Nereden başladığımı bile unuttuğum bir labirentin içinden yıldızlara, güneşe ve aya bakmaya çalıştım. Ben olabildiğince ivmeyle, hız kesmeden ve kimseyi düşünmeden ilerlerken ve olmayacak işler peşindeki gençliğim, ardımdan bildiği bütün küfürleri savururken durmadım, dinlenmedim ama yoruldum. Geriye dönüp baktığımda çoktan izini kaybettiğim, nereye gidersem gideyim aynı yere çıktığım çamurlu bir yolda kendimi bile kaybettim. Yanlış hayatı doğru yaşayamadım. Sessizliğin bir hediye olduğunu ya da konuşmam gereken zamanı anlamadım. Bunun gibi bir sürü şeyi anlamadan, gelişigüzel bir şekilde devam ettim.
Bunların yanında camdan içerde yemek yiyen insanlara bakan bir sokak çocuğu için saatlerce, işitme engelli bir kız çocuğuna çok istediği halde dükkandaki kulaklıklardan vermediğim için günlerce, beni telefonla arayıp sevişme seslerini dinleten bir kadın için haftalarca ağladım. Küçücük bir kediye elimle su içirirken, her hafta sadece 5 milyon olan harçlığımı sınıfımdaki maddi durumu iyi olmayan bir arkadaşımın defterinin arasına koyarken, yeni aldığım ayakkabıyı başkasında yoktur diye aylarca giymezken, güçsüz olanın suçunu üzerime alırken, tanımadığım ve bir daha asla görmeyeceğim bir insan için ağzım yüzüm dağılırken, sevdiğim kadın basit bir diş randevusuna gittiğinde bile mideme sancılar girerken, zaten böyle olmalı diye düşündüm. Durup bakıldığında korkunç derecede tersi gibi gözükse de, ben herkesi kendimden daha çok sevdim. Hem de ellerimle derimi yırtıp içimi göstersem bile buna kimsenin inanmayacağını bile bile.
Geçmişte, şimdiki zamanda ve gelecekte beni daha fazla parçalayacağına adım gibi emin olduğum olmuşların, olanların ve olacakların ışığında, artık ayaklarıma bakma zamanımın geldiğini düşünüyorum. Zaten ben, kafamı kaldırdığımda gökyüzü göremezdim, artık kafamı bile kaldırmam.
Ben, hüznün sınırını geçeli çok oldu.