Tarık Tufan: “Geçmiş Hesaplaşmak İçin Var”





Tarık Tufan yeni kitabı Beni Onlara Verme’yi geçtiğimiz günlerde Profil Kitap etiketiyle okurlarıyla buluşturdu. Kitap, bekleyenleri tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı ve aynı ay içerisinde ikinci baskıya ulaştı.

Beni Onlara Verme, İstanbul’un bir semtinde yaşanan farklı hikâyeleri, bu hikâyelerin içinde, kıyısında köşesinde yazarın ta kendisini ve hatta tüm bu yaşananların yazarın üzerinde etkisini gördüğümüz son derece gerçekçi ve samimi bir kitap.

Tarık Tufan’ın anlattığı hikâyeler aslında hepimiz için tanıdık şeyler. Hikâyelerin pek çoğunun ardından, buna benzer bir şeyi bir zamanlar duyduğunu hatırlıyor insan. Fakat yazarın ustalığı bu semtin evlerinin içine, bu semtteki insanların içine, dertlerine, kalp kırıklıklarına, gidenlerine, gitmek isteyip olduğu yerde bir umutla bekleyenlere dair kalbine işleyen o düğümü, sözcüklerle tek tek açmaktan geliyor. Ve kitaba şöyle başlıyor:

‘’Huzursuz bir ruhum var benim. Bu dünyada yersiz yurtsuz kalmaktan belki. Çok zamandan bu yana hikâyeler anlatıyorum. Anlattıkça ruhum sükunet bulur sandım. Olmadı.’’

Tarık Tufan’a Beni Onlara Verme’nin semti ve yaşadığımız günler hakkında sorular sordum. Kalem Kahve Klavye okurları için sorularımı cevapladığı için teşekkür ediyorum. 🙂

Röportaj: Merve Açıkgöz
Fotoğraf: Orkun Göntem





Beni Onlara Verme’de anlatılan semti ve bu semtte yaşayan kişilerin başından geçen olayları bir kitapta toplama fikri ne zamandan beri aklınızdaydı?

Ot’ta yazmam için teklif geldiğinde bir semti ve o semtteki karakterlerin hikâyelerini anlatmaya karar verdim. Aynı mekânın hikâyelerini yazdıkça karakterler birbirinin dünyasına girip çıkmaya başladı. İlk andan itibaren bunları bir kitapta toplama düşüncesinde olduğum için birbirine bir yerden değen olaylar şeklinde kurguladım. Daha sonra yayınlananların dışında yeni öyküler yazdım. Yazdıkça da mekan ve insanlar daha belirginleşti. Çocukluğumun sokakları olduğu için sokaklar ve karakterler gözümün önündeydi. Unuttuğumu sandığım hatta açık söylemek gerekirse unutmayı umduğum pek çok şey hafızama doluştu. Başkalarına anlatmak için yazdığım hikâyelerin içinde kaybolmaya başladığımı hissettim. Ara ara vazgeçtim, başka şeyler anlatmayı denedim ama her seferinde tuhaf bir istekle tekrar semte döndüm.

Hikâyeler çok gerçek ve bir yanıyla epey sert. Kuşçu Hüseyin meselâ, Komser Esat, sizin yıkık krallığınızın prensesi Zerrin… Okuduktan sonra hemen üzerinden geçilebilecek yüzeysellikte değil bu karakterler. Bu etkiyi yaratma nedenleri sizce ne?


Gerçeklik duygusu, bu karakterlerle hayatımızın bir yerinde karşılaştığımız hissi, tanıdık gelen durumlar kitapta anlatılan hikâyelerin etkisini artırıyor olabilir. Böyle olunca da üzerinden kolayca geçmek mümkün olmayabilir. Böyle bir etki uyandırıyorsa memnun olurum açıkçası. Modern hayat acılara kayıtsız kalarak, hiç dokunmadan geçebilme, rutin işlerine ara vermeden devam edebilme alışkanlığını dayatıyor. Evimizdeki, masamızdaki, cebimizdeki ekranlardan farklı türde şiddet veya acı ifadelerine muhatap oluyoruz ama etkisi uzun sürmüyor. Sevinç de, acı da bir performans biçimine dönüştü. Paylaşılmış duyarlık biçimlerimiz var. Herkes kendine uygun bir duyarlık maskesini kolayca takıveriyor ve mahallesine dönüyor. Sonra o kısa anın duygusunu oynayıp peşinden yeni bir performansa geçiyoruz. Yazdığım bir hikâyenin, bir karakterin okuyanlarda yarattığı etkinin uzun sürmesi benim açımdan sevindirici.

Son zamanlarda çağdaş yazarların pek çoğu kalemini hafızaya uzatıp geçmişle hesaplaşan şeyler anlatıyor. Bu durum bugünün sıkıntısından bir başka zamana sığınmaktan mı geliyor, yoksa o hikâyeler bir gün zaten anlatılacak mıydı?

Geçmişle hesaplaşmak bir yazar için, meslek ayırt etmeksizin bütün insanlar için kaçınılmaz bir durum. Bunu yapıp yapmadığımız veya ne ölçüde yaptığımız meselesinin kişisel hayatlarımızda ortaya çıkardığı sonuçlar var. Geçmiş dediğimiz şey zaten hesaplaşmak için var. Dönemsel olarak yaşadığımız olaylar bu hesaplaşmanın biçimini, şiddetini, içeriğini belirliyor. Kişisel ya da toplumsal travmalarımız bizi doğrudan bu hesaplaşmanın içine itiyor. Türkiye toplumunun yüzleşmesi, hesaplaşması gereken en az yüz elli yıllık geçmişi var. Bu coğrafyanın kaderini bütün ağırlığıyla yaşıyoruz. Her birimizin kişisel hikâyelerinde de kabuk bağlamamış yaralar var. Bazı zamanlarda daha çok sızlıyor.


Hikâyelerde aşık olunan kadınların neredeyse hepsi ‘’çok güzel.’’ Ve siz bir kadının çok güzel olduğunu ‘’çok güzel’’ anlatıyorsunuz. Sanki tüm parçalardaki o güzel kadını yazarken tek bir kadına çıkar gibi…

Bu dünyada anlatmaya değer hikâyelerin tümü bir kadının etrafında gelişmiştir. Belki de bana öyle geliyordur emin değilim. Aslında güzelliği anlatmak bir acizlik halidir. Her kadın bir erkeğin gözünde çok güzel. Tersi de doğru. Modern estetik normlar, bir yanıyla politik, çok yanıyla da ekonomik, endüstriyel bir dayatmadır. Bunun ötesinde düşünmeye gerek yok. Kadın güzel işte. Ben de güzel diyorum, o kadar.

Kitapta sadece eskiden yaşanmış olaylar değil, çok yakın tarihte yaşanan olaylar da var. 15 Temmuz, ülkenin şu anki durumu, gözü yaşlı kadınlarımız… Sanatçı, tüm bunlar olup biterken üretmeye devam etmek için nereden kuvvet alır?

Sanat ve sanatçılar üzerine yargı cümleleri kurmak beni biraz korkutuyor. Kişisel olarak, yazan biri olarak üretmeye imkân veren kuvvetin bizatihi hayatı yaşama biçiminin kendisi olduğunu düşünüyorum. Yaşıyorum, izliyorum, duyuyorum ve anlatıyorum. Bunun hangisi önde bilmiyorum. Bir sıralaması da yok. Hayata baktığım bir yer var ve oradan gördüğüm kadarını anlatmaya çalışıyorum. İhtiyacımız olan kuvveti ancak samimiyetimizden, içtenliğimizden bulabiliriz. Bir semti anlatırken bugün ve yakın tarihte yaşadıklarımız fon olarak arkada duruyor doğal olarak. Karakterler bu olayların içinde hayatlarını sürdürüyorlar ve etkilenmemek imkânsız. Bazıları bunu yeteri kadar politik bulmayabilir. Ben öyle düşünmüyorum. Politik olanı, insanın bütün duygu ve tutumlarında görebiliriz. Sıradan insanların hayatlarını anlatıyorum ve fonda Türkiye var, Türkiye’nin acıları, çatışmaları var.

Kitapta en ilgimi çeken şeylerden biri, bir yerde iyi ya da kötü bir şeyler yaşanıyor ve o semtte hep ‘’araya insanların girmesiyle.’’ olaylara çözüm aranıyor. Şimdi, bu zamanda, kimse kapı komşusu dayaktan öldürülürken bile sesini çıkarmazken ülkenin hali için araya girecek insanlar mümkün mü?

Beni Onlara Verme’deki bütün hikâyelerde sızım sızım sızlayan yara tam da budur; kötü anlarda araya girecek iyi insanların azalması, hayatımızdan yavaşça çekip gitmeleri, kaybolmaları. Anlatılan en hüzünlü, en sert hikâyelerin sonu nasıl biterse bitsin, içinde bir yerlerde iyi insanlar araya girip ellerinden geleni yapıyorlar. Benim de bütün içtenliğimle sorduğum soru budur; yüzüne baktığımızda gözlerimi yaşartacak kadar iyilikle dolu insanlar şimdi neredeler? Allah insana insandan tecelli eder. Bu yüzden de insandan, iyilikten umut kesemeyiz. Göremiyorsak bir yanıyla kötülüğün yaygınlığından bir yanıyla gözlerimizin iyi seçemez hale geldiğindendir. Kötülük sıradanlaştıkça hepimizi içine çekiyor; kötülüğün bir parçası haline geliyoruz. Kötülüğün sıradanlığı o kadar içimize sirayet ediyor ki, bütün suçu hiçbir kuşku taşımaksızın başkalarına yıkabiliyoruz. Biz mutlak hakikatin, mutlak iyiliğin, mutlak masumiyetin sahipleriyiz ve karşımızdaki grup da bunların dışında kalan kötülüklere sağlanmış durumda. Böyle bir şey olabilir mi? İyilik bir sınıfa, ideolojiye, inanış biçimine ait olmakla kazanılmış bir sıfat olabilir mi? Bilakis iyilik duygusu, her an, her tutum ve davranışta bir kez daha sınanır. Asıl acı olan iyilik üzerinde mülkiyet iddiası ve bunun da performansa dönüşmüş olması. Sosyal medya iyi insanların duyarlı mesajlarıyla dolup taşıyor ama hayat öyle değil. Belki iyi insanlar araya girer de durumlar bir parça düzelir.

Edebiyatın yanı sıra isminizi sinema sektöründe de başarıyla duyurdunuz. Bu alanda yeni bir proje var mı?

Yeni senaryo planımız var. Kafamda dönüp duruyor. Mahmut Fazıl’la da konuştuğumuz bir senaryo var. Elindeki filmi çeksin, bitirelim sonra kısmetse ona çalışacağız.

Türkiye’de aynı dönemi paylaştığınız yazarlar içinde anlattıklarıyla dikkatinizi çeken isimler var mı?

Kuşkusuz, okuru olmaktan mutlu olduğum çağdaşlarım olan edebiyatçılar var. Her ne kadar yazmak son derece kişisel özelliklerle gelişen bir eylem olsa da aynı dönemi paylaşan yazarların birbirini de beslediğini, besleyebileceğini düşünüyorum. Edebiyat ortamının nitelikli olması o alanda üreten herkes için katkı oluşturur. İsim saymak beni hep kaygılandırıyor. Her seferinde keşke onu da söyleseydim dediğim yazarlar geliyor aklıma. Murat Uyurkulak, Hakan Günday, Güray Süngü, Şule Gürbüz, Nermin Yıldırım, Kemal Varol okumaktan hoşlanıyorum. Ayfer Tunç’un dünyası da hep ilgi çekicidir benim için.




Son olarak… Beni Onlara Verme’nin iç dökümünden anlaşılan, zorluklarla dolu bir dönemde okudunuz, yazdınız ve buradasınız. Şu an büyük bir kitle tarafından takip ediliyorsunuz. Yazar olmak isteyen gençlere hayatın onlara sunduğu zorluklar karşısında pes etmemeleri için önerebileceğiniz bir şeyler var mı?

Yazar olacaklarsa zaten pes etmemeyi bir şekilde öğrenmiş olacaklar. Bunu nasıl yapabileceklerini bilmiyorum. Herkes kendince deneyimler yaşayarak pes etmemeyi, yazmayı, hep yazmayı öğrenecek. Yazıyı geliştiren şeyin yine yazmanın kendisi olduğunu düşünüyorum. Büyük yazarları, iyi edebiyatı okumayı ihmal etmemek şart. Korkuyu da cesareti oradaki cümlelerden devşireceğiz. Büyük yazarlar hem korkumuzu artıracak hem de hevesimizi, cesaretimizi, inancımızı pekiştirecek. Böyle böyle olacağız.