hareketleri, ülke ekonomisine de ciddi yükler getirmiştir. Yörenin asayişini sağlamak ve bayındırlık hizmetleri götürmek için, özel ve olağanüstü ödenekler uzun yıllar bölgeye tahsis edilmiş, hatta Tunceli adında yeni bir il bile kurulmuştur.

Bu ilin kurulmasına ilişkin yasa teklifi, dönemin İçişleri Bakanı tarafından;

“…Cumhuriyet devri memleketin esaslı ihtiyaçlarını temin ederek asıl hastalığı tedavi etmek şiarı olduğu için, burada da medeni usullerle bir tedbir düşünüldü. Ve bu program ile memleketin her yerinde olduğu gibi buraların da Cumhuriyetin feyizlerinden istifade etmesini gözetti” diyerek Meclise sunulmuştu.

Bu gelişme kamuoyunda da yankı bulmuştu. Bir yazara göre “…İmparatorluk isyan bekler ve kan dökerdi. Biz isyan an’anesini ve şartlarını ortadan kaldıracağız. Dün Kamutayda alınan tedbirlerin maksadı ve ruhu bundan ibarettir” denilmekteydi.

Kaynak:
ATATÜRK KÜLTÜR DİL VE TARİH YÜKSEK KURUMU
DR. SAİT AŞGIN

1-Bkz. Afetinan, Devletçilik İlkesi ve Cumhuriyet’in Birinci Sanayi Planı, Ankara 1972, s. 1.
2 -Bu durumun önemi, o yıllarda yayımlanan gazete yazılarında da sık sık vurgulanmaktaydı. Örnek olmak üzere bkz. A.B., “Bir Banka Raporu Üzerinde” Ulus Gazetesi, 29 Nisan 1938: Yazar burada “..Yeni Türkiye, yalnız birkaç muharebeden ve bilhassa bir hayat-memat savaşından sonra değil, cihan vaziyetinin de yeni milli inkişaflara mukavemet eden buhran şartları içinde doğmuş, ve milli kalkınmasını da, tıpkı kurtuluşu gibi, Büyük Reisinin emri altında, kendi başına ve ancak kendi irade ve kabiliyetine dayanarak, vücuda getirmiştir” diyerek bu konuya dikkatleri çekmektedir.
3 - Ermeni ve Rus zulümleri için bkz. Aspıratıons et Agıssements Revolutıonneıres des comites armeniens Avant et Apres la proclamation De la Constıtutıon Ottoman, İstanbul 1917; Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumuyla İlişkiler Sempozyumu (Erzurum, 8-12 Ekim 1984) , (nşr. Erzurum Atatürk Üniversitesi Rektörlüğü), Ankara 1985; Azmi Süslü, Ruslara Göre Ermenilerin Türklere Yaptıkları Mezalim, Ankara 1987; General Mayevski, Ermenilerin Yaptıkları Katliamlar (nşr. A.SUslU) Ankara 1986; Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi I-II, Ankara 1994; Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara 1983; H. Çelik, Görenlerin Gözüyle Van’da Ermeni Mezalimi, Ankara, (basım yılı yok); Alper Gazigiray, Ermeni Terörünün Kaynakları, İstanbul 1982; Mehmet Hocaoğlu, Arşiv Vesikalarıyla Türkiye’de Ermeni Mezalimi ve 1915 Tehcir Olayı, Ankara 1990; Belgelerle Ermeni Sorunu (nşr.ATASE Başkanlığı) Ankara 1992.
4 - Milli Mücadele sırasında, Fransa ile 20 ekim 1921’de imzalanan bir anlaşma sonucu Türkiye sınırları dışında kalan ve bu durumu Lozan’la teyit edilen Sancak bölgesi nedeniyle uzun süre Fransa ile aramızda sorun olan Suriye sınırı konusu ancak 1938 tarihinde kesin sonuca kavuşabilmiştir. (Bu gelişmenin ayrıntılı bir anlatımı için bkz. Mehmet Gönlübol vd. Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1965), Ankara 1969, s.137 vd.) ; Ayrıca, Musul Meselesi hakkında bkz. Fahir Armaoğlu, Siyasi Tarih (1789-1960), Ankara 1964, s.644 vd.; M. Kemal ÖKE, Belgelerle Türk İngiliz İlişkilerinde Musul ve Kürdistan Sorunu 1918-1926, Ankara 1992
5 -Bkz. A. Suat Bilge, Güç Komşuluk Türkiye Sovyetler Birliği İlişkileri (1920 1964), Ankara 1992, s.280 vd.