![]() |
Paris’in Helena’yı Kaçırması Çanakkale’nin yirmibeş kilometre kadar güney batısında, bugün Hisarcık denilen yerde vaktiyle Troia şehri yükseliyordu. Etrafı kalelerle çevrilmiş olan bu ünlü Anadolu şehrinin, Priamos adında, elli çocuk babası bir kralı vardı. Priamos’un karısı Hekabe bir gece tuhaf bir rüya gördü. Kraliçe Hekabe rüyasında, çocuk yerine alev saçan bir meşale dünyaya getirdiğini ve bu meşalenin Troia şehrini yakıp kül ettiğini gördü. Bu korkunç rüyanın gerçekleşmemesi için Hekabe bu rüyayı gördükten sonra dünyaya getirdiği bir erkek çocuğu, yok etmesi için, güvendiği bir uşağa teslim etti. Fakat, uşak, çocuğu öldürmedi. Şimdiki adı Kazdağı olan İda dağının yamacında bir derenin kenarına bıraktı. Çocuk burada beş gün, bir dişi ayı tarafından emzirildi. Sonra, bir çoban bu bebeği buldu, onu evlat edindi, büyüttü ve çocuğa Paris adını verdi. Paris, büyüyüp, kuvvetli bir delikanlı olunca, İda dağında çobanlığa başladı. Bir gün sürüsünü otlatırken, Baş Tanrı Zeus’un emri ile Hera, Athena ve Aphrodite arasındaki güzellik yarışmasına hakem olmuş ve aphrodite’yi ötekilerden daha güzel bularak, onun gözüne girmişti. Bunun üzerine Aphrodite, Paris’in gönlüne henüz görmediği Helena’nın aşkını koymuştu. Aradan zaman geçti. aris cesareti ile herkese kendisini saydırdı. O, bir aralık Aione ile evlendi. Fakat aklı hep Helena’da idi. Bu yüzden bahtsız karısını terketti ve Aphrodite’nin kendisine vaad ettiği Helena’yı aramaya gitti. Bindiği gemi Yunanistan’da Lakonia’nın ünlü şehirlerinden Therapne yakınlarına yanaştı. Helena’nın gözleri gibi parlak ve bulutsuz olan gökyüzü onu neşelendirdi. Paris karaya çıktı. O civarda akan Eurotas ırmağında yıkandı. Temiz, şık elbiselerini giydi. Bölgenin başkenti olan ve kadınlarının güzelliği ile dillere destan olan Sparta şehrine doğru yola düştü. Bu şehir o zamanlar Atreus’un oğlu Menelaos tarafından idare ediliyordu. Menelaos’un büyük kardeşi Agamemnon ise zenginliği ile meşhur Mykenai’in ünlü kralıydı. Menelaos Aphrodite kadar güzel olduğu söylenen Helena ile evlenmişti. Söylentilere bakılırsa, Helena Baştanrı Zeus ile Leda’nın kızıydı. Uzun boyu ve muhteşem bir vücudu vardı. İri ve çok güzel olan gözlerinin tesirine kapılmamak imkansızdı. Bu yüzden onu birçok kişiler istemiş, Yunanistan’ın en asil kahramanları, kralları ona talip olmuşlardı. Fakat babası sanılan Tyndareos onu her isteyene veremiyordu. Nihayet Odysseus’un tavsiyesi ile Helena’yı Melenaos’a vermişti. Paris, Sparta sarayının eşiğini bir misafir gibi aştığı zaman, gülyanaklı Helena ile karşılaştı. Helena Anadolu’dan gelen bu yiğit genci, şarap tanrısı Dionysos’a benzetti. Bu delikanlı çok güzeldi. Helena onun, gençliğine, güzelliğine hayran oldu. Ona uzun uzun baktı, durdu, sonunda ona; Sen kimsin? Necisin, nereden geliyorsun? diye sorabildi. Paris ona şöyle cevap verdi; Ey ünlü kraliçe! anadolu’da Hellespontos’da, İlion adında bir şehrin bulunduğunu duymuşsundur. Simois ve Skamandros çaylarının kenarında bulunan ve Anadolu’nun en ünlü şehri olan yaşadığım bu yer, benim aziz vatanımdır. Onun Apollon ve Poseidon tarafından yapılmış yüksek duvarlarını, hiçbir kuvvet aşamaz. Benim babam o şehrin kralıdır. Adı da Priamos’dur. Zeus’un oğlu Dardanos’un neslinden gelmiştir. Bana gelince bir gün yurdumun dağlarında dolaşırken üç tanrıçanın güzellik yarışmasında bana hakemlik verildi.Ve ben Aphrodite’yi hepsinden güzel bulduğum için Aphrodite, güzellikte kendisine eş olan Helena’yı bana zevce olarak vaad etti. Ben buraya, denizleri aşarak bana vaadedileni almaya geldim. Beni reddetme, haydi gidelim. Aphrodite böyle emretti. Helena bu sözleri dinlerken ıslak gözlerini yere dikmiş bakıyordu. Bu hareketli sessizliği nasıl bozacağını bilemiyordu. Paris tekrar; Gidelim, dedi. Hiçbir şeyden korkma! Dünyada, senin kocandan daha korkak bir kadın bile bulunmaz. Nihayet, dalmış olduğu hayranlıktan kendine kurtaran Helena; Dediğin gibi olsun, aşk tanrıçasının emrini yerine getireceğim. Ve seninle Troia’ya gideceğim diye cevap verdi. Ertesi gün, şafak fani insanlara hafif uyku verir ve onlar tatlı rüyalarında uyurlarken, Paris yanında sevgilisi babasının şehrine doğru yol alıyordu. Bu gidiş çok tatlı bir gidişti. Mutlu aşıklar Çanakkale boğazından girip Troia şehrine yaklaştıkları zaman, surların üstünden, çok uzaklardan ilk defa onları Prenses Kassandra gördü. Apollon’un kahinlik öğrettiği Kassandra Yunanistan’dan kaçırılan bu güzel kadının kendi yurtlarına bir felaket getireceğini anlamış, ağlamaya ve saçını başını yolmaya başlamıştı. Troia şehri kendisine ölüm, felaketler ve uğursuzluk getiren Helena’ya kapısını açıyordu. Menelaos karısının kaçırıldığını duyunca, bir misafir prens olarak, sarayına kabul ettiği Paris’in yaptığı fenalıktan ötürü ondan nefret etti. Kudretli kral Agamemnon’da kardeşinin karısının kaçırılmasına çok kızdı. Namus düşmanından intikam almak için bütün yunanlıları Troia’ya karşı savaşa davet etti. İki senelik bir hazırlıktan sonra, Yunanlılar büyük bir donanma ile harekete geçtiler. Bu büyük sefere çıkan kalabalık ordunun başkomutanlığına karısı kaçırılan Menelaos’un abisi Agamemnon’u seçtiler. Bütün prensler, krallar, askerleri ile beraber onun emrine girdiler. Gemiler demir almadan önce tanrılar şerefine kurban kesmek gerekti. Bu sebeple bir çeşme başındaki büyük bir çınarın altında mihrap hazırlandı. Birdenbire, kurban henüz boğazlanmadan önce, büyük bir ejderhanın mihrabın dibinden çıktığı görüldü. Korkunç ejderha, çınara sarılarak en yüksek dallarına doğru çıktı. Çınarın en tepesinde, yaprakların arasında tünemiş sekiz serçe yavrusu vardı. Zavallı anne serçe, acı çığlıklar atarak, yavrularını ejderhanın kapmasına engel olmak istiyordu. Fakat kaderin önüne geçemedi, korkunç ejder; sekiz yavruyu da, annelerini de yuttu. Sonra yere indi ve hemen oracıkta taş kesilip kaldı. O devrin en ünlü kahini Kalkhas insanları şaşırtan bu hadiseyi şu şekilde yorumlamıştır. Baş tanrı Zeus, bu hadise ile, Yunanlılara demek istiyor ki, bu sefer büyük sıkıntı ve güçlüklerle doludur. Fakat sonunda Yunanlılar, büyük ve ölmez bir zafer kazanacaklardır. Yılanın yuttuğu serçe sayısınca yani dokuz sene devam edecek ve onuncu senede bu anadolu şehri yunanlıların eline geçecek, yakılıp yıkılacaktır. Bundan sonra, artık hiçbir yabancı Yunanlıların kadınlarını kaçırmaya cesaret edemeyecektir. Kalkhas bunları söyledikten sonra Yunanlılar kurban merasimi bitince, Aulis limanında toplanan gemilerinin yelkenlerini şişirecek, uygun rüzgarı beklediler. Fakat, günler geçiyor, bir türlü rüzgar esmiyordu. Her sabah kral Agamemnon merakla gökyüzüne bakıyor, rüzgar çıkıp çıkmayacağını anlamaya çalışıyordu. Bazen gökyüzünde derin bir sessizlik ve hareketsizlik vardı. Dağların arasına sıkışmış bir gölde nasıl dalgalanma olmazsa, semada da hiç bulut dalgalanması olmuyordu. Gemilerin direkleri ve yelkenleri hiç kımıldamıyordu. Bazen ters esen bir rüzgar denizi ürpertiyor, dalgaları kabartıyor, gemileri ıslatıyordu. Yunan ordusu sabırsızlıktan homurdanıyor, başkomutan Agamemnon üzüntüden kendi kendini yiyordu. Neden, tanrılar gemilerin hareketini istemiyorlardı? Neden uygun rüzgarların esmesine engel oluyorlardı. Bunu anlamak için yine kahin Kalkhas’a başvurdular. Bütün hakikatı kendilerine söylemesini rica ettiler. Kahin, Yunanlıların işine yarayacak rüzgarların tanrılar tarafından hapsedilmesinin tek sebebinin Agamemnon olduğunu söyledi. Agamemnon tanrıça Artemis’in sevdiği bir geyiği ormanda vurup öldürdüğü için tanrıça ona kızmıştı ve kendisine öz kızı İphigeneia’yı kurban etmezse, Yunanlıların işine yarayacak rüzgar estiremeyeceğine yemin etmişti. Troia’nın tahrip edilmesi ve Yunanlıların zaferi bu bakirenin kurban edilmesine bağlıydı. Agamemnon sevgili öz kızı İphigenia’yı kurban mihrabına çıkarmadığı takdirde Menelaos’un da intikamı alınamaycaktı. Agamemnon kahinin bu haberini duyunca ağladı. Kalbi, evlat sevgisi ile vatan sevgisi arasında çırpınmaya başladı. Eğer kızımı kurban etmekten çekinirsem, askerler ve komutanlar benim hakkımda ne düşünürler? Şiddetli bir arzu onları sürüklüyor ve zorla kadın kaçırarak Yunanlıların namusunu lekeleyen barbarların vatanlarına doğru onları itiyor. Ben eğer tanrının emrine uymasam ve sefere iştirak etmesem, onlar kendileri giderler. Hatta Tanrıça’nın benim hakkımdaki kararını bildikleri anda, bukleli kumral saçlarından yakalayarak kızımı onlar kurbancıya götürebilirler. Yunanistan’ın şerefine kurtarmak için, bana verilen komutanlık vazifesi, lekelenir ve ben hor görülen haysiyetsiz bir insan mevkiine düşerim. Agamemnon bunları düşünerek karısı Klytaimestra’ya kızını hemen alıp, Aulis’e gelmesi için haber yolladı. Çünkü Myrmidon’ların kralı Akhilleus İphigeneia ile evlenmek istiyordu. Karısının, kızını çok çabuk getirmesi lazımdı. Haberi götüren adama, Agamemnon şöyle emir veriyordu; Bir ok gibi uçcaksın, ağaçların gölgesinde oturmayacaksın, su içmek için, çeşmelerin başında eğlenmeyeceksin. Hatta, kendini uykuya bile kaptırmayacaksın diyordu. Hemen İphigeneia kalbi sevinçle dolu olarak bir arabaya binip geldi. Annesi onunla beraberdi. Kızına çeyiz olarak vereceği hediyeleri de yanında getirmişti. Zavallı İphigenia’nın sevinci çok kısa sürdü. Babasının onun için hazırladığı korkunç düğün oyununu öğrenince kendini yerden yere çaldı, ağladı, inledi, feryat etti. Her şeyin kendi hayatına bağlı olduğunu öğrenince İphigenia’a şöyle dedi; Madem ki; benim hayatım, Yunan kadınlarının şerefini, namusunu kurtaracak ölmeye razı oldum. Vatanımı kurtarmak için, hayatımı vereceğim. Troia’nın harap olması benim kanımın akıtılmasına bağlı olduğuna göre, vakit kaybetmeden beni kurban ediniz. Vatan uğrunda, benim boğazımı kesecek olan kılıç, bana sonsuz bir zafer kazandıracak, beni ölümsüzlerin arasına karıştıracaktır. Bunun üzerine iyi kalpli bakireyi Artemis ormanına götürdüler. Ona Tanrıça Artemis gibi giydirmişler, silahlandırmışlardı. Agamemnon kahraman kızının kurban edileceği mihraba doğru yürüdüğünü görünce başını çevirdi, gözlerini mantosu ile kapadı ve ağlamaya başladı. Babasının ağladığını görünce, İphigenia ona yaklaştı ve dedi ki; Aziz vatanım için canımı vermeye geldim. Babacığım, başımı kesecekleri mihraba beni sen götür. Hiçbir asker bana dokunmasın, başımı kesmek için havaya kalkan yalın kılıca, ben kimsenin yardımı olmaksızın kendim boynumu uzatacağım. İphigenia babasına bu ricada bulunurken, komutanlardan birisi, askerlerin arasında ayakta durarak bütün kalabalığı saygı sükutuna davet etti. Kahin Kalkhas kurban edilmek üzere olan İphigeneia’nın başını çiçeklerle süsledi. Peleus’un oğlu, kahraman Akhilleus; Ey Zeus’un kızı, ey parlak Artemis Yunan ordusunun verdiği kurbanı kabul et ve bize Troia kalelerini yıkmak, şerefimizi kurtarmak için uygun rüzgarlar ver diye yalvardı. Orada hazır bulunan bütün askerler, sessiz duruyorlar ve yere bakıyorlardı. Kurbancı, sessizce kılıcını eline aldı, kurbanına vurmaya hazırlandı. Fakat, Tanrıça Artemis başı kesilmek üzere olan İphigeneia’yı, gözden kaybetti, onu aldı, kaçırdı. Kurbancının havaya kaldırdığı kılıç, İphigeneia yerine bir dişi geyiği kurban etmiştir. Mihran kana bulanmıştı ve yerde dişi bir geyik yatıyordu. Bu hali görünce, gaipten haber vermesini pek iyi bilen Kalkhas şöyle bağırdı; Tanrıça Artemis mihrabın üstüne bu dişi geyiği atarak, İphigeneia’nın yerine onun kurban edilmesini sağlamakla, kurbanımızı kabul etti. Ey askerler, uygun rüzgarlar esecektir. Hemen gemilerinize binin ve Aulis limanını terk edin. Kahin bu sözleri bitirir bitirmez rüzgarlar esmeye ve yelkenler şişmeye başladı. Yunanlılar şarkılar söyleyerek, Asya sahillerine kaçırılmış bulunan Helena’yı kurtarmak için denize açıldılar. |
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 23:31. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.9 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.
Site kurucuları: Damla ve Meltem