kanlı güz kuşatmasından virâneydi
solmuştu şehri /nin baharları
acılarla mayalandı, yoğruldu güçsüz ellerinde
devran döndü, yeşil mayıs geldi yine
çekemedi içine bir türlü, hissetmedi
terk etmedi eylül onu, kapısından geçemedi
öpemedi dudaklarını yaşamın
göğsünde soluyan zaman hep yarım
cümle edemedi tek kelimeyi kör dili
başıboş kalan düşleriyle
gam akşamlarında avare
çocukluğunda atılan kurşunlardan sağdığı
savamadıklarına kalktı kadehi
sandık sandık hüzün biriktirdi her güne
etrafını saran yabani otları
temizleyemedi, ne kadar uğraştıysa
sarhoş ayaklarını süremedi yaşama
içinde yuvalanan gölgesini silemedi
taşınamadı yoksunluğundan, hancı kaldı
içindeki susta ağlayan
güz bakışlı, ürkek, o çocuktu yüz sürdüğü
içinden çıkamadıkları,karanlığın duvarını
birlikte ördükleri işbirlikçisi
tutulur güneş elinden
iklimsiz mevsimlerde dururdu ömrü
ve çürütülen baharın yaprakları
taa derinlerden
gözlerine sürerken tuzu
susuz mevsimlere düşürür onu, kavrulurdu
her defasında şahlanan döngü
sürer giderdi durmadan böyle
hiç beceremedi mutlu olmayı
kaç mühletti zaman, ölüme değmeyecek olan!
kaç yorgun yolu dinlendirmeli
hangi güzel günü dillendirmeli
dökmeli, bağrından içre, çağlayan pınarı
son vedâ değmeden dudağa
son bağ bozumundan aldıklarınla
zakkumun zehri olsun onları yakan
gözü görmeden
yitip gitmesindi ettiği duası hep
“Boga moya çuvay mu bosnu”( Allahım Bosna’mı koru)