ESKİ TÜRKLERDE AT VE AT KÜLTÜRÜ

GİRİŞ

Tarihe bakıldığında insan, hayvan ve tabiat arasında güçlü bir bağlantının olduğu dikkati çeker. İnsanoğlu, Paleolitik Devir olarak bilinen Taş Devri’nde (MÖ 2,6 milyon -MÖ 4000) günlük hayatında daha çok taştan, ağaçtan, kemikten yapılmış aletleri kullanmakta, avcılık ve toplayıcılık ile yaşamını ve geçimini sağlamaktaydı (Arheologiya 1964, Neolit 1964, Mezolit 1989)1. Bu dönemde, insanoğlu, hayatını sürdürebilmek için daha çok su kenarları, ormanlık alanlar ve dağların eteklerindeki mağaralarda yaşamayı tercih etmiştir. Mağara duvarlarına çizilen resimlerin genellikle hayvan figürlerinden oluşması, insanların ilgilerinin o dönemde daha çok hayvanlar üzerinde yoğunlaştığı gerçeğini ortaya koyar (Masson 1984: 106-114, İslamov 1998: 115-127, Şahin 2008: 24).

MÖ 12-4 bin yılları arasına tekabül eden Orta Taş Devri (Mezolitik) ve Yeni Taş Devri (Neolitik) dönemlerinde Avrasya’da en temel hayat tarzının avcılık ve toplayıcılık olması, insan ve hayvan ilişkilerinin o tarihlerde çok yoğun olduğunu göstermektedir (Korobkova 1998: 122). Bu dönemde insan ve av hayvanları arasında güçlü bir bağ vardır. Bu güçlü bağın insanlar arasında sosyo-ekonomik sınıfların ortaya çıkmaya başlaması, evcilleştirilen hayvan türlerinin artması ve iklim şartlarının değişmesiyle beraber “göçebelik” adı verilen bir hayat tarzını doğurmuş olduğu tahmin edilmektedir (İslamov 1998: 115-127, Matsubara 1991: 284-285, Vaynşteyn 1991: 284-285). Avcılık ve toplayıcılık hayatından göçebeliğe geçişin göçen hayvanları avlamak ve kovalamakla başladığı söylenebilir. İnsanların hayvanları sürekli takip ederek hayvan topluluklarını idare etme yöntemlerini buldukları anlaşılmaktadır. Hayvanların ehlîleştirilmesi, şüphesiz kültür ve uygarlıkların taşınması ve gelişmesine de tesir etmiştir (Şahin 2006: 201). Şüphesiz, bu hayvanların hepsi aynı zamanda evcilleştirilmemiştir. En erken dönemlerde evcilleştirilen hayvanların başında köpek (10.000 yıl önce), daha sonra keçi ve koyunun (8.000 yıl önce) geldiği görülmektedir (Borodin 2003: 4-5). Çünkü evcilleştirilen koyun ve keçilerin ataları olan yabani hayvan türlerine bugün hemen hemen hiç rastlanmamaktadır. Bu durum söz konusu hayvanların evcilleştirilme tarihinin oldukça eski dönemlere kadar gittiğinin göstergesidir. Esasında taş üzerine yapılmış petrogliflerde dahi hayvanların evcilleştirilmesine işaret eden tasvirleri görmek mümkündür (Şer 1980: 338, Şer 2005: 427).

Koyun ve keçi ile ilgili arkeolojik göstergeler, Güney-Batı Asya’da evcilleştirildiklerini ortaya koymaktadır (Borodin 2003: 5). Bu bağlamda, en eski kemik örneklerinden ineğin MÖ 6 bin yıllarında Güney-Batı Asya ile Hindistan’da (Borodin 2003: 4-5); atın MÖ 4 bin yıllarında Güney Ukrayna (Kuzmina 1977: 28-29, Borodin 2003: 5) ile Kazakistan’daki Botay’da (Petrenko 2007: 120) ve Mezopotamya, Güney Türkmenistan ve Moğolistan bölgelerinde (Vaynşteyn 1996: 90-91); devenin ise 3 bin yıl önce Güney Arabistan’da bulunduğu bilgilerine rastlanmaktadır. Buradan hareketle, büyükbaş hayvanların evcilleştirilmesinin genel olarak Batı Asya coğrafyasında gerçekleştirildiği söylenebilir. Büyükbaş hayvanların evcilleştirilmesi, tabii olarak göçebe hayatın gelişmesinde de önemli bir rol oynamıştır (Vaynşteyn 1996: 208, Durmuş 1997: 13-19). İnsanların çadırdaki eşyaları dahi bunlardan elde edilen ürünlerden meydana getirilmiştir (Graç 1980: 5-15, Vaynşteyn 1996: 208). Zamanla insanların hayvanlarla ilgili faaliyetleri ve onlara binme teknikleri de gelişmiştir. İnsanoğlu, artık at sırtında yay çekerek ok atma tekniğini ve hareketli saldırma gücünü geliştirmeye başlamıştır (P’yankov 2014: 147-150, Belek 2008).

Bu durumda olan hayvanlara bakıldığında, hem yaşayış hem de fizikî bakımdan bazı temel özelliklerinin olduğu dikkati çeker. Onların yaşayış bakımından en temel özelliği, evcil ve otçul olmalarıydı. Ailelere, kişilere veya devlete ait olan bu tür hayvanlar, ulaşımda ve herhangi bir işte kullanılacakları zaman, sahipleri veya sahiplerini temsil eden kimseler tarafından sevk ve idare edilmekteydiler. Bu hayvanların fizikî özelliklerinin başında ise dört ayaklı; yük ve eşya taşımak için adalelerinin güçlü kuvvetli; tabii zorluklara karşı dayanaklı olmaları gelmekteydi (Doğan 2006). Bu tür hayvanlar arasında özellikle “at” ve “deve”yi belirtmek lazımdır (Şahin 2006: 201). Bu durum tarihin hızla değişmesinde de önemli bir rol oynamıştır.

KONAR-GÖÇER TÜRKLERDE AT

Genel itibarıyla göçebe uygarlığının her yönüyle gelişmesini sağlayan ve araç kullanımı kadar etkili olan büyükbaş hayvanlardan biri de “at” olmuştur. Eski göçebe topluluklar, yeryüzünün her yerinde ürettikleri bilgiyi, beceriyi atın süratli hareketi ile birbirlerine taşımıştır (Ögel 1979: 495, Sümer 1995: 120, Pogrebova 2014: 418-423). İnsanoğlu, at vasıtasıyla ürettiklerini değiştirme, geliştirme ve sosyo-kültürel alışveriş imkânını yakalamıştır. Bu açıdan insanlık tarihinde iktisadî ve siyasî olayların gelişmesinde atın yardımcı bir rolü olmuştur (Nesterov 1999: 3). Böylece at, kısa sürede göçebe toplum hayatında önemini artırarak “atlı kültür” olarak bilinen kültür safhalarından birinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. At ile insanoğlu arasındaki ilişkiler, her toplulukta bir kültürel zenginliğin ortaya çıkmasını ve gelişmesini sağlamıştır.

Merkezî Asya’da göçebe uygarlığın evcil hayvanları arasında yer alan at, bu bölgede yaşayan kavimlerin tarihinde önemli ve fonksiyonel bir rol oynamıştır. İslam öncesi bozkır kültürü, temel olarak göçebe uygarlığı ile ifade edilirse bu uygarlığın içindeki en önemli unsurun “at” olduğu söylenebilir. Tarihî süreç içinde kara ulaşımında insanoğlunun en temel sorunlarından biri; insan, yük ve eşyaların taşınması olmuştur. Bu bakımdan at, konar-göçer bir topluluğun yükselmesinde (siyasî ve iktisadi), onların bir yerden başka bir yere göç etmeleri ve yurt edinmelerinde önemli bir işleve sahip olmuştur. Bu bağlamda konar-göçer hayatta insanoğlu at ile bütünleşerek, bozkırlının ayrılmaz bir kardeşi hâline gelmiş ve Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk adlı eserinde “At Türkün kanadıdır” sözünden anlaşılacağı üzere, konar-göçer Türklerin yaşamının ayrılmaz bir parçası olmuştur (Sümer 1995: 1-2, Doğan 2006).

At, konar-göçer hayatta sadece binek hayvanı değil, aynı zamanda savaş aracı, yiyecek, içecek ve giyecek kaynağı idi (Çınar 1993: 1). Bu durum, yerleşik topluluklarda görülmemektedir. Yerleşiklerde at, gündelik hayat içinde pek yer almamakta ve daha çok bu toplulukların mitolojilerinde yaşamaktadır. Nitekim at, Yunan mitolojisinde “kentavır” şeklinde gösterilmiştir (Akmoldoyeva 1989: 10). Göçebelik kültüründe belirtmemiz gereken önemli bir husus, atın eski Yunanlılardaki gibi sadece bir mitoloji konusu olmaması, doğrudan doğruya bozkırlıların devlet ve cemiyetinin kuruluş ve gelişmesinde etkili bir rol oynamasıdır. Böylece, konar-göçer toplulukların hayatında at üzerine özel, duygusal bir muamele ortaya çıkmıştır.

Bozkır coğrafyası içerisindeki konar-göçer hayatın temelini -başta koyun ve at olmak üzere- hayvanlar oluşturuyordu (Akmoldoyeva 1996: 6). Göçebelerin sosyal hayatındaki bu temel özellik, bozkırlıların daha organize bir cemiyet hayatına geçmelerini ve buna bağlı olarak devlet ve askerî teşkilatı daha süratle oluşturmalarını sağlamıştır (Graç 1980: 5-10, Masanov 2002, P’yankov 2014: 147-150). Evcilleştirilerek yetiştirilen hayvanlardan biri olan ve en eski zamanlardan beri Merkezî Asya göçebe uygarlığının sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel hayatındaki önemini belirttiğimiz at, bu uygarlığın en değerli unsurlarından biri olmuştur (Doğan 2006, Belek 2008). Atın hızlı oluşu, gücü, çevikliği ve asaleti, göçebe uygarlığının tarihi ve kültüründe ona ayrı bir değer kazandırmıştır (Alekseyev 1981: 149-164). Ayrıca atın hızlı oluşu, onunla yapılan akınlarda ona önemli bir rol verilmesini de gerektiriyordu. Avcılıkta da ata önemli görev düşüyordu. At sayesinde yapılan avlarda giyecek ve beslenme temin ediliyor, konar-göçerlerin yaşamı için temel ihtiyacın önemli bir bölümü attan yararlanılarak elde ediliyordu (Eberhard 1980: 120). Bunun için bozkırlarda sayısız at sürüsü yetiştiriliyor veyetiştirilen atlar yazın yaylak ve geniş otlaklarda, kışın soğuktan korunmak amacıyla kışlaklarda barındırılıyordu (Ögel 1979: 23-27).

Diğer taraftan at ile insanoğlu arasındaki bu ilişki, insanoğlunun temel manevi kültür unsurları sayılan destanlarda, dil ve edebiyatta da yer almıştır. Bunun yanında giyinme ve beslenme aracı ve ticari bir mal olarak kullanılması ve konar-göçerlerin hayatında vazgeçilmez unsurlardan biri olması, atın zamanla göçebe kültüründe bir kült olarak yer almasını sağlamıştır (Nesterov 1999: 141, Toktabay 2004).

Esasında hayvanlar bulundukları coğrafyalarda yüklendikleri rollere göre bir kutsallık kazanmış ve toplumun totem kültü hâline gelmişlerdir. Buna istinaden göçebeliğin sosyo-kültürel hayatında yer alan atın, kutsal bir hayvan olarak dinî törenlerde kurban olarak kullanılması (Ögel 1979: 55-71) veya ölen kişinin atının kuyruğunun kesilmesi (dullama) ya da beraber gömme geleneği ortaya çıkmıştır (Ögel VI, 1979: 199). Bu bağlamda, göçebe hayatta kurt, aslan, geyik, kartal ve at, hem en çok sevilen hem de totem olarak anılan hayvanlardan olmuştur.

Atın süratli ve hızlı oluşu, onu kullanan toplululukları başka topluluklardan üstün kılmış, onları at üzerinde kurulmuş imparatorluklar olarak tarih sahnesine çıkarmıştır (Durmuş 1997: 13-19).

İnsanoğlu tarafından evcilleştirilmesinin bir sonucu olarak, atın ilk defa MÖ 2 bin yıllarında Ön Asya’da Hint-Avrupa ırklı topluluklardan biri olarak bilinen Hurriler tarafından askerî alanda kullanıldığı, iki atın yanyana bağlandığı iki tekerlekli atlı-araba ordu birliklerini teşkil ettikleri görülmektedir. Hurriler, MÖ 1600-1500 yıllarında bugünkü Suriye ve Güney Anadolu bölgesinde Mittani Devleti adı verilen müstakil bir devlet kurmuşlardır (İstoriya Vostoka 1997: 103-104, Nefyedkin 1997: 3-6, Pogrebova 2014: 418-423). Buna paralel olarak, Hurrilerin doğusunda bugünkü Orta ve Kuzey Irak bölgesindeki Asur Devleti, Doğu Anadolu’da Urartu, Batı ve İç Anadolu’da kurulan Hitit Devletlerinin dahi ordusu atlı-araba birliklerinden oluşmaktaydı (Kuzmina 1977: 33, Vaynşteyn 1991: 214). Bu durum insanlığın ilk çağlarda evcilleştirilen atı daha çok savaşlarda bir vasıta olarak kullanmaya ve atlı-araba kültürünün dünya çapında hızla yayılmaya başladığını göstermektedir.

Atlı-arabanın izleri Avrasya’nın çeşitli bölgelerinde görülmektedir. Arkeolojik kazılardan tespit edilen atlı-araba kültürü, Ön Asya topluluklarında olduğu gibi bozkırlıların hayatında da önemli bir yer tutmuştur (Pogrebova 2014: 418-423, Ögel I, 1979: 391-422). Hatta arabanın bozkırlılarda bir kült hâline geldiği petrogliflerden anlaşılmaktadır (Novocenov 2014: 455-468, Şer 1980: 328). Ancak bozkırlıların ordu teşkilatının ilk başta atlı-araba ya da atlı süvari birliklerinden kurulduğu hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Arkeolojik kaynakların tespitlerine göre MÖ 3 bin yılları ve MÖ 2 bin yıllarının başlarında Hint-Avrupa ırklı toplulukların bugünkü İdil ve Ural bölgeleri olan Kuzey-Batı’dan Doğu ve Güney Asya’ya doğru yoğun göç hareketlerinde bulunduğu bilinmektedir (Arheologiya Kazahstana 2006: 129-131). Bu bağlamda, atlı-araba kültürünün bozkırlara Hint-Avrupa ırklı topluluklardan geldiği ileri sürülmektedir. Çünkü atlı-araba kültürünün konar-göçer hayatta askerî alanda yer almadığı ve daha çok bir taşıt aracı olarak kullanıldığı görülmektedir. Konar-göçerlerin siyasî ve iktisadî hayatı, haraketli bir yapıya sahip idi. Bunun yanında coğrafi şartların da arabanın yaygın olarak kullanılmasına engel olduğu anlaşılmaktadır (Ögel VII, 1979: 57-83).

MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarihî kaynaklarda İskit, Saka, Sak adıyla bilinen ve etnik bakımdan hangi kavme mensup olduğu kesin olarak bilinmeyen Sakalar (Klyaştornıy vd. 2005: 9, Arheologiya Kazahstana 2006: 130-131) ve Proto-Türkler (Hunlar MÖ 9.-8. Yüzyıllar, Oğuzlar MÖ 8.-7. Yüzyıllar) göçebe uygarlığın temel kurucusu durumunda idiler (P’yankov 2014: 149-150). Sakalar ve Proto-Türklerin askerî sistemleri tümüyle atlı süvari birliklerinden kurulmuş ve komşuları olan yerleşik kavimlere sürekli akınlarda bulunmuşlardı. Hatta zamanla Saka süvarileri MÖ 648-330 yılları arasında bugünkü İran’da kurulan Ahamenit Devleti’nin ordu teşkilatının bir kısmını da teşkil etmiştir (Arheologiya Kazahstana 2006: 133).

İnsanoğlu tarafından atın yaygın olarak kullanılmaya başlaması ile kademe kademe atın iyi cinsli çeşitli ırkları da ortaya çıkmaya başlamıştır (Nesterov 1999: 3-46, Kuzmina 1977: 28-29). Tarihte atın iyi cinsli ırklarını yetiştirenlerin, çoğunlukla Merkezî Asyalılar olduğu dile getirilmektedir. Yazılı kaynaklar, Merkezî Asya’da iyi cins atları yetiştiren iki önemli merkezin olduğunu haber verirler. Bunlardan ilki bugünkü Afganistan ve Kuzey-Doğu İran’da kurulan Baktriya Devleti, ikincisi ise günümüzdeki Fergana’dır (Akmoldoyeva 1996: 7). Bu bölgelerin güzel atları, bugün dahi Ahalteke Atları veya Akalteke Atları adıyla şöhret bulmuşlardır (Cumakunova 2009: 40-45). MÖ 3.-1. yüzyıllarda bu bölgelerin iyi cins atlar yetiştirmesi ve bu atlarla tanınması, komşu ülkelerin kuşkusunu artırmış ve bu ülkeler atları elde etmek için söz konusu bölgelere seferler düzenlemişlerdir.

Bu duruma örnek olarak, MÖ 104-101 yılları arasında Fergana’ya Çinlilerin düzenledikleri iki sefer verilebilir. Çin vesikalarında bu atlar için, “kan terleyen atlar” tabiri kullanılmıştır (Bernştam 1952: 222-223, Biçurin 1998: 167-168, Resim 1)2. Çinliler, bu atları elde edip kendilerinden üstün durumda olan Hunlara karşı düzenli bir ordu kurarak üstünlük kurmak amacında idiler (Biçurin 1998, Eberhard 1996). Çin kaynaklarına göre, MÖ 4. yüzyıldan itibaren Çinliler ordularında Hunlardaki askerî sistemi uygulayarak okçu süvari birlikleri teşkil ettikten sonra ihtiyaç duydukları atları konar-göçer kavimlerden temin etmek zorunda idiler (Kafesoğlu 2002: 221, Sertkaya 1995: 26).

MÖ 3. yüzyıldan MS 5. yüzyıla kadar bozkırlarda hayatlarını sürdüren ve Merkezî Asya’nın doğusundan batıda Tuna Nehri’ne kadar yayılan ve üstünlüklerini yerleşiklere de kabul ettiren Hunlar, göçebeliği imparatorluk seviyesine kadar yükselten ilk Bozkır İmparatorluğu olmuşlardır (Elçin 1995: 160, P’yankov 2014: 147-150). Hunların böyle bir başarıya ulaşmalarının temelinde yüksek ovalar ve yaylaları olan bozkır coğrafyasının iklim şartlarına uygun çobanlık ve hayvan besleyiciliği vardı (Kafesoğlu 2002: 317). Hunların sosyo-ekonomik ve siyasî hayattaki asıl güçlerinin hayvancılık ve akıncılıktan kaynaklandığı görülmüştür. Onların yaşamlarını sürdürdükleri coğrafya ve iklim şartları, bu şekilde yaşamalarını icap ettiriyordu (Vaynşteyn 1991: 284). Konar-göçer bozkırlılar, hayatlarını sürdürebilmek için hem yeni topraklar keşfetmek hem de yeni devlet kurma gücüne sahip olmak zorundaydılar. Aksi takdirde, herhangi bir gücün baskısı altında kalacakları aşikârdı.

Hunların hızla yükselmesinde ön planda olan unsurlardan biri de “at” olmuştur (Lindner 1981: 3-19). Çin vesikalarına göre Hunlar geleceğin okçu Hun savaşçısı olarak daha çocukluk çağında eğitime başlıyorlar, koyun sırtında biniciliği deniyorlar; önce sincap, gelincik ve kuşlara, sonra tilki ve tavşanlara ok atarak atıcılığa alışıyorlar, büyüdükleri zaman da mükemmel bir atlı muharip oluyorlardı (Ligeti 1962: 37). Bu bağlamda MS 4.-5. yüzyıllardaki Batı kaynakları, Avrupa Hunları hakkında şu tespitleri yapmışlardır: “Henüz ayakta durabilecek bir Hun çocuğunun yanında eyerlenmiş bir at bulunurdu. At üstünde yerler, içerler, alışveriş yaparlar, sohbet ederler ve uyurlar. At başka kavimleri sırtında taşıdığı hâlde, Hunlar at sırtında ikamet ederler” (Sertkaya 1995: 26, Linder 1962: 18). Bu durum Hunların sosyo-kültürel, siyasî ve iktisadî hayatının temel taşının hayvancılık olduğunu gösterir. Buna paralel olarak, Hunların ordu teşkilatı, ikili sisteme dayalı olarak süvari birliklerinden oluşmaktaydı (Mokeyev 2002: 41, Belek 2008).

Tarihî yazılı ve arkeolojik kaynaklar, göçebe kültür ve medeniyetlerinin gelişmesinde, ekonomik kalkınmada ve sosyal yapının şekillenmesinde MS 6-13. yüzyıllarda yaşayan Türklerin payının büyük olduğunu gösterir. Hunların devamı olarak bilinen ve Merkezî Asya’da arka arkaya devlet ve imparatorluklar kuran Göktürkler, Türgeşler, Uygurlar ve Kırgızlar’ın idari, içtimai ve askerî sistemi Hunlarda olduğu gibi ikili sistem üzerinde oluşmaktaydı. Genellikle göçebeliğe paralel gelişen hayvancılığın iktisadi ve sosyal yapının temellendirilmesinde önemli bir tesiri vardır. Bunun yanında Türklerin sürekli akıncılık hareketleri de mevcuttur (Klyaştornıy 1964: 31-37, Klyaştornıy vd. 2005: 14-17). Bu bağlamda Türk maddi kültürünün temeli, atın Türkler tarafından evcilleştirilmesi ile demirin işlenmesine bağlanır. Bozkır kültürü at üzerine kurulmuş olmakla beraber, onun prensipleri yalnız attan ibaret değildi (Kafesoğlu 2002: 214). At ile demir, konar-göçer Türklerin iktisadî ve idari yapısının temel kaynağını oluşturmaktaydı (Kafesoğlu 2002: 214). Türkler, savaşlar için ağır zırhlı süvari birlikleri kurmuşlar ve Çin ile Hint hudutlarına kadar sürekli akınlar düzenlemişlerdir (Lattimore 1951: 58-61, Klyaştornıy vd. 2005: 9-17). Bununla beraber, ekonomik ve siyasî açılardan ilerleme kaydetmek için binlerce at sürüsünü dış ülkelere ihraç da etmişlerdir (Mackerras 2004: 102-104, Sertkaya 1995: 28).

Konar-göçer Türklerdeki at ve at ile ilgili kültür özellikleri Orhon yazıtlarında açık şekilde görülmektedir. Yazıtlarda Türkün at ile olan yakınlığı ve kader birliği çok net bir şekilde ifade edilmektedir (Sertkaya 1995: 28-30). Nitekim Kül Teğin yazıtında: “Eng ilki Tadıkıng Çorıng boz (atıg binip teğdi. Ol at anta) ölti. Ekinti İşbara Yamtar boz atığ binip teğdi. Ol at anta ölti. Üçünç Yeğen Siliğ Beğing kedimliğ toruğ at binip teğdi. Ol at anta ölti” (ilk önce Tadık Çor’un boz atına binip hücum etti. O at orada öldü. İkinci olarak İşbara Yamtar’ın boz atına binip hücum etti. O at orada öldü. Üçüncü olarak Yeğen Siliğ Bey’in giyimli doru atına binip hücum etti. O at da orada öldü) (Tekin 2006: 32-33, Aalto 2000: 453-457) ifadesiyle Türk topluluğunun ata verdiği değer, atların renkleri ve görünümleri zikredilmiştir.

MS 8-13. yüzyıllara ait Arap, Fars ve Türk yazılı kaynaklarında konar-göçer Türklerin sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik ve siyasî ilişkileri ile ilgili pek çok bilgi bulunmaktadır (Asadov 1993: 185). Bu bilgiler, Türklerin daha çok askerî alandaki atlı birlikleri üzerine yoğunlaşmıştır. Örnek olarak, İbn Hurdadbih’in (820-912) Kitâbu’l-Memâlik ve’l-Mesâlik adlı eserinde bugünkü Toharistan bölgesindeki Huttal’da yetiştirilen iyi huylu cins atlar hakkında bilgiler vardır (Belenskiy 1950: 119-120). Bu kaynaklara göre, Türklerin atları hafif donanımlı ve her zaman koşmaya hazır bir durumdadır. Binicilerin donanımı da atın donanımına benzemektedir. Atın koşumlarında koşmayı engelleyici bir kusur görülmez. Türk binicileri kaçarken de arkalarına doğru düz atıştan daha tesirli ve daha başarılı atışlar yapabiliyorlardı (Rahmanaliyev 2002: 9, Asadov 1993: 185). Türk atı hakkındaki bilgilere Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk ve Balasagunlu Has Hâcib Yusuf’un Kutadgu Bilig adlı kaynak eserlerinde de rastlanmaktadır (Çınar 1995: 147-155; Demirbilek 2005: 134-138).

Konar-göçer Türklerin yaşadığı merkezlerden olan Rusya’nın Güney Sibirya (Nesterov 1982: 95-102) ve Kırgızistan’ın çeşitli bölgelerinde bulunan atlar ve atlar ile ilgili bulgular, Türklerde atla ilgili bir kült geleneğinin varlığını göstermektedir (Tabaldiyev 1996: 35-43, Nesterov 1982: 1-140). Arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan kalıntılar arasında at kemikleri ve atla ilgili eşyaların bulunması, konar-göçer toplulukların kimliklerinin aydınlatılmasında büyük yarar sağlamaktadır. Konar-göçer Türklerde kurt, aslan, geyik, kartal ve at; en çok sevilen ve aynı zamanda totem olmuş hayvanlardır (Toktabay 2004: 12, Vıyatkın 1968, Potapov 1977, Nesterov 1999). Eski ve Orta Çağ Türklerinin siyasî, dinî, iktisadî ve sosyal hayatında atın oynadığı merkezî rol şöyle özetlenebilir: Türkler, sürüler hâlinde yetiştirdikleri atın etini yerler, onu kurban olarak sunarlar ve geçimlerini sağlayabilmek için atlarından binlercesini her yıl yabancı ülkelere ihraç ederek iktisadî ve siyasî alanda gelir sağlarlardı (Mackerras 2004: 102-104, Zuyev 1960: 94-95, Kamoliddin 2006: 91-92).

Kaynak: Belet, Kayrak, “Eski Türklerde At ve At Kültürü (Dünden Bugüne Kırgız Kültürel Hayatı Örneği)”, Gazi Türkiyat Dergisi, Sayı 16, Ankara 2015, s. 111-128.