(İ.Ü. Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C.XXX, İstanbul 2003, s.87-96.)

Geleneğe bağlı olanın yerine konulan ve yeniyi niteleyen durum anlamına gelen "modern" kelimesinden türetilen modernleşme, geleneğe dayalı toplum yapısından modern olan toplum yapısına geçişi ifade eder. Bu sosyolojik durum üzerinde fikir beyan edenler, modernleşmenin genellikle üç görünüşünden bahsederler.

Bunlardan analitik yaklaşım, modernleşmeyi yer ve zaman boyutunda toplumun evrensel bir değişme süreci, bu süreçlerin bütünü olarak kabul eder. Tarihselci yaklaşım ise, modernleşmeyi Avrupa'da Rönesans ve Reform sonrası sekülerleşme ve kapitalizmin doğuşu olarak açıklarken, bir üçüncü yaklaşım modernleşmeyi, gelişmekte olan ülkelerin liderleri ve elit kesimince belirli açılardan daha gelişmiş kabul edilen toplumlar doğrultusunda bir toplumu değiştirmek için bilinçli uygulanan bir dizi plan ve politikaların bütününe verilen isim olarak değerlendirir.[1] Dikkat edilirse yorumların ilk ikisi Batı'yı esas alan, üçüncüsü ise Batı dışındaki toplumların Batı'ya ayak uydurma çabalarına yönelik açıklamalardır.

Batı'da geleneğe dayalı hayattan modern olana geçiş yaklaşık dörtyüz beşyüz yıllık bir sürede kendi tabiî mecrasında iç dinamiklerine dayalı bir tarzda gerçekleşirken, Batı dışındaki toplumlarda bu süreç, daha kısa bir zamanda kendiliğinden olmayan suni etkilerle ortaya çıkartılmıştır. Bunda, yabancı, aristokratik bir seçkinler zümresinin veya Batılı modern kabul edilen kültürün düşünce vasıtalarıyla techiz edilmiş yerli bir aydınlar grubunun ya da her ikisinin birlikte oluşturacağı bir gücün yol göstericiliğine ihtiyaç duyulmuştur.[2] Fakat bu tarz modernleşme, asıl kaynağı olan Batılı toplumlardaki gelişme sürecinin aksine bir duruma sebebiyet verir. Batı'da toplumun iç dinamiklerinin etkisiyle aşağıdan yukarıya doğru bir gelişme şeklinde görülen modernleşme Batı dışı toplumlarda yukarıdan aşağıya bir zorlama şeklinde tezahür edince, üst ve alt tabaka arasında bir ikiliğe, aydın halk ayrılığına ve bir yabancılaşmaya yol açar.[3] Bu durumda yabancılaşma bir modernleşme tarzı olarak karşımıza çıkar.

Türkçe'de Batı dillerindeki "alienation" karşılığında kullanılan yabancılaşma, psikolojik, sosyolojik ve felsefî anlamları bulunan bir kavramdır. Yabancılaşmayı, insan varlığının bir kaderi olarak benimseyenler bulunmakla birlikte, genellikle modern çağın iktisadî ve sosyal yönelişlerinin bir sonucu[4] kabul edilmekte ve bu temel üzerinde değerlendirilmektedir.

Bir kimsenin bir şeye veya bir topluluğa uyumsuzluğu[5] şeklinde açıklanan yabancılaşma, geniş anlamda ferdin, topluma, kültüre ve tabiata olan uyumunun azalması, mensubu olduğu topluma karşı olması[6] bu durumun ferdin yalnızlığına ve çaresizliğine yol açması[7] şeklinde tarif edilir.

Bu kavramı ilk kullananlardan biri olan Hegel, yabancılaşmayı, ferdin özde ayrı olmadığı ve geçmişte birleşik olduğu bir şeyden ayrılması[8] olarak yorumlamakta; Marx bu konuda kapitalizmin bir sonucu olarak insanın ürettiği şeye yabancılaşmasından bahsetmekte[9]; Eric Fromm insanın özünden uzaklaşması ve ruhi unsurunun zayıflaması, var oluşunun gerçek anlamı olan beşerî değerinin dışına taşan bir egoizme sürüklenmesini[10] ileri sürmekte; Herbert Marcus, toplumda marjinal unsurların yabancılaşmaya yol açtığını[11] söylemekte, George Simmel ise metropoliten hayat tarzının yabancılaşmaya sebebiyet verdiğini dile getirmektedir.[12]

Modernleşmenin yukarıda belirtilen tariflerinden Batı dışı toplumların modernleşmesine bağlı bir yabancılaşmadan söz etmek gerekirse, bunun sosyal ve kültürel değişmeyle gelen farklı ve yabancı unsurlardan dolayı toplumla uyum sağlayamamaktan kaynaklandığı söylenebilir.[13]

Bu temelden dönüşümde fert, birkaç yüzyıllık bir ekonomik, sosyal ve kültürel mesafeyi bazen bir nesillik bir dönemde almak ve sindirmek mecburiyetinde bırakılır ve çoğu alanda hem geleneğe dayalı, hem de modern toplum değerlerinin aynı anda geçerli olduğundan hangi norm ve değerleri davranışlarına yansıtacağını bilemez hale gelir. Bu durumda geleneğe dayalı değerler anlamını yitirirken, modern toplum değerleri ise henüz tam olarak özümsenememiştir.[14]

Türk kültür hayatı düşünüldüğünde yabancılaşmanın daha çok Tanzimat'tan sonra hızlanan süreç içerisinde Batılılaşma meselesi ile ortaya çıkan sosyal bir durum olduğunu görürüz. Batılı tarzdaki okullar, Batılı edebî türler, Batı ile olan kültürel ilişkiler sonucunda toplumdan uzaklaşan, kültürüne ve içinden çıktığı topluma yabancılaşan; diğer taraftan Batılılaşma adına taşıyıcı, aktarıcı, yönlendirici bir görev icra eden insan tipleri ortaya çıkar. Bu tipin yeni değerleri, tutum ve davranışları geleneğe bağlı toplumun temelleriyle uyuşmayınca, ortaya bir yabancılaşma, içinde bulunulan toplumla bir çatışma meydana gelir.

Batılı olmak veya gelenekten gelen değerlere bağlı kalmak meselesi ontolojik, psikolojik, sosyolojik problemler şeklinde kendini gösterir. Fakat, Batı'nın yeni dünya görüşünün, yeni bir toplum ve yeni bir insan arayışı içindeki Osmanlı aydınlarınca mutlak bir model kabul edilmesi, geleneğin yavaş yavaş yenilgisine sebep olur.

Gazete, tiyatro, hikâye, roman gibi yeni türler, beraberinde Batılı bir insan ve hayat tecrübesini de kültür hayatımıza taşır. Bilhassa gazete, tiyatro ve roman, imkânları dolayısıyla yaygınlık kazanır. Yeninin inşa edilebilmesi için geleneğe bağlı olanın köhneliğinden sık sık söz açmak da bu yaygınlaşmada etkili olur. Asıl amaç, Şinasi'nin "Garb'ın fikr-i bikri ile Şark'ın akl-ı piranesi"ni birleştirmek isteyen düşüncesinin etrafında bir sentez kurmak ise de bu sentezin bir kanadının farklı değerler üzerine dayanıyor olması, modernleşmeyi bir çeşit yabancılaşma* olarak karşımıza çıkarır.

Tanzimat dönemi yazarlarının toplum zihniyetini değiştirebilecek ve bütün sahaları içine alabilecek bir yeniliğin peşinde olmaları, romanı önemli bir tür olarak onların dikkatlerine sunar. Tanzimat'ın Batılılaşmayı mutlak çıkar yol gören zihniyeti, sosyal fonksiyonu bulunan ve yine Batı'dan alınmış olan romanı, yeni bir toplum ve insanın temellerini kurmak için kullanır. Gazete ve tiyatro da aynı düşünceye hizmet etmiş olsa da imkânlarının sınırlı olması, fert ve toplumla ilgili her konunun rahatlıkla anlatılmasına fırsat veren, yeni roller tayin edebilen, örnek hayatlar ve insanlar sunabilen romanı ön plana çıkarır. Türk edebiyatında yazılan ilk romanların çoğunlukla sosyal konulara eğilmeleri de bunu göstermektedir.

Ahmet Midhat Efendi'nin bir halk mektebi, umuma yönelik bir ansiklopedi, bir "rahle-i tedris" kabul ettiği popüler roman tarzı, halk arasında bu yabancı türe karşı bir yakınlık tesis eder.[15]

Toplumu değiştirme arzusu ona önderlik yapacak bir kahramanı roman vasıtasıyla sunma ihtiyacını ortaya çıkarır. Buna bağlı olarak Tanzimat romanında formasyon, kültür ve değerler bakımından Batı'ya bağlı olan, kendi toplumu içinde çeşitli seviyelerde yabancılaşmaya uğramış kahramanlar ortaya çıkar.[16] Bu noktada bir modernleşme tarzı olarak karşımıza yabancılaşma çıkar. Romanlarda Batılı insan gibi davranan ve düşünen insan tipleri, gerçek hayattaki okuyucu için bir model olmaya; roman ve kahraman gerçek hayatı yeniden kurmaya başlarlar.[17] Yani gerçek hayatta henüz daha canlılık kazanmamış insan ve tecrübesi yapılmamış bir hayat boy gösterir.

Genel bir yaklaşımla bakıldığında Tanzimat dönemi romanlarında yabancılaşmanın güçsüzlük, anlamsızlık ve normsuzluk örneklerine rastlansa da modernleşmeyle bağlantılı olarak toplumsal ve kültürel yabancılaşma daha yoğun işlenmiştir.[18]

Bilhassa Tanzimat romanının dönemin edebiyat anlayışının paralelinde doğrudan hayatı hedef alması, bu hayatı ve insanı değiştirme niyetinde olması, romanı bir medenileştirme vasıtası ve kahramanını da örnek alınması gereken bir insan pozisyonuna sokar.

Tanzimat döneminde "sentez" düşüncesinin bir modernleşme daha doğrusu mutlak bir Batılılaşma politikası kabul edilmesine bağlı olarak romanlarda olumlu anlamdaki kahraman bu fikrin etrafında teşekkül ettirilir; geleneğe bağlı bir hayatın temsilcisi ön plana çıkarılmaksızın sentez anlayışının dışında kalanlar yerilir ve hatta komik durumlarda gösterilerek küçük düşürülürler. Gerek moderneleşmenin prototipi sentez kahraman ve gerek yanlış Batılılaşma örneği alafranga kahraman, yazarlarının fikirleri doğrultusunda modernleşmenin doğru veya yanlış modellerini sunarlarken aynı zamanda bir yabancılaşmayı da yaşarlar. Yani yabancılaşma, bazı kahramanlarda olumlu, bazılarında ise olumsuz bir modernleşme tarzı olarak karşımıza çıkar.

Toplumumuzda modernleşme, iç dinamiklerin harekete getirdiği bir gelişmeler zinciri olmayıp dışarıdan alınan ve yukarıdan aşağıya doğru bir seyir takip eden vakıa olduğundan olumlu anlamda romanda yer alsa dahi iyi bir modernleşme örneği kahraman, aynı zamanda yabancılaşmaya da uğramış bir kahramandır. Bu açıdan yaklaşıldığında, Tanzimat romanında sentez tiplerden alafranga tiplere kadar modernleşme tarzı olarak yabancılaşmanın çeşitli görünüşlerine rastlamaktayız.

Burada esas olan sosyal ve kültürel anlamda zaten var olan tutum, değer ve davranışlara ya yeni ve farklı olanların eklenmesi ya da bütünüyle eski olduğu düşünülenlerin yerine Batı kaynaklı olanlarının ikame edilmesidir. Bütün bunların arka planında dinî, ahlakî, sosyal, ekonomik vs. kaynaklı bir epistemolojinin bulunduğu bir gerçektir. Zira Ortaçağ sonrasında Batı dünyası insan merkezli bir anlayışı yerleştirmiş ve buna karşılık Türk-Müslüman toplumu ilâhî merkezli bir algı kalıbı etrafında şekillenmiştir. Tanzimat romanında bu farklı epistemolojilerin aynı fert zihninde bir sentez çerçevesinde birleştirilmek istenmesi, sentez kahramanı kısmen kendisine ve içinden çıktığı geleneğe bağlı topluma yabancılaştırır. Tanpınar'ın bu dönemin bir özelliği olarak ifade ettiği düalite, bir tarafıyla geleneğe, kendi toplumuna bağlı oluş, diğer tarafıyla ise yabancılaşmış olmaktan; yani bir tarafıyla ilâhî merkezli olan, diğer tarafıyla insan merkezli olmaya çalışan bir algı kalıbına dayanmaktan kaynaklanır.[19] Tanzimat romanında daha ileri bir yabancılaşma örneği olan alafranga kahraman ise bütünüyle toplum dışına itilir ve bunlar yabancılaşmanın psikolojik boyutu olarak sunulan normsuzluk, güçsüzlük, anlamsızlık[20] gibi özelliklerini de sergilemeye başlarlar.

Tanzimat romanında gelenekçi bir hayatın temsilcisi durumundaki insan tipinin birinci derecedeki bir kahraman kimliğiyle yer almadığı görülür. Bu, yazarlarca da kabul edilen bilinçli bir değerler değişiminin ifadesidir. Diğer taraftan çoğunlukla babalarını erken yaşlarda kaybetmiş ana kahramanlar, patriarkal bir çizginin dışına rahatlıkla çıkabilmenin fırsatını bularak yabancılaşmaya daha açık bir hâle getirilirler.

Ahmet Midhat Efendi'nin Felâtun Bey'le Râkım Efendi romanının baş kahramanları Râkım ve Felâtun'da sembolleşen yeni dünyanın insan tipleri, Ahmet Midhat Efendi'nin Felâtun Bey'le Râkım Efendi'sinin yanı sıra Paris'te Bir Türk, Karnaval, Vah, Acaib-i Alem, Müşâhedât, Bahtiyarlık, Ahmet Metin ve Şirzad, Taaffüf, Mesail-i Muğlaka, Bekârlık Sultanlık mı Dedin?, Jön Türk, vs eserlerinde; Mizancı Murad'ın Turfanda mı Turfa mı?; Hüseyin Rahmi'nin İffet, Şıpsevdi ve Şık gibi romanlarında; Şemsettin Samî'nin Ta'aşşuk-ı Talat ve Fıtnat; Nâmık Kemal'in İntibah; Recizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası romanlarında yazarlar tarafından ister olumlu, ister olumsuz bir modernleşmenin örneği olarak sunulsunlar, ana kahramanın açık bir şekilde çeşitli derecelerde yabancılaşmaya uğratıldığını görürüz.

Tanzimat yazarları, modernleşmenin bir Batı dilini öğrenmeyi gerektirdiğini düşündüklerinden ister sentez olsun ve ister alafranga olsun roman kahramanları bilhassa Fransızca'ya ve Fransız edebiyatına yakınlık duyarlar.[21] Özel yabancı hocalardan ders almışlardır veya eğitimlerine ya İstanbul'daki Avrupaî okullarda ya da Avrupa'da devam etmişlerdir. Ancak burada sentez tipler dışında kalanların uğradıkları yabancılaşma aşırı bulunmuş, eksik eğitimlerinden kaynaklanan Batılı kültür ve hayata dair yarım yamalak bilgileri, görgüleri sık sık yerilmiştir.

Sentez tiplerin ağırbaşlılık, efendilik, şahsiyetini muhafaza gibi özellikleri onları Doğu'ya bağlarken çalışmak, para kazanmak, ilerlemek, aydınlanmak, Batılı bilim ve teknolojiye sahip bir salon adamı olmak isteyen tarafları, bu kahramanlara yeni birer değer olarak yüklenir ve toplum karşısına ılımlı bir yabancılaşmayı öneren prototip kimlikleriyle çıkarılırlar.[22]

Mesela Ahmet Midhat Efendi'nin Felâtun Bey'le Râkım Efendi'sindeki Râkım'da şekillenmiş olan sentez tip, İslâmî bilimleri öğrenmiş, Doğu kültürünün klâsiklerini okumuş olmanın yanı sıra, Fransızca, kimya, anatomi, coğrafya, tarih, Batı edebiyatı[23] gibi Avrupa kaynaklı bilgi alanlarına da vakıf bir kahraman iken uyumsuzluğu, yetersizliği ve normsuzluğu ile dikkat çeken Felâtun'da birleşen alafranga tip, Batılı olmayı çok şık giyinmek, Beyoğlu'nda eğlenip gösteriş yapmak olarak anlayan züppe, müsrif ve tembel bir kimsedir. Bunlar Avrupa kültürünü yeter derecede bilmedikleri gibi kendi kültürlerinden de uzaklaşmışlardır. Fransızca konuşmaya, Avrupa'da yaşamaya meraklıdırlar. "Şık ve centilmen" geçinirler, Türkçe'yi pek bilmemekle övünürler.[24]

Bu tarzdaki yabancılaşmanın ilk örneğini ilk yerli romanımız kabul edilen Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat'taki Talat'ta buluruz. Normsuzluk diyebileceğimiz bir yabancılaşmayı yaşayan Talat, davranışlarıyla içinde bulunduğu toplumun örf ve adetleri hiçe sayar, hatta kadın kılığına bile girer. Bu yeni tipin modaları ve alafrangalıkları, romanda geleneğe bağlı hayata mensup Hacı Baba tarafından ahlâka aykırı bulunur.[25] Bu tip kuvvetli çizgilerle olmasa da Namık Kemal'in İntibah'ında[26] devam eder. Asıl tenezzüh yerleri ise yine Ahmet Midhat Efendi'nin Felâtun Bey'le Râkım Efendi'si ile Recaizâde Mahmud Ekrem'in Araba Sevdası'dır. Ahmet Midhat Efendi, romanın başında Felâtun'u, eğitimindeki yarım yamalaklık, görüntü ve gösteriş merakıyla tanıtır. Felâtun Bey, bir taraftan rüştiyeye devam ederken bir taraftan da Fransızca dersler alır. Fakat esaslı bir eğitim alamadığı için bu onda sadece gösterişe dayalı bir bilgiye, davranışa velhasıl normsuzluğa, uyumsuzluğa dönüşür.[27] Romanın kahramanı Bihruz, vezirlik ve valilik de yapmış olan bir Osmanlı paşasının oğludur. Babasının görev yerlerinin değişmesi sebebiyle doğru dürüst bir eğitim alamamış; bir süre İstanbul'da rüştiyeye devam etmişse de bitirmeden okuldan alınmış; Arapça, Farsça, Fransızca öğrensin diye özel hocalar tutulmuş; fakat aklı başka yerlerde olduğundan şımarık ve cahil yetişmiştir. "Araba kullanmak", "alafranga beylerin hepsinden daha süslü gezmek", "berberler, kunduracılar, terziler, garsonlarla Fransızca konuşmak" en büyük üç merakıdır. Bihruz, romanın başında alafrangalığı, akılsızlığı, cahilliği, gösterişçiliği, müsrif ve sık sık gülünç durumlara düşmesiyle Felâtun Bey'i hatırlatır.Bilhassa onun aşk anlayışı ile alay edilir. Bihruz'un yaşamak istediği aşk, kaynağını Fransız romanlarından alır. O, bu romanlardaki kahramanlara hayrandır. Okuduğu Paul ve Virjin, Kamelyalı Kadın, Ihlamurlar Altında gibi eserlerin etkisinde kalarak bu romanlardaki aşkı yaşamak, anlatılan hayatı taklit etmek ister. [28]

Felâtun ve Bihruz'un uğramış olduğu yabancılaşmayı, Hüseyin Rahmi'nin Şık ve Şıpsevdi romanlarında da çok güçlü bir şekilde işlediğini görebiliriz. Hüseyin Rahmi, bu tipi Şıpsevdi romanında üçe ayırır: Yazara göre bunlardan birincisi, zengin bir aileden gelip çocukluğunda Fransızca öğrenmiş, Avrupa'da bulunmuş orta derecede salon adamlarıdır ki bazıları fasih Fransızca konuşur, ata biner, kumarda maharet gösterirler. Bunlar ülkemize şıklık, kumar, dans, "natıka-perdazlık" gibi salon hünerleri dışında birşey getirmemişlerdir. İkinci tip alafrangalar, bir Avrupalı kadınla Beyoğlu'nda yaşayan yarı levantenlerdir. Bunlar, bir tarafı Avrupalı, bir tarafı Osmanlı iki yüzlü kumaş gibidirler. Üçüncü tip alafrangalar ise, alafrangalığın uçlarında yaşayan redingotlu, dar pantolonlu, sivri potinli, zarif şemsiyeli olanlardır.

Romanın kahramanı Pehlevizade Meftun Bey, eğitim için uzun müddet Paris'te kalan, birşey öğrenmeden geri dönüp Erenköy'deki köşkünde alafranga hayat sürmek isteyen bir züppedir. Paris'ten dönüşünün ardından, ev hayatını her yönüyle Fransız usulüne göre düzenlemeye kalkar. Fikren hoppa, derme çatma bilgi sahibi, dirayetsiz, tavırları hep taklit, sahte; sık sık sözleri arasına Fransızca kelimeler katan, ait olduğu toplumun gelenekleşmiş hayatının her şekline karşı çıkan, tek gayesi alafrangalık olan dejenere birisidir.

Meftun Bey, içinde bulunduğu toplumu, ailesinden başlayarak kendisinin modernleşme anlayışı doğrultusunda değiştirmek ister. Elindeki Fransız adab-ı muaşeret kitabına göre işe ev halkından başlayarak Mösyö Makferlan ve Madam Şehim başkanlığında kurulan "Şark Akademyası" ile alafrangalığı bütün Şark'a yaymaya kalkar.[29]

A. Hamdi Tanpınar, Yeni Türk Edebiyatı'nın bir medeniyet kriziyle başladığını söyler. Farklı kültürlerin birbirlerini etkilemeleri, kendiliğinden ve toplumun alt tabakalarından yukarıya doğru olması durumunda tabiîdir. Halbuki bu durum Tanzimat döneminde tam tersi bir şekilde gerçekleşmiştir. Yukarıda zikrettiğimiz Tanzimat dönemi romanlarında, doğru olduğu düşünülen ya da yanlışlığı vurgulanan modernleşme simgesi kahramanlar öne çıkarılır. Geleneğe bütün yönleriyle bağlı tipler ise arka planda bırakılır. Dolayısıyla bunlardan sentez tiplere, onlardan da alafrangalara uzanan derece derece bir yabancılaşma, modernleşmenin Tanzimat romanındaki çizgisi olarak karşımıza çıkar.

Toplum bilincinin oluşum süreci ile, bu süreçte ortaya çıkan kültürel ürünler arasında sıkı bir ilişki vardır. Doğu'yu ve Batı'yı kültürel içerik bakımından ayırmamızın sebebi, toplum bilinçlerinin ortaya koydukları ürünlerin özde farklılıklarına dayanır. Söz konusu ettiğimiz yabancılaşma, bu ürünlerin ya da farklı toplum fertlerinin birbirlerine karşı olan durumlarıdır. Yani bunlardan her biri ötekine göre "diğer"dir, "öteki"dir, "yabancı" olandır. Bu yüzden, diğerinin tarihî bir süreç içerisinde ortaya koyduğu ürünü benimsemek de "ötekileşmek", "başkalaşmak", "yabancılaşmak"tır.

Tanzimat döneminde modernleşmenin bu tarzda algılanışı, romanlardaki sentez tiplerde sosyal ve kültürel yabancılaşmayı, alafranga tiplerde ise normsuzluk, güçsüzlük, uyumsuzluk diye bilinen yabancılaşmayı ortaya çıkarmıştır. Roman yazarları, yabancılaşmanın bir tarafı anomiye varan normsuzluk, uyumsuzluk, güçsüzlük içeriğini reddetmiş, sosyal ve kültürel alanlarla ilgili olanına ise sıcak bakmışlardır.

YUNUS BALCI