/yaşamak/
- Yeterince hikâye topladın mı bari?
Baktım gözlerine. Cevabım yok.
- Dışarı çıkıp saatlerce yürüdüğüne değmiştir umarım.
Baktım ellerine. Cevabım yok.
- Sen bilirsin. Ben çocuğu almaya gidiyorum. Sen kendi dünyanda kal böyle.
Baktım evden hışımla çıkıp gidişine. İyi ki gittiniz, gitmeler güzeldir bazen. Yine yalnızım, evet yine yalnız… Ne zaman yalnızım desem “Olur mu canım?” dersiniz siz bayım. “Ben varım bak, adam gibi adam, kocan… Çocuğun, akrabaların, arkadaşların... Bunca insan neyine yetmiyor?”
/neden/
Yetmiyorsunuz bayım. İnsan kendine bile yetemezken...
Yazar yıllar önce “Yalnızız” deyip tek kelimeye sığdırmışken beni, siz kim oluyorsunuz? Yalınım, yalnızım dünya denen bu ateş çemberinde. Bir akrep misali çemberin tam orta yerinde, döne döne kendime akıtmıyor muyum bütün zehirleri?
/böyle/
Zihnim karmakarışık… Doktora çalışmam, makaleler, dedim-dediler, girdiğim dersler, yabancı dil belâm, kendime yabancılaşmam, çürüyen gençlik, öğrenciler, yeni nesil benim eserim, ülkem, geniş çevrem, kalabalık yalnızlığım, her gün biraz daha solan Afrika menekşem, annem, ölüm, tükenmeyen ağrılar, tutunamayanlar, Oğuz Atay, intihar kokan hikâyelerim, ah gençliğim, kafesler, muhabbet kuşum, müebbet hapisler… Ve ben… Biraz kadın, biraz akademisyen, biraz anne, biraz evlat, biraz vatandaş… Bir, az insan. İki, çok kimlik. Üç, az çok bilindik roller… Toplum, göğsümü açıp bir çıkı gibi tıka basa, bunca kimlik yüklerken bana… Kendimi hiç bu kadar kimliksiz hissetmemiştim. Bu kadar “öteki”, bu kadar “diğeri”. Ve bir o kadar iğreti… Boşluk. Spiral bir düzlemde büyüyerek çoğalan halkalar. En iyisi kaçmak, yazıya saklanmak. Yazarak çıldırmaktan kurtuluyorum belki de. Sait Faik “Yazmasaydım çıldıracaktım” dememiş miydi? Çıldırmak?
/içler/
Psikoloğum. Daha birkaç yıl önce. Karşımda. Gayet sakin. “Melankoli nöbetleri geçiriyor, çöküntü hâlleri yaşıyorsunuz. Kısaca depresyon… Aslında doğumdan önce ve sonra sık görülen bir ruh hâli bu. Sizinki gibi istenmeyen gebelik ve doğumlarda böyle oluyor. Postpartum depresyon işte. Şu ilaçları alın. Haftaya görüşelim.
/acısı/
Depresyon… Ölüm… Hikâyeler… Kelimeler… Kalem kılıçtan keskin demişlerdi. Bu zamanda kılıç mı kaldı, en iyisi silah bayım. Kimliğimin duvarlarında binlerce silah asılı, hiçbiri patlamıyor. Ah Çehov! Şair sözü yalan diye/bilirdim, sen şiir de mi yazardın? Ben? Bana bakma, ben yalancı değil, öykücüyüm. Öykünüyorum hayata.
/neden/
Kaçmak? Biraz da hikâye yazmakla mümkün. Ne zaman içimde cümleler biriktirsem sokaklara bırakıyorum kendimi. İçimden geçen cümlelere karakterler arıyorum. Herkesin bir hikâyesi varken bu dünyada. Ben hikâye toplayıcısından başka bir şey değilim. “Pardon bayım, a(nla)tılacak hikâyeniz var mı? Biriktirmeyin derinlerde. Kokar.”
/bir/
Topladım, topladım. Binlerce hikâye. Yazmalı. Kalemi eline aldım, okşadım biraz, kalemin de bir ruhu var. Son kale/mi kâğıda dokundurdum, bir karakter yaratmalıyım. Kendimden bir parça. Kadın ve edebiyatçı olmalı. Aynı zamanda yalnız ve intihara meyilli. İntihar etmek üzere olan bir kadın edebiyatçının hikâyesini yazmalıyım. Son eserim olmalı belki de. Çekip giderken bu dünyadan. Sahneye veda eden solistler gibi zirvede bırakmalıyım sanatımı. Zirveden bırakmalıyım kendimi.
/uçurumun/
Yazıyorum. Kendi nefesimden üflüyorum. Bu hikâye benim bir aynam, hem de cilâlı. Bir avuç kimliğimi katmalıyım içine. Bir parça edebiyat tarihi, bir tutam felsefe, bir miktar psikoloji, bir çimdik de sosyoloji. Kendine bir model seçmeliyim. Edebiyat tarihi. Hımmm. İntihar eden kadın edebiyatçılar? Virginia Woolf meselâ. Karakterim, ceplerine taşlar doldurarak evinin yakınlarındaki bir nehre atabilir kendini. Savaştan bıkabilir. (Benim
içimde her gün dünya savaşı, kaç nehir gerek bana bayım) Yaratamamaktan acı duyabilir. Ve aşkın onulmaz kıyılarında yalınayak yürürken kendini bir nehrin huzurlu kollarına bırakabilir. Kim bilir belki de Sylvia Plath’e benzemeli karakterim. Biraz manik-depresif. Biraz kırgın hayata. Çocuklarına kurabiye ile süt verip üzerlerine kapıyı kilitledikten sonra kafasını fırının içine sokan bir karakterim olabilir pekâlâ. Tıpkı Sylvia gibi… Ya da her gün yazarak ölen birini bulmalıyım. Şiirlerinde intihar eden, ölen, ölen ve yeniden dirilen. Nilgün Marmara gibi. Beşinci kattaki evinin yatak odası penceresinden atlayarak kaskatı kesilen bir bedeni alabilirim elime, kalem diye.
/yanı başından/
Kaskatı kalmak dedim. Nefes almak istedim. Ölüyorum. Hikâye? Gerçek? Kurgu? Hayâl? İntihar? Ölüm… Bu hikâye böyle bitmemeliydi. Pencereyi açtım sonuna kadar. Gök gri. Yağmur nasıl da güzel yağmış bugün. Her gün böyle mi? Her yağmur damlası toprakla beraber bir ölüm kokusu getirir mi? Yağmur, annemi geri getirir mi? Bu kokuyu çektim. Çektim, çektim içime. Ve bu sessiz kente bir kez daha baktım. Binalar ağlamaklı. Binalar soğuk, taş yürekli betonlar. Yağmur bu denli kırılgan iken… İnsanlar nasıl bu kadar acımasız? Hayat hep mi böyle? Yere düşen her damla, paramparça dağılıveriyor işte. Gökyüzünün intiharı, yağmur… Benimse göğe uzanan şeffaf balonlarım. Patlıyor. Uçurtmalar? Ahh bari balonları vurmasınlar. Vuruldum, düşündüm, durdum. Küçücük bir apartman dairesine sıkışmış kocaman yüreğimle... Aşağıya baktım neden sonra. Bu boşluk. Bu dipsiz, bu ipsiz, bu kör kuyu. “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” Merdivenim yok. “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” Merdivenim yok. Göğe çıkamıyorsam şayet, burda durmanın da bir anlamı yok. Tek bir hamle. Bütün acılar dinecek. Ölüm. Anne? Yıllar önce hani, içimde ne varsa, bütün hikâyeleri, bütün çöpleri aldırmayı düşündüğüm o vakit hani. “O çocuğu aldırırsan hakkımı helâl etmem sana!” Kendi çocuğunu alıyorlar bu hayattan, lime lime her yanım. Paramparça. Sen neredesin anne? Haydi tek bir hamle. Çağırsana beni yanına.
/geçen/
Yooo, şimdi değil. En azından bu hikâyeyi bitirmeliyim. Sonra sıcak bir duş. Beyaz elbisem. İlaçlar. Ve yatağa uzanmalıyım, bir cenin gibi kıvrılarak kendime. Arkamdan yazmalılar bey amcalar, hanım teyzeler. “Akademisyen-yazarın diğer eserleri gibi isim kullanmadığı bu hikâyesinde de kimlik bunalımı yaşayan bir kadın öykücünün karakter yaratma sürecinde yaşadığı ruhsal bunalımlar, etkilendiği intihara meyilli kadın edebiyatçılar...” diye uzayıp gitmeli bu cümleler. Karakterimi yazmalıyım en azından. Yarım olmamalı, en azından bu karakter, ârâfta kalmamalı. Düşünüyorum yeniden. Kim gibi meselâ? Defalarca intiharı deneyip sonunda hastalıktan ölen Tezer Özlü mü olmalı? Yaşamın Ucuna Yolculuk yaparken ölümün ucundan mı geçirsem insanları? Ya da Anne Sexton gibi. Annesinin kürk mantosunu giyip evinin garajına giden, arabasını çalıştırıp radyoyu açan ve arabasından çıkan egzoz gazıyla intihar eden bir kadının hikâyesini mi yazsam hiç durmadan?
/daracık/
Yazamıyorum. Bırak kalemi o vakit. En iyisi pencere önü. Açsam sokakları sonuna kadar. Avaz avaz bağırsam sesimi duyar mısınız mısralarımda. Orhan Veli duyar mı? Ya da bir âh çeksem, Âhlar Ağacı’na asar mı beni Didem Madak? Sallandırsam bütün hikâyeleri. Âvâreyim, bîçareyim. Ve yalnızım. Ah bu kahrolası kalabalık yaldızlar, ah bu modern çağ. Kölelikten beter tutsaklık! Çıldırmak üzereyim. Nefes alamıyorum.
/bir yol/
Gök gri. Yağmur nasıl da güzel yağmış bugün. Her gün böyle mi? Her yağmur damlası toprakla beraber bir ölüm kokusu getirir mi? Yağmur, annemi geri getirir mi? Bu kokuyu çektim. Çektim, çektim içime. Ve bu sessiz kente bir kez daha baktım. Binalar ağlamaklı. Binalar soğuk, taş yürekli betonlar. Yağmur bu denli kırılgan iken… Ben bu sahneyi bir yerden… Dejavu?
/gibi/
Bazen bir karakter yaratmak vazgeçmekle mümkün. O çok sevdiğim hikâyelerden, şiirlerden. Ve kendimden bile vazgeçmekle mümkün, yazmak… Bu boşluk… Bu dipsiz, bu ipsiz, bu kör kuyu… “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” Merdivenim yok. Virginia Woolf. “yaşamak neden böyle içler acısı, neden bir uçurumun yanı başından geçen daracık bir yol gibi.” Aşağı. Bıraksam kendimi. Tek bir hamle. Bu hikâye böyle bitmemeliydi.
…
Bu hikâye böyle bitmemeliydi. Ol sebepten, hikâyenin tam da burasına geldiğinde kitabı aniden kapattı ihtiyar adam. Sonu belli öyküleri oldum olası sevmezdi. Yazarın kurgusuna bağlı kalmayı da. Genç kadın intihar edecek gibiydi; fakat kim bilir belki yeniden, yeni bir baharla yinelecekti bütün ölümler. Pencere önü. Huzur. Türk kahvesi. “Bir kızıl goncaya benzer dudağın.” Ve… “Bir İntihar Hikâyesi”
Gök gri. Yağmur nasıl da güzel yağmış bugün. Ömrünün sonbaharına çoktan girmiş bu ihtiyar, ellerini öykü kitabının üzerinde gezdirirken “Yaşamak için ne kadar da güzel bir gün…” demeden edemedi.
Edebiyat Ortamı, Şubat-Mart 2013, Sayı 131.
Asrevya

Üyelik tarihi
03 Şubat 2015
Bulunduğu yer
Antalya
Mesajlar
20.169
Seslenildi
1439 Mesaj
Etiketlendi
51 Konu
Bir İntihar Hikayesi | Senem Gezeroğlu
10 Nisan 2015
- Paylaş
- Share this post on
Digg
Del.icio.us
Technorati
Twitter
Teksin bunu beğendi.
Değeri değere değen kavrar.
Bilgi kokmayan karşı çıkışlarda cehalet kokusu ve kompleks vardır.

1Beğeniler
Hybrid-Şeklinde