Tasavvuf kavramı
Kelime anlamı arındırma, saflaştırma, saflığın anlamındadır. İslami anlamda tasavvufun amacı, kalpteki gözün açılmasıdır. Ancak bu takdirde kalbin yolcusu kutsal yolculuğuna başlayabilir.
Tasavvuf; her biri kendisinden önceki aşamaların üzerine bina edildiği dört aşamadan oluşur.
Birinci aşama: Şeriat (Dini amme hukuku). Arapça anlamı “anayol” dur. Dinlerin büyük kısmında bulunan erdem ve etik öğretilerden oluşur. Şeriat dünyada doğru yaşamanın yolunu gösterir.
Sağlam, ahlaki, yada değerler, üzerine kurulu bir yaşam olmaksızın hiçbir mistisizm filizlenemez.
İkinci aşama: Tarikat: Arapça anlamı “patika yol” dur. Şeriat, dinin dış uygulamasını ifade eder. Tarikat ise manevi uygulamalardan oluşur. Şeriat, dışımızı çekici ve temiz kılar. Tarikat ise içimizin arınmasını amaçlamıştır.
Üçüncü Aşama: “Hakikat” dır. Mistik gerçeğin doğrudan tecrübe edilmesidir. Bu aşama ilk iki aşama uygulamasını teyit eder. Bu aşamadan öncekiler taklitten ibarettir.
Dördüncü aşama: “Marifet”. Derin hikmet ve manevi gerçeğin bilgisidir. Burası, elçilerin, peygamberlerin, bilgelerin ve evliyanın mertebesidir.
Şeriat: Seninki – Benimki
Tarikat: Benimki senindir, seninki benimdir.
Hakikat: Ne benimki vardır, ne seninki.
Marifet: Ne ben, ne de sen varsın.
Bilindiği üzere iman; dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Önemli olan, beden gözünün değil kalp gözünün açık olmasıdır. Bu da “kalbin” “Takva” ile denetlenmesini gerektirir. Ancak bu sayede kalp ile tasdik kelime anlamından taşarak Allah sevgisinin başlangıcına yol açar.
Takva “Allah Korkusu” olarak da adlandırılmaktadır. Buradaki korku soyut korku olarak alınmamalıdır. “Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından kaçmak, ibadeti sevgiyle yapmak, müminleri Allah için sevmek” şeklinde düşünülmelidir.
İnsan ruhunun bir iyiliği ve bir de kötülüğü emreden iki yanı mevcuttur. Kötülüğü emreden yanına “Nefis” diyoruz. Nefis “Takva” ile terbiye edilmelidir ki iyiyi, güzeli ve ahlaken daha yüksek seviyeleri araştırsın ve istesin. Tasavvuf bu anlamda kalbin gözlerinin açılarak nefsin terbiye edilmesi yoluyla insan - çevre – evren ve yaratıcı ile bütünleşme ve tekleşmeye (Vahdet-i Vücut) çalışma yoludur.
Bu bütünleşme sırasında kalbin yolcusu hiçbir zaman incinmeyecek ve incitmeyecektir.
İnsan ruhu, nefsi ve aklı daima şu sorgulama içinde olmalıdır. Ben kimim? Nerden geldim? Nereye gidiyorum?
Bu soruların cevabını araştırırken kendimizi tanımalı, daha sonra Rabbimizle bütünleşmeye çalışmalıyız..
Yunus’un deyişiyle:
“İlim, ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsen
Ya bu nice okumaktır”
Mutluluk arayışının yolcuları mutlaka kalp, akıl, cemaat, zikir ve hizmet yollarını kat etmelidir.
Bu yolları kat eden sufi kendini dönüştürme konusunda önemli bir mesafe alacaktır.
Tasavvufta bir öğrenci ve bir de öğretmen vardır. Öğrenci “mürit” öğretmen de “Şeyh”tir.
En büyük şeyhin Muhiddin-i Arabi olduğu söylenir.
Öğrencinin tasavvuftaki yolculuğuna da “Seyrü Suluk”denir.
Mürit, bu yolculuğunda yedi makamdan geçer. Bunlar sırasıyla;
1- Tövbe: Günahlardan arınma,
2- Vera: Doğruluğu şüpheli her şeyden kaçınma,
3- Züht: Dünya zevklerinden el etek çekip ahireti dünyaya tercih,
4- Fakr: Elinin de gönlünün de boş olması. Eldekileri ihtiyaç sahiplerine infak etmek. Gönlüde sadece Allah sevgisi ile doldurup diğer her şeyden boşaltmak,
5- Sabır: Başa gelen her şeyi kabul etme. Hiç bir şeyden şikayetçi olmama,
6- Tevekkül: Gerekli bütün sebepleri yerine getirdikten sonra Allah’a dayanma,
7- Rıza: Halinden yakınmayı bırakmak Allah’ın tercihinin daima en iyisi olduğunu düşünmek,
Kurandaki ifadeyle “Raziyeten Marziyye’’ sıfatına nail olma. Sufi, tasavvuf yolundaki ruhsal eğitimini tamamlarken kendinin farkındalığını keşfedecek ve böylelikle zihinsel arınmasını tamamlayacak, düşünce, duygu, tutum ve davranışlarını sevgiyle bütünleştirecektir.
Kendi farkındalığının keşfedilmesi ancak beden ve zihnin sakinleşmesi, arınması ile mümkündür.
Bu da nefes alma pratiğinin geliştirilmesini gerektirir. Nefes varlıkların canıdır. Nefes gücü azaldığında irade azalır. Daha çok oksijeni beyne yollayıp onu daha etkin hale getirmek gerekir. Bu şekilde ruhun uyanışı başlamış olur.
Mürit, yaratıcı ile bağlantılı şekilde konsantrasyonunu yani dikkat ve enerjisini bir noktada yoğunlaştırarak ve odaklaştırarak “tefekkur” yoğunlaşmasına girmelidir. Böylelikle “Tevhit = Teklik Gözü” açılacak yansıma ve yanılsamalardan uzaklaşılacaktır.
Zihin ve bedenin ilahi ruh bilincine ulaşmasıyla kuşku ve her türlü nefsani arzulara eğilim azalmaya başlayacaktır.
Tevhit gözünün açılması sırasında kullanılacak yöntem ise “Zikir” dediğimiz ilahi kelimelerin vibrasyonu ile kalbin tetiklenmesi ve kutsal kelimelerin tekrarı ile de zihni kapasitenin arttırılmasıdır. Örneğin: bu kelimeler Allah, Muhammed, La ilahe illallah, Sübhanellah, Ya Hayy, Ya Kayyum vs. gibi.
Mürit, zihinsel arınmasını tamamlayarak daha önce, aile ve çevrede oluşan sınırlarını ortadan kaldır ve “Kamil İnsan” yolunda ilerler. Bunu yaparken hem kendi bakış açısını ve hem de karşısındakinin bakış açısını daima birlikte dikkate alır ve yanlışlardaki doğrular ile doğrulardaki yanlışları fark etmeye başlar. Farklılıklar kavranarak, farkındalıklar anlaşılır.
Ebu Said bin Ebi Hayr şöyle demektedir.
“Sufi olmak, sabit fikirlerden ve peşin hükümlerden kendini ayırmak, talihinden sakınmamaktır”.
Mevlana da “Dış görünümüne bakmayın, elimde olanı alın” demiştir.
Eski bir Türk Atasözü Tasavvufu “Tıpkı bir demir leblebiyi çiğnemek gibidir” diye tanımlıyor.
İmkansız gibi görünen bir yoldur. Ancak, sonunda sabır ile kazanılması yıllar alan “Nefs-i Mutmainne” düzeyi ile başlar. Artık zahiri heyecanlara ihtiyaç kalmaz. Daha derinlere inilir. En iç kalbe ulaşılır. Bunun sonu da Fenafillah tır. Bu aşamada derin mutluluk içinde varlık perdesi kalkar ve sadece kutsal kalarak Vahdet-i Vücut teşekkül eder.
Eğer sözler, kalpten geliyorsa kalbe girecektir. Eğer dilden geliyorsa kulaktan ileri gitmeyecektir.
Sufi için ibadet hem bir pratik ve hem de bir amaçtır. Hedef, sürekli ibadet ve zikir haline ulaşmaktır.
“Tasavvufa Giriş” anlamındaki bu özetlemeyi kısa bir derviş hikayesiyle bitirebilirz.
Fakir bir derviş, talebe okutacak okulu olmayan bir Arapça hocasına rast gelir. Hoca derslerini şehrin duvarına tebeşirle yazarak vermektedir. Derviş, hocaya kendi*sinin de okuma yazma öğrenip öğrenemeyeceğini sorar. Dervişin samimiyetinden etkilenen hoca ona ücretsiz ders vermeyi kabul eder. Duvara tek bir çizgi çizer ve açıklar; "bu elif harfi, alfabenin ilk harfidir" der. Derviş başını eğer, hocaya teşek*kür eder ve oradan uzaklaşır. İlk derste alfabenin en az yarısını öğretme adeti bu*lunan hoca şaşırır. Bu eğitim uzun bir süreç olacak gibi görünmektedir.
Derviş ne ertesi gün ne de ertesi hafta gelir ve sonunda hoca onu tamamen unu*tur. Aylar sonra derviş gözleri gönül ışığıyla parlayarak gelir. Hocayı hararetle se*lamlar ve ikinci derse hazır olduğunu söyler. Hoca içinden "bu hızla alfabeyi asla bitiremeyecek" diye düşünür, ama dervişe "Tamam. Şimdi ilk dersimizi tekrarlayalım. Elif harfini duvara yaz" der.
Derviş elif harfini yazar ve duvar yıkılır gider.
Bu öykü bize basit başlangıçlarda, genel olarak zannedildiğinden daha derin anlamlar bulunduğunu ve manevi tekamülün sırrının ne kadar çok öğrendiğimiz değil, öğrendiğimizde ne kadar derinleştiğimiz olduğunu anlatmaktadır.
Son olarak Sufinin, Dervişin amacının en büyüğü Allah’la birliktelik ve onda kavuşma hayali olduğunu belirtelim.
Prof.Dr.Robert Frager’in “Kalp Nefs ve Ruh” adlı eserinde belirtildiği gibi;
Sufiler genellikle ilimsiz, bir şeye bakmaksızın, bilgi almaksızın ve gözlem yapmak*sızın, tanımlamaksızın, örtmeksizin ve örtüsüz görürler. Onlar kendileri değildirler, eger var iseler bile, Hakk'ın icinde vardırlar. Onların hareketlerinin müsebbibi Al*lah (c.c)'tır ve sözleri Allah (c.c)'ın onların diliyle söylediği sözlerdir ve onların ba*kışları Hakk'ın onların gözlerine giren bakışlarıdır. (Cenab-ı Hakk buyurdular ki; "Ben bir hizmetkarımı sevdiğim zaman, Ben, onun Rabbi, onun kulağıyım böylece Benimle duyar, Ben onun gözüyüm, böylece Benimle görür ve Ben onun diliyim böylece Benimle konuşur ve onun eliyim, böylece Benimle alır”.
Vahdet realitesi, günlük tecrübelerimizi aştığı gibi, lisanımızın ifade gücünü de
aşar.
Cenab-ı Hakk'la vahdet haline ulaşan müminler ilahi okyanusa dalmışlardır. Sanki şimdiye kadar perdelenen güneş tam yörüngesinin zirvesindedir ve onun*la inananlar arasında hiçbir bulut yoktur. Bu güneş müminleri yakar ve onları hem içten, hem de dıştan değiştirir.
Cenab-ı Hakk'la vahdet haline ulaşanlar, yalnızca Allah (c.c)'ı düşünür. Tıpkı aç bir aslanla karşılaşanlar gibidirler; yok olacaklarına emindirler. Allah (c.c)'tan başka kimseden yardım gelmeyeceğinden hiçbir kuşkuları yoktur. Adetlerin ilerisindedirler; çünkü artık dünyevi meselelerle ilgileri yoktur. Kendi gizli hatalarından ve gizli ruhlarındaki iman eksikliğinden korkarlar. Allah (c.c)'tan başka hiçbir şeye yüzlerini çevirmezler.
Cenab-ı Hakk'la vahdet haline ulaşanlar, aynı anda hem suya kanmış hem susuz, hem aç hem tok, hem çıplak hem giyinik, hem görür hem kör, hem alim hem cahil, hem bilge hem aptal, hem zengin hem fakir, hem hayatta hem ölü*dürler. Cenab-ı Hakk'la vahdet tek başına akıl ya da mantıkla anlaşılmaz; çünkü Allah (c.c) onların dostu ve yardımcısı olmuştur. Onlar kendi benliklerinin enani*yetini kırmış ve onu kontrol altına almışlardır. Bu hal aklın muhakemesini aşar.