Büyük Atatürk’ün bütün bunları daha Cumhuriyetin ilk yıllarında düşünmüş olduğunu görüyoruz. Sadece düşünmek de değil, O’nun temel prensibi olan; düşünceyi harekete dönüştürmek çabalarına tanık olmaktayız. Bakınız aziz Atatürk ne demiştir:

“Memleket dayanışma isteyen bir birliğe muhtaçtır. Alelade politikacılıkla milleti parçalamak hiyanettir.”17

Milletçe üzerinde daima ısrarla durmamız gereken en önemli sorunumuz; millî birlik ve beraberliktir. Atatürk’ü düşündüğünüzde, benliğimize kadar bizi sarması, sarsması gereken de budur. Güç bundadır. Huzur, güven ve başarının kilidi budur. Mutluluğa giden yol bundan geçer. Elbette bütün çalışma ve çabalarımızın yegâne amacı bu olacaktır. Millet ve memleket yükseltilmedikçe, çağdaş uygarlık geçilmedikçe, biz aydın geçinenlerin yükselmiş olacağını düşünmek bile abestir. Hızla bundan sıyrılmanın etkin yolu Atatürkçü düşünce sistemine dört elle sarılmaktır. Onun içindir ki bunu en başta sorumluluk kabul eden Atatürk:

“Milletin birleşik arzu ve eğilimine değinmek ve onun gereklerine hayatını vermeyi hareket kuralı bilmek, gerçek yolda yürüyebilmek için yegâne esastır. Bir milletin fertlerinde hakim olan, uyulması gerekli olan milletin birleşik arzusu, maşerî ‘ortaklaşa’ fikridir. Bir insan memleketine ve milletine faydalı bir iş yaparken göz önünden bir an uzak bulundurmamaya zorunlu olduğu kural, milletin gerçek eğilimidir.” 18 demektedir.

Doğal olarak bir milletin birleşik istekleri olacaktır. Vardır da. Ama hiç unutmayalım ki, bu birleşik istek de kişi, toplum ve millet olarak bize daima yükümlülüklerimizi hatırlatmalıdır. Yükümlülük ise; kısa ve açık anlamı ile, ağır sorumluluklarımızı işaret eder. Bütün bunları politikanın akışı içinde düşünmek, açıklıkla doğrular ve gerçekler üzerinde çaba harcamayı zorunlu ve gerekli kılar. Bunu gerçekten büyük ve ağır bir sorumluluk sayan büyük Atatürk :

“Milleti aklımızın ermediği, yapmak kudret ve kabiliyetini kendimizde görmediğimiz hususlar hakkında kandırarak, geçici teveccühler elde etmeye tenezzül etmeyiz. Millete, adî politikacılar gibi yalancı vaadlerde bulunmaktan nefret ederiz.” 19 demektedir.

Gördüğümüz, anladığımız kadarı ile politikayı sanat olarak hizmet olarak seçenlerin, gerçekten sorumluluk bilincine ulaşmış olmaları gerekmektedir. Bu gereklilik, onu hayatın her noktasında duymakla mümkün olur. Elbette bu onurla yapılacak hizmet, hizmetlerin de en asillerinden birini oluşturur. Millet tarafından asla unutulmaz. Biz, bu kısmı da büyük Atatürk’ün şu ölümsüz ve engin görüşü, duyuşu ve yaşayışıyla noktalamak istiyoruz.

“Millet tarafından, millet adına devleti idareye yetkili kılınanlar için gerektiği zaman millete hesap vermek zorunluluğu lâubalilik, kayıtsızlık, umursamazlık ve keyfi hareketle uzlaşamaz.”20

Görev, sorumluluk ve vicdan:

Yüce Atatürk’ün hayatında iki öge çok egemendir. Biri, görev, öteki de, sorumluluk. O; bu iki sesi daima vicdanında duymuştur. Hem de, en güçlü biçimde.. Vicdanında, her zaman duymuş olduğu bu iki sesin de iki kaynağı vardır. Biri, vatan diğeri ise, millettir. İşte o büyük insanın her alanda ve her yöndeki sonsuz çabaları, girişimleri, bitmiyen fedekârlıkları hep bu iki ana kaynaktan gelmektedir.

Atatürk’ün zevk ve eğlencelerinde, düşünce ve kederlerinde, daima bu iki kaynak görülmektedir. Daima, vatan ve millet çıkar ve yararı heybetleşir. Olayların akışına hep bu açıdan bakar. Daima yeni yeni görevler çıkarır. Her zaman yepyeni sorumluluklarla bilenir. Başarıya ulaşan her görev ise, O’nda yepyeni bir sorumluluğun başlangıcı olur. Büyük Atatürk’e, hiçbir şey, sorumluluk kadar güç vermez. Bu da O’na, daima büyük bir mutluluk verir. Bitmez, tükenmez bir güç kaynağı olur. Daima milletine karşı büyük bir sorumluluğun bilinci içindedir. Nitekim, Cumhuriyetin ilk yıllarında der ki:

“Ben görevimin bitmediğini, yüklendiğim sorumluluğun da yüksek ve çetin olduğunu anlıyorum. Arkadaşlar; bu görev bitmiyecektir. Ben toprak olduktan sonra da devam edecektir. Ben seve seve, sevine sevine, bütün varlığımı bu kutsal göreve vereceğim. Ve onun yüksek sorumluluğunu yüklenmekle mutlu olacağım. Çünkü büyük milletimizin kalp ve vicdanında bana karşı sarsılmaz bir güven ve itimat taşımakta olduğunu görüyorum. Bu benim için büyük bir kuvvettir. Büyük yetkidir.”21

Hepimizin de çok iyi bildiği üzere Mustafa Kemal için millet ilham kaynağı, güç kaynağı ve güven kaynağıdır. Hiç kuşkusuz milletimiz için de, yaşadığı günlerde ve o günün kuşaklarına da Mustafa Kemal güç, kuvvet ve güven kaynağı idi. O altın yılları yaşayanlardan biri olarak, bütün bunları gördüm. İliklerime kadar, ruhumun her zerresinde yaşadım. En büyük sorumluluğu yüce milleti için duyan Atatürk, milletinin de, millî sorumluluğun bilincine ulaşmasını çok isterdi. Bugün bunun acısını ne derece ağır olarak duymak mecburiyetindeyiz. Eğer duyabiliyorsak, hızla kendimize gelmemiz umudu vardır. Onun içindir ki, 1919 da Millî Mücadeleye başlarken:

“Biz eğer millet ve tarih önünde her hangi bir hata işliyorsak, bunun sorumluluğunu vicdan ve sağduyumuzda hissetmekten ve ödemekten hiçbir zaman çekinecek insanlar değiliz.”22 diye, millete sesleniyordu. İşte açıklık da budur. Ölümden ağır olan sorumluluk da budur.

Hiç unutmayalım ki Atatürk’ün attığı her adım anlamlı ve ileriyedir. Ağzından çıkan her kelime vatandan ve milletten yanadır. Yükselmemiz ve uygarlık dünyası içindeki uygar yerimizi, onurla almamız içindi. Onun içindir ki O; memleket ve millet için yapılması gereken her doğru, etkin ve verimli işi bir kutsal görev bilinci içinde ele alırdı. Millete hizmetten sonsuz bir zevk duyardı. Asla da, bu hizmetlerden dolayı ne bir karşılık beklerdi. Ne de böyle bir düşünce aklının köşesinden geçerdi. O günleri yaşayanlar bunu apaçık görmüşlerdir. Yaşamışlardır. Onun içindir ki, her şeye ulaştığı, her başarıya kavuştuğu vakit bile:

“Benim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenab-ı Hak beni bunda başarılı kılmışsa, şükür ve hamdler ederim. Bugün olduğu gibi, ömrümün sonuna kadar milletin hizmetinde olmakla iftihar edeceğim.”23 diyebilmiştir. Atatürk’ün hayatının değil her noktası, bir noktası bile bizi sarsmaya, kendimize getirmeye yetebilecek kadar millî, vatanî ve insanîdir. Yalnız milletimiz için değil, bütün insanlık âlemi için de böyledir.

Nasıl böyle olmasın ki, çağında unutulmayan büyük insan olarak yaşamaktadır. İnsanlığa tuttuğu güçlü ışıkla da, daha yüzyıllar boyu yaşayacaktır. O’nu yakından gören, tanıyan bizler ise, O’nu anlatamamanın ızdırabını daima çekmeye mecbur ve mahkûm olarak yaşamakla yükümlüyüz. Çünkü görevimizi yapmadık.

Türk milleti ve Atatürk:

Ne Atatürk’ü Türk milletinden, ne de Türk milletini Atatürk’ten ayırmak mümkün değildir. Biri ötekinde erimiş bir bütündürler. Bu gerçekten hareket edince de, O’nun inkılâp ve ilkeleri hepimizin olur. En az O’nun kadar, bu inkılâp ve ilkeler üzerine titremek görevlerin en büyüğü, hatta en kutsalı olur.

Büyük Atatürk yaşadığı süre içerisinde, başından sonuna kadar aldığı görevlerin gereğini, doğru ve tam olarak yerine getirmiştir. Her birinin üzerine büyük bir dikkat ve itina ile eğilmiştir. Bu görevlerde sorumluluğun ağırlığını her an yaşamıştır. O’nun için, küçük - büyük her görev bir kutsal emanettir. Bu sebepledir ki, 1927 seçimleri için yayımlamış olduğu genelgede:

“Hayatımda en büyük dayanak ve kuvvetim vatandaşlarımdan gördüğüm itimat ‘inan ve güven’ ve müzaharet ‘gerçek yardım’ dır. Bütün görevlerimde manevî, vicdanî olan en büyük endişem emanetinizin saygınlık ve kutsallığına devamlı olarak dikkat etmektir.” 24demektedir.

Atatürk yaşamı boyunca, sorumluluktan kaçmamış, aksine onu çok sevmiş, onu daima bağrına basmıştır. Her zaman büyük bir sorumluluk bilinci içinde yaşamıştır. Milletine de, daima bu anlayışı telkin etmiş, göstermiş ve istemiştir. Çünkü başarının yegâne anahtarının sorumluluk olduğu inancındadır. Biz de, başarının vatan ve milletimiz için olacağını düşünerek o yolu seçmek zorundayız. Atatürk’ün sorumluluk konusundaki düşüncelerini Prof. Dr. Afet İnan şu biçimde dile getirir.

“Sorumluluğu üzerine almak cesaret ve hevesi her işte en çok gerekli olan bir yetenektir. Birçok insanlar sorumluluğun başkalarında olduğunu bildikleri zaman, en cesur ve cüretkâr olurlar. Fakat; eğer sorumluluk kendilerinde olursa, bu cesaret ve cüretin azaldığı ve çekingen oldukları görünür. Halbuki, sorumluluğu bilerek, hesaplayarak üzerine alan insanlar, küçük ve büyük, aldıkları işlerde başarı gösterirler.”25

Biz de, büyük Atatürk’ün bu düşüncelerinden ilham olarak diyoruz ki; eğer yurdumuzu ve milletimizi seviyorsak, eğer uygar olmayı, uygar yaşamayı kabul ediyorsak, eğer bütün bir âleme “insanız” diyebileceksek, aile hayatından başlayarak toplum içindeki yerimize değin, her çeşit sorumluluğumuzun bilinci içinde bulunmak sorundayız. Ancak böyle bir anlayış ve idrak bizi devlet kademelerinde, serbest çalışmalarımızda başarılı kılar. Aksi halde ne kendinize, ne toplumumuza, ne de bu yüce milletimize yararlı hizmetler verebiliriz.

Bu sebeple de, Prof. Dr. Afet İnan, Atatürk’e atfettiği düşüncesini şu şekilde belirlemektedir.

“..Atatürk, Türk milletinin uygar varlığına inanmış, onu üstün bir düzeye yükseltmek için bütün millet fertlerini çalışkan ve üzerlerine aldıkları görevlerde, sorumluluklarının idraki içinde bulunmalarını, daima, telkin etmiştir.”26

Hiç şüphesiz yüce Atatürk; bütün canlıların gayesi olan yavrularını yetiştirmek, besleyip büyütmek çabası ve sorumluluğu içinde yaşamıştır. Onun yegâne amacı, milleti yetiştirmekti. Kendisindeki bu sönmiyen ateşi, yurt ve millet sevgisi ateşiyle milletini tutuşturmaktı. Böylece de Türkün devamlılığını ve ebediliğini sağlamaktı.

Sonuç:

Atatürk’ün sorumluluk hakkındaki düşünce ve görüşlerini daha da örneklemek mümkündür. Millî Mücadele yılları ve Cumhuriyet dönemi bu örneklerle dolup taşmaktadır. Takdir buyrulacağı üzere bunların her biri bir ayrı araştırma konusu olabilecek nitelikte ve değerdedir.

Ciddi tutulan her işin âşıkı olan büyük Atatürk de bu araştırmaları beklemektedir. Atatürkçülük için de gerekli ve zorunludur. Atatürk’ün fikirlere saygı, tartışmalara açık ve hoş görülü görüşleri de bunu istemektedir. Yeter ki, bilim, akıl, deney üçlüsünden sapılmasın. İnsanları hor görmiyen, gurur ve kibir bilmiyen, daima öğrenme ve öğretme ateşiyle yanan Atatürk’e yakışalım.

Aslında Atatürk’teki sorumluluk bilinci, bir başka açıdan, onun üstün niteliklerine de bağlanabilir. Ama, burada da hatırlanması gereken önemli bir nokta var. O da; Atatürk’ün demokrasiye, demokratik kurallara ve meşruiyete inanmış bir insan oluşudur. Bu nitelikler; bir yandan görevin yüceliğini destekler. Öte yandan da sorumluluğun ağırlığını işaretler.

Bilim ve bilimden kaynaklanan gerçekçilik, O’na daima doğruları buldurmuştur. Olgun ve dolgun kültürü ile de iyiyi, güzeli seçmiştir. Böylece, yapılan hizmetlerin etkinliği ve verimliliği artmıştır. Yüksek sorumluluk bilinci ise ona, her zaman, başarı kapılarını ardına kadar açmıştır. Bilinçli ve bilgiden kaynaklanan cesareti ise, bütün bunların devamlılığını sağlamıştır. Şahsından çok milleti ve vatanı için çalışmanın, yaşamanın engin zevkini tattırmıştır.

Bekir Tünay

Kaynak: ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 10, Cilt IV, Kasım 1987