Bir zamanlar, paranın alabileceği her şeye sahip, çok zengin bir adam varmış. Bu adamın bir tek mutluluğu yokmuş.
Bir sabah uyandığında, daha fazla dayanamayıp, mutluluğu bulmak için yollara düşmeye karar vermiş. Üzerine onu sıcak tutacak uzun kürklü deri paltosunu giymiş, yanına yetecek kadar yiyecek almış ve doru atına atlayıp gitmiş.
Yolda henüz birkaç saat gitmişken, bir tarlanın kenarında oturup hüngür hüngür ağlayan, beti benzi solmuş bir kadına rast gelmiş.
Kadının yanına gidip ona neden bu kadar kederli olduğunu sormuş. Kadın, o sabah atının öldüğünü, bundan böyle artık tarlasını süremeyeceğini, ihtiyaçlarını karşılamak için kasabaya gidemeyeceğini ve neticede açlıktan öleceğini söylemiş kısık bir sesle.
Adam atından inmiş ve atını kadına vermiş. Kadının yüzü o anda canlanmış, yanakları pembeleşmiş ve gözleri ışıl ışıl olmuş.
Onun bu hali adamı çok şaşırtmış ve kendi kendine mırıldanmış: ‘Ne tuhaf, küçücük bir şey, bir insanı mutlu edebiliyor!’
Adam yolculuğuna yaya olarak devam ederken, esen rüzgarların yüzüne çarpmasıyla, giderek saçları ve sakalları toz toprak olmaya başlamış. Bedeni yorgunluğu ve ruhu yalnızlığı hissediyormuş. Gece ilerledikçe hava soğumuş.
Alacakaranlıkta karşısına yüksek bir tepe çıkmış. Tepeye tırmandığında, üzerinde incecik bir gömlek olan yaşlı bir adamın soğuktan tir tir titreyerek oturduğunu görmüş. Öyle ki, soğuktan neredeyse donup ölmek üzereymiş.
Adam üzerindeki uzun kürklü paltosunu çıkarıp ona giydirmiş. Bedeni ısındıkça yaşlı adam rahatlamış ve gözleri açılmış. Yüzüne tatlı bir gülümseme yayılmış.
Adam kendi kendine düşünmüş: ‘Ne tuhaf, , küçücük bir şey, bir insanı mutlu edebiliyor!’
Tekrar yola koyulan adamın saçı sakalı iyice uzamış, iyice toz toprakla dolmuş, elleri soğuktan çatlamaya başlamış.
Tepeyi aşıp da düzlüğe ulaştığında, küçük bir ateşin etrafında toplanmış bir baba ile üç çocuğunu görmüş. Hepsi de öyle zayıf öyle zayıfmış ki, adam onların nasıl hayatta kaldıklarına şaşmış. Çok aç olduklarını fark eden adam, çıkınında kalan son yiyecekleri çıkarıp onlara vermiş. Çocukların ve babanın ağzına giren her lokma, onlara adeta hayat getirmiş ve gözleri mutlulukla parlamaya başlamış.
Adam, onların bu kadar kolayca kendilerini bu kadar iyi hissetmelerine şaşırmış: ‘Ne tuhaf, küçücük bir şey bir insanı mutlu edebiliyor!’
Artık yorgunluk ruhunu ve bedenini iyiden iyiye teslim alsa da, mutluluğu bulmak üzere çıktığı yolculuğa devam etmiş.
Hava ağarmış, güneş yükselmiş. Aç, susuz ve bitkin yürümüş, yürümüş…
En nihayet bir derenin kenarında çamaşır yıkayan köylü kadınlar görmüş. Aralarında, sevimli ve güzel bir genç kız da varmış. Adamın onu fark ettiğini görünce çok utanmış ve derenin biraz aşağısındaki küçücük tahta kulübesine kaçmış.
Adam onu izlemiş ve kulübenin kapısını çalmış. Kız kapıyı açtığında, karşısında bu perişan görünümlü, saçı sakalı toz toprak içindeki yorgun adamı gördüğünde çok üzülmüş. Ona, büyük bir maşrapayla soğuk su getirmiş.
Elini yüzünü yıkayıp kana kana içerek susuzluğunu gideren adamın yüzüne yerleşen huzur ve mutluluk genç kızı çok şaşırtmış ve kendi kendine mırıldanmış:
‘Ne tuhaf, , küçücük bir şey, bir insanı mutlu edebiliyor!’
Alıntı
Asrevya

Üyelik tarihi
03 Şubat 2015
Bulunduğu yer
Antalya
Mesajlar
20.169
Seslenildi
1439 Mesaj
Etiketlendi
51 Konu
Mutluluk Yolculuğu
05 Şubat 2015
- Paylaş
- Share this post on
Digg
Del.icio.us
Technorati
Twitter
Değeri değere değen kavrar.
Bilgi kokmayan karşı çıkışlarda cehalet kokusu ve kompleks vardır.

Hybrid-Şeklinde