Dionysos, Yunanistan’ın bütün illerini dolaştıktan sonra Anadolu’ya geçti. Lydia ve Phrygia’yı da gezdi. Bir gün Bakkhant’larla beraber, Lydia’da dolaşırken Sardes şehrinin güneyinde bulunan ve üzüm bağlarıyla meşhur olan Tmolos dağına çıktı. Her zaman yanında dolaşan Satyrler ve diğer arkadaşları yanı sıra geliyorlardı. Yalnız Silenos yoktu. O içtiği şarabın tesiriyle yolda bir çeşme başında sızmış kalmıştı. Köylüler, kendisini çeşme başında sızmış bulunca başını çiçeklerle donatıp, kralları Midas’a götürmüşlerdi. Kral bu derbeder sarhoşun Dionysos’un arkadaşı olduğunu derhal tanımıştı. Bir Tanrının arkadaşını konuklamakla şereflenen kral ne yapacağını şaşırmış, Silenos’u tam on gün sarayında alıkoymuş ve bu müddet zarfında sayın misafirinin şerefine ziyafetler, şenlikler, eğlenceler tertip etmişti. On birinci günü sabahı güneş doğarken Midas; Silenos’u, büyük bir alay ve ihtişamla almış güzel Tmolos dağına çıkarak arkadaşı Dionysos’a götürmüştü. Şarap Tanrısı, kralın nezaketine, misafirperverliğine hayran olmuş ve kendisine bir lütufuta bulunmak istemişti.
Tanrı ona dile benden ne dilersen dediği zaman Midas, Dokunduğum her şey altın olsun demişti. Kralın bu isteği kabul edildi. Şarap Tanrısı, arkadaşına kavuştuğu için memnundu. Midas da istediği şeyi altın yapacak ve dünyanın en zengin kralı olacak diye seviniyordu. Saadetten sarhoş olmuş bir halde dağdan aşağı inerken aklından bin türlü şeyler geçiriyordu. Tanrının kendisine verdiği vasfı denemek istedi gerçekten neye dokunduysa altın oluyordu. O gözlerine inanamıyordu. Bir meşeden küçük bir dal kopardı, o elinde altın bir dal oldu. Yerden bir taş aldı, taş birdenbire altın kesildi. Elini bir kesek parçasına götürdü, toprak parçası derhal altın bir külçe oldu. Tarlada biten olgunlaşan ekinlerden bir demet yoldu, elinde altından bir demet hasıl oldu. Bir ağaçtan bir meyve kopardı, elinde Hesperidler bahçesinden koparılmış bir elma buldu. Sarayının kapısına elini dokundurduğu zamn; kapı baştan başa altın kesildi, parlamaya, ışık saçmaya başladı. Kolunu suyun içine daldırıp da yukarı kaldırınca Danae’yi aldatan altın yağmuru yağdı.
Fakat zenginlik sevdası, altın hırsı hiç de iyi bir şey değildir. Altın aşkı, birçok insanlar gibi Midas’ın da felaketini hazırlamıştı. Her dokunduğunu altın yapan kral neşeli ve ümitli olarak kölelerinin hazırladığı muhteşem sofraya oturdu. Acıkmıştı, karnını doyuracaktı. Fakat hangi yemeğe elini uzattıysa o yemek hemen altın oluyordu. Altın kesilen lokmalar, çiğnemez, yenemezdi. Bardağına konan suyu, kurumuş dudaklarına rengini değiştiriyor, altınlaşıyordu. Bu bir felaketti. Bu felaket karşısında şaşırmıştı.
Şimdi zenginlikten vazgeçmek, fakir olmak istiyordu. Artık altını hor görmeye başladı. Dünyanın en zengin adamı olduğu halde hiçbir şeyi olmayan bir dilenci gibi acından ölecekti. Susuzluktan dili kurumuş, açlıktan ağzı kokmaya başlamıştı. Hali çok acıklıydı. Ellerini göğe kaldırdı. Tanrılar acıyın benim halime, beni affedin, evet ben günahkarım. Ben altına taptım, başımın belasını buldum. Beni bu beladan kurtarın. Ey Ulu Tanrılar, Tanrıların kalbi hassastır, rakiktir, kendilerine yapılan candan yakarışları işitmezlikten gelmezler. Dionysos, Midas’ı bu beladan kurtardı, onu eski haline soktu ve ona Altınla kirlenen vücudunu temizlemek için Pactolos çayına girip yıkan diye bağırdı. Yumuşak tabiatlı kral güzel Pactolos çayına girdi, yıkandı, o günden beri bu ırmağın kumları arasında altın kırıntıları görünmekte ve altın seven insanlar o nehrin kumsallarında eşelenmektedirler.
Bütün Hellade illerini ve Anadolu’yu dolaşmakla memnun kalmayan Dionysos, bir gün Phrygia’nın Lydia’nın ve Yunanistan’ın en değerli insanlarını bir araya topladı. Bu insan topluluğuna; kendi neşeli ve yaygaracı arkadaşlarını da kattı. Güzel boynuzlu Satyrler, alınları açık Silenos’lar, sivri kulaklı Oegipan’lar, başlarında yılanlardan çelenk bulunan Mainadlar, yapraklardan çiçekleri olan Bakkhant’lar, defleri taşıyan ve kaplanları sevkeden Bassareus’lar, at ayaklı Kentauros’lar onunla beraberdiler. O bu muazzam ordu ile Hindistan üstüne yürüdü.
Fırat nehri üzerine bir köprü kurdu ve neşeli arkadaşları ile oradan geçerek Hydaspe kıyılarına kadar geldi. Siyah derili Hindiler, önce bu yaygaracı güruh ile alay ettiler. Sonra bunlarla uzun ve çetin bir savaşa giriştiler, yenilince alay ettikleri tanrının kuvvetine inandılar.
Hindistan dönüşü bir zafer yürüyüşü oldu. Nihayet bütün insanlara üzüm yetiştirmeyi, şarap yapmayı kendi dininin esaslarini öğrettikten sonra Semele’nin oğlu göğe çıktı ve Olympos Tanrıları arasına karıştı. Fakat Şarap Tanrısı Dioynsos’a isnad edilen esrar nedir? Geceleri ve gizli yerlerde yapılan bir sürü merasimden maksat nedir? Aşağıdaki Bakkhos efsanesi belki bizim bu sorularımıza cevap verebilecektir. Bir rivayete göre Dionysos’u, Semele değil; Toprak Tanrısı olan toprağın üstünde ve altında hükmünü yürüten şanlı Demeter doğurmuştur. Sarışın Demeter’in doğurduğu Dionysos’un asıl adı Zagreus’tu. Semele’nin oğlu gibi Zagreus da bir mağaraya götürülmüş, orada Nymphe’ler tarafından büyütülmüştü.
Fakat bir gün Nymphe’ler, Titan’lar tarafından aldatılmışlardı. Şöyle ki; toprağın asi ve hayasız evlatları olan Titan’lar, kılık ve kıyafet değiştirerek Zagreus’un bulunduğu mağaraya kadar gelmişler, çocuğa bir oyuncak uzatıyormuş gibi yaparak onun üzerine atılmış ve vücudunu parçalamışlardı. Sonra kızgın bir kazana, Tanrının parçalanmış vücudunu doldurarak kaynatmışlar, yemek yapmış, yemişlerdi. Yalnız bir parça et, bir tarafta kalmış, onların gıdası olmaktan kurtulmuştu. Daha doğrusu, Zeka Tanrıçası Athena, cinayetin işlendiği zaman Dionysos’un kalbini çalmış ve Olympos’un Baş Tanrısına emanet olarak vermişti. Bu kutsal kalp; Zagreus için, yeni bir hayatın merkezi olmuştur. Bu et parçası tadil edilerek, yeni bir şekil almış ve ondan Dionysos, tekrar yaratılmıştı.
Titan’lara gelince onları cezalandırmak için Zeus yıldırımını savurdu. Derler ki, insanlar, onların yanmış vücutlarının küllerinden yaratıldılar. Çünkü onların vücutları Dionysos’un etiyle beslenmişti, bu sebeple yerin oğulları Titan’larda, Tanrılardan bir parça vardır ve o parçalar biz fani insanlara da geçmiştir.
Bakkhos’un şeklini değiştirmiş vücuduna geçen bu ilahi parçaların birleştiklerini ispatlamak ve Şarap Tanrısı gibi yeniden hayata doğmak için bu Tanrının çektiği ızdırapları çekmek, ilahi ateşle yanmak, aşkı kuvvetlendirmek, çıktığı saf kaynağı berraklaştırmak icap ediyordu. Çok eskiden sarmaşıklarla kaplanmış bir ağaç halinde tasvir edilerek tapınılan Dionysos, sonraları sakallı bir adam olarak tasavvur edildi. Uzun etekli elbise giydirildi. Daha sonraları Şarap Tanrısı bir delikanlı olarak tasvir edilmeye başlanmıştı.
Dionysos, heykellerinde Hermes gibi adaleleri şişkin, sportmen bir delikanlı olarak gösterilmiştir. Apollon heykellerinde olduğu vechile, güzel etine dolgun, biraz da kadını andırır. Onun sık ve latif saçları, bukleli bir halde omuzlarına dökülmüştür. Çehresinde mesut bir sarhoşluk ile sebebi belli olmayan bir kederin birleşik izleri okunmaktadır. Boğa, teke, eşek, keçi, tavus, geyik, kaplan, saksağan ona tahsis olunan hayvanlardır. Gerçekten bu geveze saksağan da sarhoşluğun zevzeklikleri, tavus da sarhoşların gururu, eşek de narası, kaplan da kaba sarhoşluğun yırtıcılığı bulunduğu gibi, teke ve boğa da şehveti coşturan içkinin sembolleri vardır. Bitkilerden üzüm kütüğü ona ayrılmış olan biricik bitkidir. Bununla beraber sarmaşık, incir ağacı, çam da ona ayrılmıştır.