Günün Sözü DamlaPenia.
Her şey neye layıksa ona dönüşür. -Mevlana
Etiket Listesi

Like Tree3Beğeniler
  • 1 Post By Elif
  • 2 Post By KayRa
Seçenekler
Seçenekler
Stil
Elif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi
09 Şubat 2015
Bulunduğu yer
Ankara
Yaş
36
Mesajlar
17.951
Seslenildi
1540 Mesaj
Etiketlendi
104 Konu
Ruh Hali
Melekgibi

Standart Cüneyd-i Bağdadi

08 Nisan 2015
1

Evliyânın büyüklerinden. Tasavvuf ehlinin çok tanınmışlarından olup, Seyyid-üt-Tâife denmekle meşhûrdur. Künyesi, Ebü'l-Kâsım'dır. Cüneyd bin Muhammed 822 (H.207)'de Nehâvend'de doğdu. Bağdat'ta büyüdü ve orada yaşadı. 911 (H.298) senesinde vefât etti.

Cüneyd-i Bağdâdî yedi yaşında iken, mektepten gelince babasının ağladığını görüp, sebebini sordu: "Zekât olarak dayın Sırrî-yi Sekâtî'ye birkaç gümüş göndermiştim, almamış. Kıymetli ömrümü, Allah adamlarının, beğenip almadığı gümüşler için geçirmiş olduğuma ağlıyorum." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Babacığım, parayı ver ben götüreyim." deyip dayısının evine gitti. Kapıyı çaldı. Dayısı, kim olduğunu sorunca; "Ben Cüneyd'im dayıcığım. Kapıyı aç ve babamın zekâtı olan bu gümüşleri al!" dedi. Dayısı; "Almam!" deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; "Adl edip babama emreden ve ihsân edip, seni serbest bırakan Allahü teâlâ için al!" dedi. Dayısı; "Allahü teâlâ babana ne emretti ve bana ne ihsân etti?" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Babamı zengin yapıp, zekât vermesini emretmekle adâlet eyledi. Seni de fakir yapıp, zekâtı kabûl etmek ve etmemek arasında serbest bırakmakla ihsân eyledi." dedi. Bu söz Sırrî-yi Sekatî'nin çok hoşuna gidip; "Oğlum! Gümüşleri kabûl etmeden önce seni kabûl ettim." dedi ve kapıyı açıp parayı aldı.

Cüneyd-i Bağdâdî dayısına talebe olduktan bir süre sonra onunla berâber hacca gitti. Mescid-i Harâmda dört yüz kadar büyük zât, şükür hakkında konuşuyorlardı. Her zât şükrü târif ve îzâh ettiler. Netîcede dört yüz ayrı îzâh meydana geldi ise de, hepsi de bu târif ve îzâhları yetersiz buldu. Hazret-i Sırrî-yi Sekatî, orada bulunan Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "Mâdem ki buradasın, bu hususta bir de sen bir şeyler söyle." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Şükür, Allahü teâlânın ihsân ettiği nîmet ile O'na isyân etmemek, O'na isyân için, ihsân ettiği nîmeti sermâye olarak kullanmamaktır." buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevâba çok sevinip; "Seni tebrik ederiz. Maksadı en güzel şekilde ifâde ettin. Bu, ancak bu şekilde târif edilebilirdi." dediler. Sırrî-yi Sekatî; "Yavrum, öyle anlıyorum ki senin lisanın doğru ve kuvvetli olacak. Böyle güzel söyleyebilmek hâli sana nereden geliyor?" deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; "Sizin sohbetlerinizde bulunmakla efendim." dedi.

Cüneyd-i Bağdâdî hocasına âid olan evin bir odasında kalırdı. Her an Allahü teâlâyı hatırlardı. Seccâdesi üzerinde, sabaha kadar "Allah, Allah" der, aynı abdestle sabah namazını kılardı. Bu hâl senelerce böyle devâm etti.

Bir gece yıkanmak için suya ihtiyâcı oldu. Hava çok soğuk olduğu için; "Sabah olmasını bekleyeyim, su ısıtırım veya hamama gidip yıkanırım" dedi. Sonra düşündü ki: "Ben yıkanmayı tehir için, sabahın olmasını, su ısıtmak, hamama gitmek gibi bir sürü şeyleri istiyorum. Halbuki, Allahü teâlâ bana sâdece bir defâ yıkanmamı emrediyor. Ben de onu tehir için çeşitli bahâneler arıyorum. Benim yaptığım hiç münâsip değil." dedi. Hemen, gecelik elbisesi üzerinde olduğu halde, soğuk su ile gusletti.


Tasavvufu, dayısı Sırrî-yi Sekatî'den öğrendi. Asrının kutbu idi. Binlerce velî yetiştirdi. Otuz defâ yaya olarak hacca gitti. Kerâmetleri, nasîhatları, hikmetli sözleri ve ihlâslı amelleri ile meşhûr oldu. Zâhirî ilimleri, İmâm-ı Şâfiî'nin talebelerinden Ebû Sevr'den öğrendi. Ayrıca Hâris-i Muhâsibî, Muhammed Kassâb ve başka zâtlarla da sohbet etti.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazda ilk tekbiri kaçırmadı. Namazda kalbine dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Dâimâ Allahü teâlâyı hatırlardı. Her gün 400 rekat namaz kılardı. Otuz yıl yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl oldu.

Hocası Sırrî-yi Sekatî, ona bir meclis kurup, insanlara ilim öğretmesini, nasîhat etmesini söylerdi, fakat o kendini bu işe lâyık bulmayıp, nefsini kötülerdi. Bir Cumâ gecesi Peygamber efendimizi rüyâda gördü. Ona; "Ey Cüneyd! İnsanlara nasîhat et! Zîrâ senin sözün halkın kalplerinin rahatlık ve ferahlık bulmasına sebeptir. Allahü teâlâ senin sözünü, insanların kurtuluşa ermesi için sebep kılmıştır." buyurdu. Uyandı, sabahleyin erkenden hocasının yanına vardı. O hiçbir şey söylemeden; "Peygamber efendimiz tarafından vazîfelendirilmedikçe, insanlara ilim öğretmekten çekindin." dedi. Ertesi gün bir meclis kurup, insanlara Resûlullah'ın yolunu anlatmaya başladı.

Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "İhlâsı kimden öğrendiniz?" diye sorduklarında; "Mekke-i mükerremede bulunuyordum. Bir berber gördüm. Ona; "Allah rızâsı için benim saçlarımı düzeltebilir misin?" dedim. Berber; "Elbette." dedi. O sırada, mevki sâhibi birini traş etmekte idi. Hemen traşını bırakıp; "Efendi, kalk. Bir kimse Allah için bir şey istedi mi, bütün işler durur, derhal ona bakılır." dedi. Sonra berber koltuğuna beni oturtup traş etti. Sonra da bana bir mikdâr altın verip; "İhtiyaçların için lâzım olur, onlara harcarsın!" dedi. Ben bu hâle çok hayret edip, elime geçecek ilk parayı kendisine hediye etmeye niyet ettim. Az bir zaman sonra bana Basra'dan bir kese altın gönderdiler. Hemen götürüp o keseyi ona verince sebebini sordu. Ben de niyetimi açıkladım. Bunun üzerine bana; "Sen, Allah rızâsı için beni traş et." dedin. Ben de o niyetle seni traş ettim. Şimdi bunları alırsam, niyetimde bir değişme olmasından korkuyorum." dedi.

Sâlihlerden bir zât rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Cüneyd-i Bağdâdî de yanlarında bulunuyordu. Bu sırada biri gelip, Peygamber efendimize bir suâl sordu. Peygamber efendimiz; "Bunun cevâbını Cüneyd'den iste. O cevap versin." buyurdular. Cüneyd-i Bağdâdî; "Yâ Resûlallah! Sizin mübârek huzûrunuzda ben nasıl konuşabilirim?" deyince, Peygamber efendimiz; "Diğer peygamberler ümmetlerinin tamâmı için ne kadar öğünüyorlarsa, ben de, Cüneyd ile o kadar öğünürüm." buyurdular.


Zengin bir kimse vardı. Cüneyd-i Bağdâdî'nin huzûruna gelip tövbe etti ve talebeliğe kabûlünü istedi. Malını da fakirlere dağıttı. Bin altını kaldı. Cüneyd-i Bağdâdî; "Bu bin altını da Dicle nehrine at." buyurdu. O kimse, Dicle kenarına gidip altınları birer birer nehre attı. Geri döndüğünde Cüneyd-i Bağdâdî kendisine heybetle bakıp; "Niçin hepsini birden atmadın da birer birer sayarak attın? Demek hâlâ, gönlünde onlara muhabbet var." buyurdu ve bir müddet kendisini sohbetlere kabûl etmedi. Sonunda o kimse buna da tövbe edip, nihâyet talebeliğe kabûl edildi.

Büyüklerden bir zât, Cüneyd-i Bağdâdî'nin yanına gelmişti. Şeytanın, onun yanından hızla kaçtığını gördü. O kimse Cüneyd-i Bağdâdî'nin yanına yaklaşınca, yüz hâllerinden, onun çok öfkelenmiş olduğunu anlayıp, sordu: "Ey Cüneyd! Biz biliyoruz ki, insan öfkelenince şeytan ona yaklaşır. Fakat görüyorum ki, bu kadar fazla öfkelenmiş olduğunuz halde, şeytan sizden kaçıyor. Bunun hikmeti nedir?" Cüneyd-i Bağdâdî cevâbında; "Sen bilmez misin ki, biz kendi nefsimiz için kızmayız. Başkaları, nefsleri için kızarlar. Bunun için de şeytan kendilerine musallat olur. Bizim kızmamız, hep Allah için oduğundan, şeytan bizden kızdığımız zaman kaçtığı gibi başka hiç bir zaman kaçmaz." buyurdu.

Cüneyd-i Bağdâdî'yi tanıyan ve sevenlerden Ebû Amr, bir gün bir ihtiyaç için çarşıya gitmişti. Bir cenâze gördü. "Cenâze namazına katılayım." dedi. Yolda giderken bir kadın görüp ona baktı. Bu yaptığının uygun olmadığını hatırlayıp derhal tövbe etti. Eve geldiğinde yüzünün niçin karardığını sordular. Aynaya baktığında hakîkaten yaptığı o uygunsuz iş sebebiyle yüzünün karardığını anladı. Kırk gün, devamlı olarak bu günahına tövbe ve istiğfâr etti. Cüneyd-i Bağdâdî'yi ziyâret etmek hatırına geldi. Bağdat'a gitti. Cüneyd-i Bağdâdî'nin hânesine varıp kapısını çaldığında, içeriden ona; "Gel bakalım ey Ebâ Amr! Sen Ruhbe'de günah işle, biz de Bağdat'ta bu günâha istiğfâr edelim." buyurdu.

Birisi, Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "Gözümü yabancı kadınlara bakmaktan nasıl koruyabilirim?" diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî; "Yabancı kadını gördüğün zaman, Allahü teâlânın seni, senin o kadını görmenden daha iyi gördüğünü hatırla." buyurdu.

Mel'ûn şeytan, bir üstâdın hizmetçisi kılığında Cüneyd-i Bağdâdî'nin yanına gelip; "Efendim, size hizmet etmekle şereflenmek, feyiz ve bereketlerinizden istifâde etmek arzusuyla geldim. Lütfen kabûl buyurunuz." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî kabûl etti. Şeytan yirmi sene kadar kendisine hizmet etti, ama bir kere olsun vesvese veremedi. Nihâyet ümidini kesip bir gün; "Ey üstâdım! Siz beni tanıyor musunuz?" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Ben seni ilk geldiğin gün tanımıştım. Sen iblissin." dedi. Şeytan; "Ey Ebâ Kâsım! Ben senin kadar yüksek makam ve derecelere kavuşmuş olan bir zât daha tanımıyorum." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Ey mel'ûn! Hemen defol git. Şimdi de kendimi beğenme, ucub gibi bir duruma düşürmek ve beni mahvetmek arzusundasın değil mi? Bu çirkin maksadına kavuşamayacaksın. Haydi defol!" buyurdu.

Hayr-ün Nessâc bir gün evinde oturuyordu. Kalbine; "Ebü'l-Kâsım Cüneyd-i Bağdâdî kapıdadır. Çıkıp karşılayayım." diye bir düşünce geldi. "Fakat o buraya gelmez. Kalbime gelen düşünce vesvesedir." deyip o düşünceyi kalbinden attı. Biraz sonra aynı düşünce yine geldi. Yine attı. Üçüncü defâ gelince; "Çıkıp bakayım." dedi. Çıktı, Cüneyd-i Bağdâdî kapıda idi. Ona selâm verdi ve; "Ey Hayr! Kalbine ilk geldiği zaman niçin kalkıp kapıyı açmadın?" buyurdu.

Bir gün sohbetinde bulunanlardan biri, kendisini imtihan için yanına geldi ve bir suâl sordu. Cüneyd-i Bağdâdî; "Bu suâle söz ile mi, yoksa mânevî olarak mı cevap verelim?" dedi. O kimse; "İki şekilde de cevap ver." deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; "Keşke kendi kendini deneseydin. O zaman beni denemeye lüzum görmezdin. Mânevî cevap istiyorsan, böyle yapmakla artık bizim yolumuzdan ayrıldın. Allahü teâlânın dostlarını tecrübe etmeye, onları yaralamaya senin gücün yetmediğini bilmez misin?" buyurdu. Bunun üzerine hemen o kimsenin yüzü, simsiyah olup, kalbindeki bir parça yakîn de kayboldu. O kimse çok pişman olup yaptığına tövbe etti. Çok istiğfâr etti. Cüneyd-i Bağdâdî yine de o kimseye merhamet edip teveccüh etti. O kimsenin hâli bundan sonra daha düzgün oldu.

Kelâm ehlinden İbn-i Küllâb, bozuk fırkalar hakkında reddiyeler yazıyordu. Bâzı kimseler ona, tasavvuf ehlini de yazmasını söylediler. "Bunların reisleri kimdir?" diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî'dir dediler. İbn-i Küllâb, Cüneyd-i Bağdâdî'ye birisini gönderip görüşlerinin ne olduğunu öğrenmesini söyledi. Cüneyd-i Bağdâdî buna buyurdu ki: "Bizim yolumuz, bâkî olanı, fânî olandan ayırmak, bâkî olan için, faydası olmayan her şeyden uzak durmaktır." Bu cevap, İbn-i Küllâb'a gelince; "Bu nasıl bir şeydir ki, bizim bunu anlamamız dahi imkânsız." deyip, Cüneyd-i Bağdâdî'nin bulunduğu meclise gitti. Ona tevhîd hakkında bir suâl sordu. Cüneyd-i Bağdâdî'nin verdiği cevaptan hayrette kalıp; "Bu cevâbı tekrarlar mısınız?" dedi.Cüneyd-i Bağdâdî daha değişik bir şekilde cevap verdi. İbn-i Küllâb'ın hayreti daha da artıp; "Bu cevâbı da tekrar eder misiniz?" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî bu sefer de daha başka bir şekilde cevap verdi. İbn-i Küllâb; "Söylediklerinizi kavrayabilmem, ezberleyebilmem imkânsız. Bâri bunları söyleyin de yazayım." dedi. Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî; "Eğer, bütün bunları söyleyen, ben olsaydım yazdırırdım." buyurdu. Bunun üzerine İbn-i Küllâb, Cüneyd-i Bağdâdî'nin büyüklüğünü kabûl ve ona hayranlığını îtirâf etti.

Ebû Amr isminde bir zât bir sene hacca gidiyordu. Vedâlaşmak için Cüneyd-i Bağdâdî'ye uğradı. İhtiyacı olmadığı hâlde, bereket olarak yanında bulunması için kendilerinden bir dirhem borç istedi. Fakat yanlarında hiç para olmadığını da biliyordu. Buna bir müddet baktılar. Sonra cebinden bir dirhem çıkarıp ona verdiler. Hacca gitti. Döneceği zaman, Medîne-i münevverede; Cüneyd-i Bağdâdî'ye bir yüzük alıp hediye götürmek aklına geldi. Yüzüğü aldı. Bağdat'a döndü. Cüneyd-i Bağdâdî'nin ziyâretine gitti, fakat yüzüğü evde unuttu. "Neyse şimdi yüzükten hiç bahsetmem, sonra ziyâret ettiğimde yüzüğü takdim ederim." dedi. Ziyâret ettiğinde; "Efendim! Hacca giderken sizden ödünç olarak aldığım bir dirhemi iâde etmek istiyorum." dedi. O da; "Biz onu, Medîne-i münevvereden getirip de evde unuttuğunuz yüzük gibi unuttuk, o zaman hediye etmiştik." buyurdu.

Çocuğu kaybolan bir kadın, Cüneyd-i Bağdâdî'ye gelip çocuğunun bulunması için duâ taleb etti. Cüneyd-i Bağdâdî duâ etti. Çocuk bulundu.

Cüneyd-i Bağdâdî bir gece uyandı. Uyumak istiyor, uyuyamıyordu. Oturmak istiyor, oturamıyordu. Bir zaman sonra kapıyı açıp dışarı çıkınca; birinin üzerine bir aba örtüp, büzüldüğünü gördü. Cüneyd-i Bağdâdî'yi görünce başını kaldırdı ve; "Ey efendim! Bu kadar bekletilir mi?" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Gece geç vakitte geldiniz." buyurdu. O kimse; "Kalplere hareket veren Allahü teâlâdan, sizin kalbiniz bana teveccüh etsin diye taleb ettim." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Ne istiyorsunuz?" diye sordu. O kimse; "Nefsin hastalığına ilaç yok mudur?" deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; "Nefsin ilacı, isteklerine muhâlefet etmektir." buyurdu. Bunun üzerine o kimse, kendi kendine; "Ey ahmak nefsim! Bunu ben sana kaç defâ söyledim. Ama sen Cüneyd'den duymayınca inanmadın." dedi.

Bir gün Cüneyd-i Bağdâdî câmide iken bir zât içeri girdi ve iki rekat namaz kıldı; sonra bir kenara çekildi. Biraz sonra, işâret ile Cüneyd-i Bağdâdî'yi yanına çağırdı. Yanına gittiğinde; "Ey Ebü'l-Kâsım! Allahü teâlâya ve dostlara kavuşma vaktim yaklaştı. Vefâtımdan sonra yıkanmam, kefenlenmem ve defnim bittikten sonra senin yanına bir genç gelir, elbisemi, asâmı ve su kabımı ona verirsin. O, Allahü teâlâ katında mânevî derecesi olan birisidir." dedi. O zât vefât edip, gömüldükten sonra Cüneyd-i Bağdâdî'nin yanına bir genç geldi ve; "Emânet nerede ey Ebü'l-Kâsım?" dedi. O da; "Sen bunu nereden biliyorsun? Bize söyle." deyince; "Falanca yerde bulunuyordum. Gizliden bir ses bana; "Kalk! Cüneyd'e git. Ondaki şu şu emâneti al. Sen ebdal denilen evliyâdan birinin yerine tâyin edildin." dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî emânetleri ona verdi. O genç gusül abdesti aldıktan sonra, o elbiseleri giyip, gitti.

Cüneyd-i Bağdâdî bir yolculuğu sırasında Kûfe'ye uğradı ve şehrin ileri gelenlerinden birisinin sarayını gördü. Saray çok güzel ve süslü, kapısında hizmetçiler vardı. Penceresinde birisi şu mânâda şiir söylüyordu: "Ey Saray! Sana hüzün, gam, keder, girmez. Zaman senin sâkinlerine, içindekilere bir şey yapmaz. Sen muhtaçlar için ne güzel bir konaksın." Aradan bir müddet geçtikten sonra Cüneyd-i Bağdâdî oraya tekrar uğradı. Bu sefer o sarayı öncekinden daha başka buldu. Kapısı kararmış, içinde yaşayanlar dağılmış, o güzelim saray perişan virâne bir vaziyetteydi. O manzara lisan-ı hâl ile sanki şunları fısıldıyordu: "Bu sarayın güzellikleri gitti. Yerini gördüğün şu manzara, aldı. Zaman içerisinde hiçbir şey aynı iyi hâl üzere kalmaz. İşte gördüğün şu saray güzel durumunu bu yalnızlık, gariplik hâline, sevincini gam ve kedere bıraktı." Cüneyd-i Bağdâdî sarayın kapısını çaldı. İçeriden gâyet zayıf bir sesle birisi; "Buyurun." deyince; "Bu sarayın o güzelliğine ne oldu? Nerede onun o parlak hâli, nerede onun içerisinde en kıymetli elbiselerle gezinenler, hani o gelip giden ziyâretçileri?" diye sordu. O şahıs ağlayarak; "Efendim! Onlar burada emânetçi olarak kalıyorlardı. Ömürleri bitip, bu dünyâdan âhirete göçtüler. Dünyânın hâli böyledir. Ona gelen gider. Bu dünyâ kendisine iyilik edenlere kötülük eder." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Daha önce buraya uğradığımda birisi bu sarayın penceresinde; "Ey saray! Sana hüzün, gam ve keder girmez, diyordu." deyince, o şahıs ağlayıp; "Vallahi şiiri okuyan bendim. Bu sarayın sâkinlerinden benden başka kimse kalmadı. Ah! Dünyâya aldananlara yazık!" dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî; "Bu harâbe, virâne olmuş yerde nasıl kalıyorsun, kalbin nasıl rahat ediyor?" diye sorunca; "O nasıl söz. Burası sevdiklerimin evi değil mi? Bu onların yâdigârı hâtırasıdır." dedikten sonra, şu mânâda bir şiir okudu: "Bana dediler, sen sevdiklerinin bulunduğu yerlerde durmayı seviyorsun, ben dedim, her ne kadar buralarda onlarla buluşamıyorsam da, onların kalbimde yerleri büyüktür. O hâlde onların gezip dolaştıkları yerlere olan sevgisi sebebiyle kalbim bağlı iken, bu virâneyi nasıl terkederim?" Onun bu sözleri Cüneyd-i Bağdâdî'ye çok tesir etti. Sevgisini samîmi bir dille anlatması, virâne olmasına rağmen sevdiklerine bağlılıkta gösterdiği sabır bakımından hoşuna gitti.

Gıybetten çok sakınırdı. Bir gün Şenûziyye mescidinde oturmuş cenâze namazı için cemâat bekliyordu. Bu sırada bir fakir gördü. Hâlinden ibâdet ehli olduğu anlaşılıyordu. Fakat dilenmek ile meşguldü. Kendi kendine; "Bu adamcağız böyle dileneceğine çalışıp nefsini bu hâle düşmekten korusa daha iyi olmaz mı? Üstelik sağlığı da yerinde." diye düşündü. O gece ibâdet yapmak için kalkamadı ve rüyâsında bir tepsi içinde o fakirin eti sunularak; "Ye bunu." dediler. "Ben onun gıybetini yapmadım ki." diyecek oldu. "Senin gibisinin böyle düşünmesi bile hoş değil, derhal git ondan helâllik dile." dediler. Sabah olunca o adamın peşine düştü. Bir yerde bakla yaprağı topladığını gördü. Yanına sokulup selâm verdi. Ona; "Bir daha böyle yapacak mısın?" diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî de; "Hayır." karşılığını verdi. "Allah beni de seni de bağışlasın." diye duâ etti.

Cüneyd-i Bağdâdî bir gün Câfer Huldî'ye bir dirhem verdi ve bir mikdâr incir almasını söyledi. O da alıp geldi ve önüne koydu. Cüneyd-i Bağdâdî ondan bir tâne alıp orucunu açmak için ağzına götürdü. O sırada ağlamaya başladı, inciri ağzından çıkarıp attı. Su ile de ağzını iyice çalkaladı. Câfer Huldî; "Niçin böyle yaptınız?" dediğinde; "Otuz seneden beri hep incir yemek istedim. O zamandan beri de hiç yemedim. Bugün nefsim ağır bastı ve ondan yemek istedim. Ağzıma aldığım zaman gizliden bir ses bana şöyle dedi: "Allah için yemesini bıraktığın şeyi yemeye utanmıyor musun?" Bunun üzerine onu ağzımdan çıkarıp attım. Onu yemeyi sözde durmamak kabûl ettim. Bu da bir hıyânettir. Hâin olan kimse de, Allah katında sevilen biri olamaz." buyurdu.

Cüneyd-i Bağdâdî, tasavvuf yolunda olmasına rağmen ulemâ elbisesi ile dolaşırdı. "Niye sofilerin hırkası gibi hırka giymiyorsun?" diye soranlara; "Hırka ve yamalı elbise giymenin bir işe yarayacağını bilsem, demirden ve ateşten elbise yaptırıp giyerim. Ama kalbime; îtibâr hırkaya değil, yanık kalbedir, şeklinde de bir ilhâm geliyor." karşılığını verdi.

Cüneyd-i Bağdâdî bir gün arkadaşı büyük velî Ebû Bekir Şiblî'yi; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah." derken gördü. Ona; "Bu söz canı sıkılanların kelâmıdır. Can sıkıntısı ise kazâya rızâ göstermemekten kaynaklanır." buyurdu.

Bir kimse, Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "Bu zamanda hakîki kardeşlikler azaldı. Nerede o, Allah için yapılan kardeşlikler?" deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; "Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan, bu zamanda öyle bir kardeşi, arkadaşı bulamazsın. Ama, kendisine Allah için yardım edeceğin, sıkıntılarına Allah rızâsı için katlanacağın bir kardeşlik istiyorsan böyleleri çoktur." buyurdu.

Bir kimse Cüneyd-i Bağdâdî'den duâ istediğinde şöyle duâ ederdi:

"Allahü teâlâ senin kalbini dağınık etmesin. Seni, kendisinden alıkoyan her şeyden kurtarsın. Kendisine kavuşturan şeylere kavuştursun. Seni mâsivâdan (kendisinden başka şeylerden) kurtarıp, kendisiyle meşgul eylesin. Sana kendisiyle berâber olmaya lâyık bir edep ihsân eylesin. Kalbinden, râzı olmadığı, beğenmediği şeyleri çıkarıp, kendi rızâsını koysun. Seni kendisine ulaştıran yola kavuştursun."

Bir gün; "Derecesi hocasının derecesinden yüksek olan talebe var mıdır? diye Sırrî-yi Sekatî hazretlerine sordular; "Evet vardır. Cüneyd'in derecesi benden yüksektir." buyurdu.

Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "Rızkımızı arıyoruz." dediklerinde; "Nerede olduğunu biliyorsanız, orada arayınız?" buyurdu. "Allahü teâlâdan istiyoruz." dediklerinde, "Eğer sizi unutmuş sanıyorsanız, hatırlatınız!" buyurdu. "Tevekkül ediyoruz, bakalım ne gönderecek?" dediklerinde; "İmtihan ederek, deneyerek tevekkül etmek, îmânda şüphe bulunmasını gösterir." buyurdu. "O hâlde ne yapalım?" dediklerinde; "Emrettiği için çalışmalı, rızk için üzülmemeli, tedbirlerin arkasında koşmamalıdır. Rızk için Allahü teâlânın verdiği söze güvenmelidir. Emrine uyarak çalışanı, rızkına ulaştırır." buyurdu.

Cüneyd-i Bağdâdî hastalanmıştı. Vefâtından önce, Ebû Muhammed Cerîrî başucunda idi. Cüneyd-i Bağdâdî, Kur'ân-ı kerîm okuyordu. Hatmi tamamlayıp tekrar başladı. O zaman Ebû Muhammed Cerîrî: "Efendim zâten çok hâlsizsiniz. Kendinizi fazla yormasanız..."dedi. Ona; "Ey Ebû Muhammed! Şu anda bunlara benden daha çok ihtiyâcı olan kim vardır? Bak işte vefâtıma az kaldı." buyurdu.

Cüneyd-i Bağdâdî, vefât edeceği zaman çok üzgündü. Talebeleri korkup; "Efendim! Bizim ümidimiz, sizin şefâatiniz bereketi ile kurtulmaktır. Sizin ise ızdıraplı ve üzüntülü bir hâliniz var. Bu hâliniz bizim yüreğimizi parçalıyor." dediler. Bunlara cevâben; "Ey dostlarım! Ben, yetmiş senelik ibâdet ve tâatımdan ve sizlere üstâd olmak ile kazandıklarımın hepsini, bir kıl ile asılmış olduğunu ve rüzgâr esmesi ile bir tüy misâli sallandığını hissediyorum. Bu esen rüzgârın, red rüzgârı mı, yoksa kabûl yeli mi olduğunu bilmiyorum." buyurdu. Biraz sonra; "Allah!" diyerek rûhunu teslim etti. Vefât ettiğinde 91 yaşındaydı.

Cüneyd-i Bağdâdî'yi yıkayan kimse, mübârek gözlerinin içine su ulaştırabilmek için uğraştı ise de, mümkün olmadı. Gizliden bir ses duydu; "Kendini yorma! Cüneyd'in gözü Allahü teâlânın zikri ile kapanmıştır. O'nun dîdârını görmeden açılmaz." diyordu. Yıkayan kimse, parmaklarını da açmak için çalıştı. Fakat; "Kendisi açmayınca açılmaz." diye bir nidâ geldi. Mübârek vücûdu yıkandı, kefenlendi ve cenâze namazını oğlu kıldırdı. Cenâze namazında bulunanların sayısı sayılamayacak kadar çoktu. Hocası ve dayısı Sırrî-yi Sekatî'nin kabrinin yanına defnedildi.

Vefâtından sonra büyük zâtlardan biri kendisini rüyâda görüp; "Münker ve Nekir'in suâllerine nasıl cevap verdin?" diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî; "O iki melek bana gelip, men Rabbüke (Rabbin kim)? dediler. Ben, Allahü teâlâ benim rûhumu yaratıp, Elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim)? diye sorduğu zaman, ben, evet, sen bizim Rabbimizsin, cevâbını vermiştim. Sizin, şimdi tekrar sormanızın mânâsı nedir?" dedim. Böyle deyince beni bırakıp gittiler.

Cüneyd-i Bağdâdî'yi rüyâsında gören bir başka zât ona; "Allahü teâlâ sana nasıl muâmele eyledi?" diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî; "İlim, mârifet dolu sözlerimin hiç faydası olmadı. Öğrendiğim kıymetli bilgiler işime yaramadı. Yalnız gece vakti kıldığım namazlar imdâdıma yetişti. Onun için akıllı insan sâlih ameli terk etmemeli, hâllerden, mânâlardan uzak olmamalıdır." buyurdu.


Ebû Câfer el-Haddâd diyor ki: "Eğer akıl, bir insan olsaydı, Cüneyd-i Bağdâdî'nin sûretinde ve şeklinde olurdu."

Cüneyd-i Bağdâdî'den bir kimse bir şey istese onu boş çevirmez, ona faydalı olmaya çalışırdı ve; "Ben, Peygamber efendimizin güzel ahlâkına uymaya çalışıyorum." buyururdu.

Alâüddevle bir gün, Cüneyd-i Bağdâdî'nin vaktiyle çile çekmiş olduğu odaya girdi. Burada, ona fevkalâde bir zevk hâli hâsıl oldu. Sonra, Cüneyd'in mezarına gitti. Orada, önceki zevki bulamadı. Sebebini hocasına sordu. "O zevkler, Cüneyd sebebi ile mi hâsıl oldu?" dedi. "Evet." dedi. "Ömründe birkaç gün kaldığı yerde zevk hâsıl olduğuna göre, senelerce birlikte bulunduğu bedeni yanına gidince, elbette daha çok zevk hâsıl olmak lâzım gelir. Belki, mezarı başında başka şeyleri görerek, ona teveccühün azalmış olabilir." dedi.

Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "Hiç ibâdet ve tâat yapmadan karşılıksız olarak Allahü teâlânın lütfuna kavuşmak mümkün müdür?" diye sordular. Cevâbında; "Zâten gelen bütün nîmetler, bütün iyilikler, hep Allahü teâlânın lütfudur. Bu kadar âciz ve zavallı olan insanların yaptıkları ibâdet ve tâatlerin, O'nun lütfu olan nîmetlere karşılık olması mümkün müdür?" buyurdu.

Hazret-i Cüneyd, dükkanına girip kapıyı örter, içerde uzun süre namaz kılardı. Buyururdu ki: "Pazarda öyle kimse tanıyorum ki, her gün üç yüz rekat namaz kılmakta ve otuz bin tesbih okumaktadır." Âlim ve ârifler bunun kendisi olduğunu bildirmişlerdir.

Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki:

"İnsanları Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Bundan başka olan dinler, inançlar, rüyâlar çıkmaz sokaktır. İnsanı saâdete kavuşturmazlar. Kur'ân-ı kerîmin ahkâmını öğrenmeyen ve hadîs-i şerîflere uymayan kimse câhil ve gâfildir. Buna uymamalıdır."

Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "Tevâzu nedir?" diye sordular. Cevâbında; "Şefkat ve merhamet kanatlarını (ana kuşun yavrularını koruyabilmek için üzerlerine germesi gibi) mahlûklar üzerine germen ve herkese karşı yumuşak davranmandır." buyurdu.

"Rabbim beni serbest bıraksa bir dilekte bulunmam. Kulun dilemesi olmaz. O'nun dilediğini yapardım."

"Her kim gördüğünden ibret almazsa, onun görmemezliği görmesinden üstündür."

"İbâdet etmek bakımından dünyânın bir saati, kıyâmetin bin senesinden daha iyidir. Zîrâ bu bir saatte, sâlih faydalı amel işlenebilir. Hâlbuki kıyâmetin o bin senesinde bir şey yapılamaz. O halde, ey mümin kardeşim! Vaktini boş şeylerle geçirme! Zamânının kıymetini bil ve en iyi şeyler için kullan! Namazlarını vaktinde kıl ki, kıyâmet günü pişman olmayasın ve büyük sevâba kavuşasın!"

Kendisine gelip duâ talep edenlere Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri şöyle duâda bulunurdu: "Cenâb-ı Hak, kendisine kavuşturan şeyleri yapmayı nasib etsin! Cenâb-ı Hak zenginliğini kalbine koysun! Seni bütün kötülüklerden alıp, kendisiyle meşgûl kılsın! Sana büyük edep ihsân etsin! Kalbinden râzı olmayacağı şeyi çıkarıp rızâsını koysun. Seni kendine varan en güzel ve doğru yola iletsin."

"İnsanı Allahü teâlâya kavuşturan yol, Peygamber efendimizin izinde bulunanların gittiği yoldur. Bu yola bütün kötü yollar kapalıdır."

"Bir kimse, Allahü teâlâya kavuşmak yolunda, milyonlarca sene sıdk ve ihlâs ile yürüse ve bir an geri dönse, kaybı kazancından fazladır."

"İnsanın, Allahü teâlâya kavuşturan yolda yürümesi, Peygamber efendimize ve O'nun hakîkî vârisi olan büyük âlimlere tam tâbi ve teslim olmakla mümkündür. Şüphe çukuruna ve bid'at karanlığına düşmüş olanlar bu yolda yürüyemezler."

"Allahü teâlânın rızâsına nasıl kavuşulur?" diye sorulunca; "Dünyâya düşkün olmayı terket, kavuşursun. Nefsin hevâsına uyma ulaşırsın." buyurdu.

"Belâ ve musîbet, âriflerin kandili, müridlerin uyanıklığı, gâfillerin de helâkıdır."

"Tasavvuf yollarından yalnız Resûlullah'ın izinde gidenlerin yolu, insanı kemâle ulaştırır. Başka yollar çıkmaz sokağa benzer."

"Kur'ân-ı kerîmin çizdiği sınırları gözetmeyen ve hadîs-i şerîfleri bilmeyen kimse, mürşid, yol gösterici olamaz. Çünkü tasavvuf yolu, Allahü teâlânın kitâbına ve Resûlullah'ın sünnetine bağlıdır. Tasavvuf büyükleri, dîne uyan âlimlerdir. Resûlullah'ın vârisleridir. Sözlerinde, işlerinde ve huylarında hep Resûlullah'a uyarlar. Yâ Rabbî! O büyüklerden feyz almamızı, bereketlenmemizi nasîb eyle. Âmin! Her zaman söylüyorum ve bildiriyorum ki, Resûlullah'a uymakta gevşeklik eden, O'nun sünnet-i seniyyesini terk eden mutasavvıf olamaz. Onu Allah adamı sanmayınız!Onun dünyâdan kaçınır görünmesine, hârikalar göstermesine aldanmayınız! Onun zühd ve tevekkül ve mârifetler anlatan sözlerini kendinden bilmeyiniz!"

"Ey tasavvuf yolunda bulunanlar! Eğer Allahü teâlâyı tanıdığınızı ve O'na tâzimde bulunduğunuzu söylüyorsanız, yalnız bulunduğunuz zaman Allahü teâlâya karşı tavrınıza bakınız. Yiyip içmenizde, yatıp kalkmanızda, konuşmanızda ve bütün işlerinizde vakitlerinizi Allahü teâlânın râzı olduğu ve beğendiği işlere sarfedebilirsiniz. Bunları, niyetlerinizi düzelterek yapabilirsiniz. Çünkü ameller niyetlere göredir. Bu bakımdan yemek yerken, su içerken lezzet almak için değil de, ibâdete kuvvet kazanmak, elde ettiği enerji ile daha iyi ibâdet edebilme niyetiyle yiyip içmelidir. Uykuyu, üzerindeki yorgunluk ve bıkkınlığı giderip, ibâdeti daha zinde ve râhat bir şekilde yapabilmek niyetiyle uyumalıdır. Diğer bütün işleri ve edindiği mesleği helâl kazanmak niyetiyle yapmalıdır. Bütün yapılan bu işler, niyeti düzeltmek sûretiyle ibâdet olur. Bir insan hâlis niyetle yaptığı işler sebebiyle sevâba kavuşur. Bu sebeple kalp nûrlanır. Bu nûr, nefse sirâyet eder. O kimse mânevî kirlerden temizlenir. Beşerî tabîatı, melek tabîatı gibi olur. Artık elinde olmadan tâatları, Allahü teâlânın beğendiği işleri yapar. Elinde olmadan ister istemez kötülüklerden sakınır."

Birisi yanına gelip; "Bana nasîhat et." deyince; "Kim sana Allah yolunu gösterirse, onunla berâber ol ve kim sana dünyâ yolunu gösterirse ondan uzak dur." buyurdu.

"Tasavvuf nedir?" diye soran bir kimseye şöyle cevap verdi: "İnsanların rızâsını bırakıp, Allahü teâlânın rızâsını aramak, kötü huyları terkedip, nefsânî olan işlerden uzaklaşmak, rûhu yükselten vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakîkî ilimlere sarılmak, hep en uygun şekilde hareket etmek, herkese nasîhatta bulunmak, Allahü teâlâya verilen ahidde durmak, Muhammed aleyhisselâmın dînine uymaktır."

"Kimde şu dört haslet bulunursa, bu hasletler o kimseyi yüksek derecelere kavuşturur. Hem Allahü teâlânın katında, hem de insanlar yanında kıymeti çok olur. 1. Hilm (yumuşaklık ve sabır) sâhibi olmak, 2. İlim sâhibi olmak, 3. Cömert olmak, 4. Güzel ahlâk sâhibi olmak. Yine dört haslet vardır ki, bu hasletler de sâhibini en aşağı derecelere düşürür. Allahü teâlâ katında ve insanların yanında sevilmeyen birisi olur. 1. Kibir (büyüklenme), 2. Ucb (amellerini beğenmek), 3. Cimrilik, 4. Kötü ahlâk."

Tasavvufun ne olduğu sorulduğunda, şöyle cevap verdi: "Tasavvuf on şeyi içerisine alan bir isimdir. Birincisi, dünyâdan (lâzım olan) az bir mikdârı edinmek. İkincisi, kalbin Allahü teâlâya güvenip dayanması. Üçüncüsü, tâat olan Allahü teâlânın beğendiği şeylere rağbet etmek. Dördüncüsü, yediği içtiği ve kullandığı şeylerin helâlden olmasında titiz davranmak. Beşincisi, kalbin Allahü teâlâ ile meşgûl olması. Altıncısı, gizli olarak Allahü teâlâyı hatırlamak. Yedincisi gerçek ihlâsa sâhib olmak. Sekizincisi, şek ve şüpheden uzak, kat'î bir îmâna sâhib olmak. Dokuzuncusu, tam bir teslimiyetle Allahü teâlâya yönelmek. Onuncusu, ihtiyaçlarını başkasından istemeyip, şikâyette bulunmamak. Kimde bu on haslet bulunursa, tasavvuftan söz etmeye lâyıktır. Yoksa yalancıdır."

"Allahü teâlânın ihsân ettiği nîmetlerin çokluğunu göreceksin. Bir de, O'na karşı yaptığın ibâdet ve tâatlardaki kusurlarını göreceksin. Bu iki görüş arasında meydana gelen hâle hayâ denir."

"Kulluk, her an Allahü teâlâya muhtâc olduğunu bilmek ve O'nun Resûlüne tam tâbi olmaktır."

"Allahü teâlâ her şeyi kıymetli yaratmıştır, ama bir şeyi en kıymetli yaratmıştır. O da vakittir. Vakit zâyi olursa tekrar elde edilmesi mümkün değildir. Bunun için en kıymetli şey vakittir."

"Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Ezilip, hakâret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar."

"Rızâ, belâyı nîmet saymaktır."

"Tasavvuf, kalbi temizlemek ve her an Allahü teâlâ ile olmaktır."

"İhlâs; ameli, Allahü teâlâ için olmayan karışık düşünce ve niyetlerden arındırmaktır."

"Birbirlerine muhabbet ve dostlukları çok kuvvetli olan iki kardeşten birinin, diğerinden az da olsa çekinmesi, mutlaka birinin kusuru sebebiyledir."

"Fakirlik, kimseden bir şey istememek ve kimseye îtirâz etmemektir."

"Bir kimsenin havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz, İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymaktaki hassâsiyetine bakınız. Eğer bu tam ise ona uyabilirsiniz. Eğer emir ve yasaklara uymakta (çok az da olsa) bir gevşekliği varsa hemen ondan uzaklaşınız, çünkü zararı dokunur."

"Namazda kalbime dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardım. İşin esâsı nefse uymamaktır."

"İlim, kendi haddini bilmek; tasavvuf, kalbi temizlemektir."

"Allahü teâlâdan gâfil olmak, ateşte olmaktan beterdir."

"Şükretmek, kendini bu nîmete ehil ve lâyık görmemektir."

"Sabır, yüzü ekşitmeden, acıyı yudum yudum içine sindirmektir."

VAKİT GELDİ

Cüneyd-i Bağdâdî, insanlara ilim öğretmek için bir meclis kurdu. Herkes bu sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat hıristiyan olduğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i Bağdâdî'nin sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî'ye şöyle dedi: "Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki: "Müminin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar." Bunun mânâsı nedir?" Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp; "Müslüman ol. Müslüman olmak zamânın geldi." buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnârını kesip orada müslüman oldu. İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: "İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî'nin bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir."

ESAS HASTA BENMİŞİM

Bir zaman Cüneyd-i Bağdâdî'nin gözlerinde ağrı meydana geldi. Tabib çağırdılar, gelen tabib, hıristiyan idi. Muâyene edip; "Gözlerinize su değdirmeyeceksiniz." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Su değdirmesem nasıl abdest alırım?" deyince, tabib; "Gözleriniz size lâzım ise su değdirmeyeceksiniz." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir mikdâr uyudu. Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı. O anda duyduğu ses; "Yâ Cüneyd! Sen bizim için gözlerini fedâ ettiğin için, biz de senden o ağrıyı aldık." diyordu. Bir zaman sonra hıristiyan tabib tekrar geldi. Baktı ki gözleri tamâmen iyi olmuş. Hayret edip; "Nasıl yaptın da iyi oldu?" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî olanları anlatınca, Cüneyd-i Bağdâdî'nin elini öpüp îmân etti ve; "Esas ağrıyan göz sizinki değil benim gözlerim imiş. Hakikatleri göremiyen ben imişim" dedi.

ŞEYTANIN PİSLİĞİ

Cüneyd-i Bağdâdî'nin talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp; "Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı." deyip kendi başına bir yere çekildi. Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî'ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona; "Seni bu gece Cennet'e götürürlerse, Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle oku." buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet'e götürdüler. O kimse Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle okudu. Gördüklerini ve kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.Uyandığında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdâdî'nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip, talebeler arasındaki yerini aldı. Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki: "Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel'ûn şeytan gelip kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur."

KayRa bunu beğendi.

To view links or images in signatures your post count must be 10 or greater. You currently have 0 posts.
Avatar Seçilmemiş
Üyelik tarihi
07 Nisan 2015
Bulunduğu yer
Kalplerde
Yaş
40
Mesajlar
215
Seslenildi
55 Mesaj
Etiketlendi
10 Konu
Standart Cevap: Cüneyd-i Bağdadi
08 Nisan 2015
2
Paylaşım için Tşkler
Asrevya ve Elif bunu beğendiler.

Dünyaya nasıl göründüğümü bilmiyorum
Ama ben kendimi
Henüz keşfedilmemiş gerçeklerle dolu bir okyanusun kıyısında oynayan
Düzgün bir çakıl taşı ya da güzel bir deniz kabuğu bulduğunda sevinen bir çocuk gibi görüyorum.

Avatar Seçilmemiş
Üyelik tarihi
03 Şubat 2015
Bulunduğu yer
Antalya
Mesajlar
20.169
Seslenildi
1439 Mesaj
Etiketlendi
51 Konu
Standart Cevap: Cüneyd-i Bağdadi
08 Nisan 2015
3
Ne kadar ulvi bir insan.
Bu manevi atmosferi tattırdığın için teşekkürler

Hayatın ağıtını bilenler anlar ancak.
Değeri değere değen kavrar.




Bilgi kokmayan karşı çıkışlarda cehalet kokusu ve kompleks vardır.







Kaf Dağı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi
12 Şubat 2015
Bulunduğu yer
Samsun
Mesajlar
3.228
Seslenildi
298 Mesaj
Etiketlendi
133 Konu
Ruh Hali
Paranoyak
Standart Cüneyd-i bağdadî
27 Nisan 2015
4
Evliyânın büyüklerinden. Tasavvuf ehlinin çok tanınmışlarından olup, Seyyid-üt-tâife denmekle meşhûrdur. Künyesi, Ebü’l-Kâsım’dır. Cüneyd bin Muhammed 207 (m. 822)’de Nehâvend’de doğdu. Bağdâd’da büyüdü ve 298 (m. 911)’de 91 yaşında orada vefât etti. Kabr-i şerîfi, hocası ve dayısı Sırrî-yi Sekatî’nin kabri yanındadır. Süfyân-ı Sevrî’nin derslerinde yetişti. Tasavvufu, dayısı Sırrî-yi Sekâtî’den öğrendi. Asrının, kutbu idi. Binlerce velî yetiştirdi. Otuz defa yaya olarak hacca gitti. Kerâmetleri, nasîhatleri, hikmetli sözleri ve ihlâslı amelleri ile meşhûr oldu. Zâhirî ilimleri, İmâm-ı Şafiî’nin talebelerinden Ebû Sevr’den öğrendi. Ayrıca Hâris-i Muhâsebî, Muhammed Kassâb ve başka zâtlarla da sohbet etti.
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri, otuz sene cemâatle namazda ilk tekbîri kaçırmadı. Namazda kalbine dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Dâima Allahü teâlâyı hatırlardı. Hergün 400 rek’at namaz kılardı. Otuz yıl yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl oldu.
Cüneyd-i Bağdadî ( radıyallahü anh ) yedi yaşında iken, mektebten gelince babasını ağlıyor görüp, sebebini sordu. “Zekât olarak dayın Sırrî-yi Sekatî’ye birkaç gümüş göndermiştim, almamış. Kıymetli ömrümü, Allah adamlarının, beğenip almadığı gümüşler için geçirmiş olduğuma ağlıyorum” dedi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) “Babacığım, parayı ver ben götüreyim” deyip dayısının evine gitti. Kapıyı çaldı. Dayısı, kim olduğunu sorunca, “Ben Cüneyd’im dayıcığım. Kapıyı aç ve babamın zekâtı olan bu gümüşleri al!” dedi. Dayısı, “Almam” deyince, Cüneyd ( radıyallahü anh ), “Adl edip babama emreden ve ihsân edip, seni serbest bırakan Allahü teâlâ için al” dedi. Dayısı, “Allahü teâlâ babana ne emretti ve bana ne ihsân etti?” dedi. Hazreti Cüneyd “Babamı zengin yapıp, zekât vermesini emretmekle adâlet eyledi. Seni de fakîr yapıp, zekâtı kabûl etmek ve etmemek arasında serbest bırakmakla ihsân eyledi” dedi. Bu söz Sırrî-yi Sekatî’nin ( radıyallahü anh ) çok hoşuna gidip, “Oğlum! Gümüşleri kabûl etmeden önce seni kabûl ettim” dedi ve kapıyı açıp parayı aldı.
Cüneyd-i Bağdadî ( radıyallahü anh ) henüz yedi yaşında iken, hocası (ve aynı zamanda dayısı olan) Sırrî-yi Sekatî ( radıyallahü anh ) tarafından hacca götürüldü. Mescid-i Haram’da dörtyüz kadar büyük zât, (şükür) hakkında konuşuyorlardı. Her zât şükrü ta’rîf ve izah ettiler. Neticede dörtyüz ayrı izah meydana geldi, ise de, hepsi de bu ta’rîf ve izahları yetersiz buldular. Hazreti Sırrî-yi Sekatî, orada bulunan Cüneyd’e ( radıyallahü anh ) “Madem ki buradasın, bu husûsta bir de sen bir şeyler söyle” dedi. Hazreti Cüneyd “Şükür, Allahü teâlânın ihsân ettiği ni’met ile O’na isyan etmemek, O’na isyan için, ihsân ettiği ni’meti sermâye olarak kullanmamaktır” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevâba pek sevinip, hepsi de “Seni tebrik ederiz. Maksadı en güzel şekilde ifâde ettin. Bu, ancak bu şekilde ta’rîf edilebilirdi” dediler. Sırrî-yi Sekatî ( radıyallahü anh ) “Yavrum, öyle anlıyorum ki senin lisanın doğru ve kuvvetli olacak. Böyle güzel söyliyebilmek hâli sana nereden geliyor?” deyince Cüneyd ( radıyallahü anh ) “Sizin sohbetlerinizde bulunmakla efendim” dedi.
Cüneyd-i Bağdadî ( radıyallahü anh ) hocasına âit olan evin bir odasında kalırdı. Her an Allahü teâlâyı hatırlardı. Seccadesi üzerinde, sabaha kadar “Allah, Allah” der, aynı abdestle sabah namazını kılardı. Bu hâl senelerce böyle devam etti.
Cüneyd-i Bağdâdî’nin şöyle anlattığı nakledilir: “Bir gece yıkanmak için suya ihtiyâcım oldu. Hava çok soğuk olduğu için, sabah olmasını bekliyeyim, su ısıtırım veya hamama gidip yıkanırım, dedim. Sonra düşündüm ki, ben yıkanmayı tehir için, sabahın olmasını, su ısıtmak, hamama gitmek gibi bir sürü şeyleri istiyorum. Halbuki, Allahü teâlâ bana sadece bir defa yıkanmamı emrediyor. Ben de onu tehir için çeşitli çâreler arıyorum. Benim yaptığım hiç münâsip değil dedim. Hemen, gecelik elbisem üzerimde olduğu halde, soğuk su ile gusletmeye ve ıslak elbiseyi çıkarmayıp üzerimde kuruması için niyet ettim ve öyle yaptım.”
Cüneyd-i Bağdadî ( radıyallahü anh ) şöyle anlatıyor: “Hocam Sırrî-yi Sekatî, bana bir meclis kurup, insanlara ilim öğretmemi, nasîhat etmemi söylerdi. Fakat ben, kendimi bu işe lâyık bulmayıp, nefsimi kötülerdim. Bir Cum’a gecesi Peygamber efendimizi rü’yâda gördüm. Bana “Ey Cüneyd! İnsanlara nasîhat et. Zîrâ senin sözün halkın kalblerinin rahatlık ve ferahlık bulmasına sebebtir. Allahü teâlâ senin sözünü, insanların kurtuluşa ermesi için sebep kılmıştır” buyurdu. Uyandım, sabahleyin erkenden hocamın yanına vardım. Ben hiç bir şey söylemeden, “Peygamber efendimiz tarafından vazîfelendirilmedikçe, insanlara ilim öğretmekten çekindin” dedi. Ertesi gün bir meclis kurup, insanlara Resûlullahın yolunu anlatmaya başladım.”
Hazreti Cüneyd’in meclis kurup insanlara ilim öğretmekte olduğu, kısa zamanda her tarafa, yayıldı. Herkes bu sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Birgün bir genç, Cüneyd’in ( radıyallahü anh ) sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd’e ( radıyallahü anh ) şöyle dedi: “Ey üstâd! Hazreti Peygamber buyuruyor ki, “Mü’minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar.” Bunun ma’nâsı nedir?” Cüneyd-i Bağdadî ( radıyallahü anh ) bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp, “Müslüman ol. Müslüman olmak zamanın geldi” buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnârını Kesip orada müslüman oldu. İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: “İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî’nin ( radıyallahü anh ) bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin, hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir.” Cüneyd-i Bağdâdî’ye “İhlâsı kimden öğrendiniz?” diye sordular. O da cevâbında, buyurdu ki, “Mekke-i mükerremede, bulunuyordum. Bir berber gördüm. Ona, “Allah rızâsı için benim saçlarımı düzeltebilir misin?” dedim. Berber “Elbette” dedi. O sırada, mevki sahibi birini tıraş etmekte idi. Hemen tıraşını bırakıp, “Efendi, kalk. Bir kimse Allah için bir şey istedi mi, bütün işler durur, derhal ona bakılır” dedi. Sonra berber koltuğuna beni oturtup tıraş etti. Sonra da bana bir miktar altın verip, ihtiyâçların için lâzım olur, onlara harcarsın” dedi. Ben bu hâle çok hayret edip, elime geçecek ilk parayı kendisine hediye etmeye niyet ettim. Az bir zaman sonra bana Basra’dan bir kese altın gönderdiler. Hemen götürüp o keseyi, ona verince sebebini sordu. Ben de niyetimi açıkladım. Bunun üzerine bana “Sen, Allah rızâsı için beni tıraş et” dedin. Ben de o niyetle seni tıraş ettim. Şimdi bunları alırsam, niyetimde bir değişme olmasından korkuyorum” dedi.
Cüneyd-i Bağdadî talebeleri ile otururlarken bir kimse geldi ve Cüneyd’in önüne beş yüz dirhem bırakıp, “Bu parayı ihtiyâcı olanlara dağıtırsınız” dedi. Hazreti Cüneyd “Bundan başka paran var mı?” dedi. O kimse “Evet, bunlardan başka çok param var” dedi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) “Peki sâhib olduğun paralardan başka daha çok paran olsun ister misin?” dedi. O kimse “Evet isterim” deyince Cüneyd-i Bağdadî ( radıyallahü anh ): “Sen şu bıraktığın beş yüz dirhemi geri al. Çünkü, o paralara bizden çok senin ihtiyâcın var. Zîrâ biz, paramız olsun istemiyoruz” buyurdu.
Bir zaman Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözlerinde ağrı meydana geldi. Tabib çağırdılar, gelen tabib, hıristiyan idi. Muayene edip, “Gözlerinize su değdirmiyeceksiniz” dedi. Hazreti Cüneyd, “Su değdirmesem nasıl abdest alırım?” deyince, tabib, “Gözleriniz size lâzım ise su değdirmiyeceksiniz” dedi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir miktar uyudu. Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı. O anda bir ses duydu ki, “Yâ Cüneyd! Sen bizim için gözlerini feda ettiğin için, biz de senden o ağrıyı giderdik” diyordu. Bir zaman sonra hıristiyan tabib tekrar geldi. Baktı ki, gözler tamamen iyi olmuş. Hayret edip, “Nasıl yaptın da iyi oldu?” dedi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) olanları anlatınca, Hazreti Cüneyd’in elini öpüp îmân etti ve “Esas ağrıyan göz sizinki değil benim gözlerim imiş” dedi.
Sâlihlerden bir zât rü’yâsında Peygamber efendimizi gördü. Hazreti Cüneyd de yanlarında bulunuyordu. Bu sırada biri gelip, Peygamber efendimize bir suâl sordu. Peygamber efendimiz “Bunun cevâbını Cüneyd’den iste. O cevab versin” buyurdular. Cüneyd ( radıyallahü anh ) “Yâ Resûlallah! Sizin mübârek huzûrunuzda ben nasıl konuşabilirim” deyince, Peygamberimiz aleyhisselâm Diğer peygamberlerden her biri ümmetlerinin tamamı için ne kadar öğünüyorlarsa, ben de, Cüneyd ile o kadar öğünürüm” buyurdular.
Zengin bir kimse vardı. Cüneyd-i Bağdâdî’nin huzûruna gelip tövbe etti ve talebeliğe kabûlünü istedi. Malını da fakîrlere dağıttı. Bin altını kaldı. Cüneyd ( radıyallahü anh ) “Bu bin altını da Dicle nehrine at” buyurdu. O kimse, Dicle kenarına gidip altınları birer birer nehre attı. Geri döndüğünde Cüneyd ( radıyallahü anh ) kendisine heybetle bakıp “Niçin hepsini birden atmadın da birer birer sayarak attın? Demek hâlâ, gönlünde onlara muhabbet var” buyurdu ve bir müddet kendisini sohbetlere kabûl etmedi. Sonunda o kimse buna da tövbe edip, nihâyet talebeliğe kabûl edildi.
Büyüklerden bir zât, Hazreti Cüneyd’in yanına gelmişti. Şeytanın, onun yanından hızla kaçmakta olduğunu gördü. O kimse Cüneyd-i Bağdâdî’nin yanına yaklaşınca, yüz hâllerinden, onun çok öfkelenmiş olduğunu anlayıp, sordu: “Ey Cüneyd! Biz biliyoruz ki, insan öfkelenince şeytan ona yaklaşır. Fakat görüyorum ki bu kadar fazla öfkelenmiş olduğunuz halde, şeytan sizden kaçıyor. Bunun hikmeti nedir?” Hazreti Cüneyd cevâbında, “Sen bilmez misin ki, biz kendi nefsimiz için kızmayız. Başkaları, nefsleri için kızarlar. Bunun için de şeytan kendilerine musallat olur. Bizim kızmamız, hep Allah için olduğundan, şeytan bizden, kızdığımız zaman kaçtığı gibi başka hiç bir zaman kaçmaz” buyurdu.
Cüneyd-i Bağdâdî’yi ( radıyallahü anh ) tanıyan ve sevenlerden, Ebû Amr isminde bir zât şöyle anlatıyor: “Bir gün bir ihtiyâç için çarşıya gitmiştim. Bir cenâze gördüm. Cenâze namazına katılayım dedim. Yolda giderken bir kadın görüp ona baktım. Bu yaptığımın uygun olmadığını hatırlayıp derhal tövbe ettim. Eve geldiğimde yüzümün niçin karardığını sordular. Aynaya baktığımda hakîkaten, yaptığım o uygunsuz iş sebebiyle yüzümün karardığını gördüm. Kırk gün, devamlı olarak bu günahıma tövbe ve istiğfar ettim. Cüneyd-i Bağdâdî’yi ( radıyallahü anh ) ziyâret etmek hatırıma geldi. Bağdâd’a gittim. Cüneyd’in ( radıyallahü anh ) hânesine varıp kapısını çaldığımda, içeriden bana, “Gel bakalım ey Ebâ Amr! Sen rûhbe’de günah işle, biz de Bağdâd’da bu günâha istiğfar edelim” buyurdu.
Birisi Cüneyd-i Bağdâdî’ye ( radıyallahü anh ) “Gözümü yabancı kadınlara bakmaktan nasıl koruyabilirim?” diye sordu. Cüneyd ( radıyallahü anh ) buyurdu ki, “Yabancı kadını gördüğün zaman, Allahü teâlânın seni, senin o kadını görmenden daha iyi gördüğünü hatırla.”
Mel’ûn şeytan, bir üstadın hizmetçisi kılığında Cüneyd-i Bağdâdî’nin ( radıyallahü anh ) yanına gelip “Efendim, size hizmet etmekle şereflenmek, feyiz ve bereketlerinizden istifâde etmek arzusuyla geldim. Lütfen kabûl buyurunuz” dedi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) kabûl edip, şeytan yirmi sene kadar kendisine hizmet etti. Ama bir kere olsun vesvese veremedi. Nihâyet ümidini kesip bir gün “Ey üstadım! Siz beni tanıyor musunuz?” dedi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) “Ben seni ilk geldiğin gün tanımıştım. Sen İblîs’sin” dedi. Şeytan, “Ey Ebâ Kâsım! Ben senin kadar, yüksek makam ve derecelere kavuşmuş olan bir zât daha tanımıyorum” dedi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Ey Mel’ûn! Hemen defol git. Şimdi de beni kendimi beğenme (ucub) gibi bir duruma düşürmek ve beni mahvetmek arzusundasın değil mi? Bu çirkin maksadına kavuşamıyacaksın. Haydi defol.”
Cüneyd-i Bağdâdî’nin ( radıyallahü anh ) talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp, “Artık ben kemâle geldim. Sohbete devam etmeme lüzum kalmadı” deyip kendi başına bir yere çekildi. Benlik ve gurûrundan dolayı şeytanî bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında, bağlık-bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rü’yâsını hakîkat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî’ye arz ettiklerinde, Hazreti Cüneyd çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti. Baktık ki o kimseyi şeytan aldatmış. Ona, “Seni bu gece Cennete götürürlerse, Cennete vardığında üç defa (Lâ havle...) oku” buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rü’yâsında Cennete götürdüler. O kimse Cennete vardığında üç defa (Lâ havle...) okudu. Gördüklerini ve kendisinde hâsıl olan şeytanî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü. Uyandığında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd’in ( radıyallahü anh ) elini öptü. Sohbetlere devam edip, talebeler arasındaki yerini aldı. Hazreti Cüneyd buyurdu ki, “Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır Aksi halde mel’ûn şeytan gelip kendisine musallat olur. Ve insan -maazallah- ona tâbi olur.”
Hayr-ı Nessâc ( radıyallahü anh ) şöyle anlatıyor: “Bir gün evimde oturuyordum. Kalbime “Ebü’l Kâsım Cüneyd-i Bağdadî kapıdadır. Çıkıp karşılayayım” diye bir düşünce geldi. Fakat, o buraya gelmez, Kalbime gelen düşünce vesvesedir deyip o düşünceyi kalbimden attım. Biraz sonra aynı düşünce gene geldi. Gene attım. Üçüncü defa gelince çıkıp bakayım dedim. Çıktım Cüneyd ( radıyallahü anh ) kapıda idi. Bana selâm verdi ve “Ey Hayr! Kalbine ilk geldiği zaman niçin kalkıp kapıyı açmadın?” buyurdu.”
Kendisine iftira edip, uydurma sözlerle halifeye şikâyet ettiler. “İnsanlar onun sözleri ile fitneye düşüyor, karışıklık çıkarıyor” dediler. Halifenin üçbin altına satın aldığı ve kendisini çok sevdiği çok güzel bir câriyesi vardı. Halife ona, “Kıymetli elbiseler giy, çeşitli mücevheratla süslen, falan yerde Cüneyd’in ( radıyallahü anh ) yanına gidip, yüzünü aç ve Cüneyd’e (Benim çok malım var, ama kalbim dünyâdan soğudu. Sana geldim ki beni kabûl edesin ve ben de senin yanında ibâdet ve tâatle meşgûl olayım. Senden başkası ile bulunmama kalbim râzı olmuyor) de” diye tenbîh etti. Bir hizmetçi ile beraber bu câriye Cüneyd’in ( radıyallahü anh ) bulunduğu yere geldi. Kendisine söylenilen şekilde giyinmiş ve süslenmiş idi ve bu söylenenleri, daha fazlasıyla Cüneyd’e söyledi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) hep önüne bakıyordu. Bir ara başını kaldırıp “Allahım” diye bir feryâd etti. Onun bu sözüne dayanamayan câriye düşüp öldü. Câriyeyi getiren hizmetçi derhal geri dönüp olanları halifeye anlattı. Halife yaptığına çok pişman oldu ve “İşte böyle, yapılmaması emredilen şeyi yapan, görülmemesini arzu ettiği şeyleri görür” diyerek kendini ayıpladı, öyle bir zâtı yanıma çağırmam münâsip değildir deyip, kendisi Cüneyd’in ( radıyallahü anh ) yanına geldi ve “Ey Üstâd! Bu kadar güzel bir kadını yakmağa kalbin nasıl müsâade etti?” dedi. Hazreti Cüneyd “Ey Mü’minlerin emîri! Senin mü’min kullara olan şefkatin bu mudur ki, benim, kırk senedir uğraşarak, nefsimle mücâdele ve mücâhede ederek ve can çıkarırcasına ibâdet ederek kazandıklarımı bir anda yok edeceksin? Ben vasıta oldum. Aslında, sen yapma ki, sana yapmasınlar” buyurdu. Bu hâdiseden sonra Hazreti Cüneyd-i Bağdâdî’nin büyüklüğü daha iyi anlaşıldı ve şânı her tarafa yayıldı.
Bir gün sohbetinde bulunanlardan bir kimse, kendisini imtihan için yanına geldi ve bir suâl sordu. Cüneyd ( radıyallahü anh ), “Bu suâle söz ile mi, yoksa ma’nevî olarak mı cevap verelim?” dedi. O kimse “İki şekilde de cevap ver” deyince, Hazreti Cüneyd, “Keşke kendi kendini deneseydin. O zaman beni denemeye lüzum görmezdin. Ma’nevî cevap istiyorsan şöyledir ki, sen böyle yapmakla artık bizim yolumuzdan ayrıldın. Bilmez misin ki Allahü teâlânın dostlarını tecrübe etmeye, onları yaralamağa senin gücün yetmez” buyurdu. Bunun üzerine hemen o kimsenin yüzü, simsiyah olup, kalbinde bulunan bir parça yakîn de kayboldu. O kimse çok pişman olup yaptığına tövbe etti. Çok istiğfar etti. Cüneyd ( radıyallahü anh ) yine de o kimseye merhamet edip tevecüh etti ve o kimsenin hâli bundan sonra daha düzgün oldu.
Bağdâd’daki halife bir gün Ruveym bin Ahmed’e “Edebin noksandır” dedi.
Ruveym cevâbında “Benim mi edebim noksandır? Ben Cüneyd-i Bağdadî ile yarım gün beraber olup sohbet ettim. Onunla yarım gün birlikte bulunan kimsede edebsizlik kalır mı?” dedi.
Kelâm ehlinden İbn-i Küllâb, bozuk fırkalar hakkında reddiyeler yazıyordu, Ba’zı kimseler ona, tasavvuf ehlini de yazmasını söylediler. “Bunların reîsleri kimdir?” diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî’dir ( radıyallahü anh ) dediler. İbn-i Küllâb Hazreti Cüheyd’e birisini gönderip görüşlerinin ne olduğunu öğrenmesini söyledi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) buna buyurdu ki, “Bizim yolumuz, bakî olanı, fânî olandan ayırmak, bakî olan için, fâidesi olmayan her şeyden uzak durmaktır. Bu cevap, İbn-i Küllâb’a gelince, Bu nasıl bir şeydir ki, bizim bunu anlamamız dahi imkânsız” deyip, Hazreti Cüneyd’in bulunduğu meclise gitti. Ona tevhîd hakkında bir suâl sordu. Hazreti Cüneyd’in verdiği cevaptan hayrette kalıp, “Bu cevâbı tekrarlar mısınız?” dedi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) daha değişik bir şekilde cevap verdi. İbn-i Küllâb’ın hayreti daha da artıp, “Bu cevâbı da tekrar eder misiniz?” dedi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) bu sefer de daha başka bir şekilde cevap verdi. İbn-i Küllâb söylediklerinizi kavrıyabilmem, ezberliyebilmem imkânsız. Bari bunları söyleyin de yazayım” dedi. Hazreti Cüneyd, “Eğer, bütün bunları söyleyen, ben olsaydım yazdırırdım” buyurdu. Bunun üzerine İbn-i Küllâb, Cüneyd’in ( radıyallahü anh ) büyüklüğünü kabûl ve O’na hayranlığını itiraf etti.
Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin bir talebesi vardı. Bütün iyilik ve faziletler onda mevcûttu. Sonradan gelmesine rağmen Cüneyd-i Bağdadî hazretleri onu pek ziyâde seviyor, diğer talebeler ise bu hâli çekemiyorlardı. Talebelerinin bu hâli Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine ma’lûm oldu. Talebelerinin eline birer tane kuş verdi ve buyurdu ki: “Her biriniz bu kuşları kimse görmedik bir yerde boğazlayıp getirsin.” Hepsi de kendilerine verilen kuşları aldılar, varıp ıssız bir mahalde boğazlayıp getirdiler. Yalnız o talebesi boğazlamadan getirdi. Cüneyd-i Bağdadî hazretleri: “Niçin boğazlamadın?” buyurdu. “Hocam! Siz kuşları kimse görmedik bir yerde boğazlayın demiştiniz. Ben ise bir ıssız yer bulamadım. Her yeri Allahü teâlâ görüyor” deyince Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Arkadaşınızın fîrâsetini gördünüz mü?” Talebelerin hepsi de tövbe ettiler ve boyunlarını büküp, Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinden affedilmelerini dilediler.
Ebû Amr isminde bir zât şöyle anlatıyor: “Bir sene hacca gidiyordum. Vedalaşmak için Hazreti Cüneyd’e uğradım. İhtiyâcım olmadığı halde, bereket olarak yanımda bulunması için kendilerinden bir dirhem borç istedim. Fakat yanlarında hiç paraları olmadığını da biliyordum. Bana bir müddet baktılar. Sonra cebinden bir dirhem çıkarıp bana verdiler. Hacca gittim. Döneceğim zaman, Medîne-i münevverede aklıma geldi ki, Cüneyd’e ( radıyallahü anh ) bir yüzük alıp hediye götüreyim. Yüzüğü aldım. Bağdâd’a döndüm. Hazreti Cüneyd’in ziyâretine gittim. Fakat yüzüğü evde unuttum. “Neyse, şimdi yüzükten hiç bahsetmem, sonra ziyâret ettiğimde yüzüğü takdim ederim” dedim. Ziyâret ettiğimde “Efendim! Hacca giderken sizden ödünç olarak aldığım bir dirhemi iade etmek istiyorum” dedim. O da, “Biz onu, Medine-i münevvereden getirip de evde unuttuğunuz yüzük gibi unutmadık. O zaman hediye etmiştik” buyurdu.
Çocuğu kaybolan bir kadın Cüneyd-i Bağdadîye ( radıyallahü anh ) gelip çocuğunun bulunması için duâ talep etti. Hazreti Cüneyd duâ etti. Çocuk bulundu.
Cüneyd-i Bağdadî ( radıyallahü anh ) bir gece uyandı. Uyumak istiyor, uyuyamıyordu. Oturmak istiyor, oturamıyordu. Bir zaman sonra kapıyı açıp dışarı çıktı. Baktı ki birisi üzerine bir aba örtmüş, büzülmüş vaziyette bekliyor. Hazreti Cüneyd’i görünce başını kaldırdı ve Ey efendim! Bu kadar bekletilir mi?” dedi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) “Gece geç vakitte geldiniz” buyurdu. O kimse, “Kalblere hareket veren Allahü teâlâdan taleb ettim ki, sizin kalbiniz bana teveccüh etsin” dedi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) “Ne istiyorsunuz?” diye sordu. O kimse, “Nefsin hastalığına ilâç yok mudur?” deyince, Hazreti Cüneyd “Nefsin ilâcı, isteklerine muhalefet etmektir” buyurdu. Bunun üzerine o kimse, kendi kendine “Ey ahmak nefsim! Bunu ben sana kaç defa söyledim. Ama sen Cüneyd’den ( radıyallahü anh ) duymayınca inanmadın” dedi.
Bir kimse, Cüneyd-i Bağdadîye ( radıyallahü anh ), “Bu zamanda hakîki kardeşlikler azaldı. Nerede o, Allah için yapılan kardeşlikler?” deyince, Cüneyd ( radıyallahü anh ): “Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyâçlarını giderecek birini arıyorsan, bu zamanda öyle bir kardeşi (arkadaşı) bulamazsın. Ama, kendisine Allah için yardım edeceğin, sıkıntılarına Allah rızâsı için katlanacağın bir kardeşlik istiyorsan böyleleri çoktur” buyurdu.
Bir gün Sırrî-yi Sekatî hazretlerine sordular, “Derecesi hocasının derecesinden yüksek olan talebe var mıdır?” Buyurdu ki: “Evet vardır. Cüneyd’in derecesi benden yüksektir.”
Cüneyd-i Bağdadîye, “Rızkımızı, arıyoruz” dediklerinde, “Nerede olduğunu biliyorsanız, orada arayınız?” buyurdu. “Allahü teâlâdan istiyoruz” dediklerinde, “Eğer sizi unutmuş sanıyorsanız, hatırlatınız!” buyurdu. “Tevekkül ediyoruz, bakalım ne gönderecek?” dediklerinde, “İmtihan ederek, deneyerek tevekkül etmek, îmânda şüphe bulunmasını gösterir” buyurdu. “O halde ne yapalım?” dediklerinde, “Emr ettiği için çalışmalı, rızk için üzülmemeli, tedbirlerin arkasında koşmamalıdır. Rızk için, Allahü teâlânın verdiği söze güvenmelidir. Emrine uyarak çalışanı, rızkına ulaştırır” buyurdu.
Ebû Muhammed Cerîrî şöyle anlatıyor: “Cüneyd-i Bağdadî ( radıyallahü anh ) hastalanmıştı. Vefâtından önce, ben başucunda bulunuyordum. Devamlı Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Hatmi tamamlayıp tekrar başladı. Ben dedim ki, “Efendim zâten çok halsizsiniz. Kendinizi fazla yormasanız...” Bana, “Ey Ebû Muhammed! Şu anda bunlara benden daha çok ihtiyâcı olan kim vardır? “Bak işte vefâtım çok yaklaştı” buyurdu.
Cüneyd-i Bağdadî ( radıyallahü anh ), vefât edeceği zaman çok üzgündü. Talebeleri korkup, “Efendim! Bizim ümidimiz, sizin şefaatiniz bereketi ile kurtulmaktır. Sizin ise ızdırablı ve üzüntülü bir hâliniz var. Bu hâliniz bizim yüreğimizi parçalıyor” dediler. Bunlara cevaben: “Ey dostlarım! Ben, yetmiş senelik ibâdet ve tâatımdan ve sizlere üstâd olmak ile kazandıklarımın hepsini, bir kıl ile asılmış olduğunu ve rüzgâr esmesi ile bir tüy misâli sallandığını hissediyorum. Bilmiyorum ki, bu esen rüzgâr, red rüzgârı mı, yoksa kabûl yeli midir?” buyurdu. Biraz sonra “Allah” diyerek rûhunu teslim etti.
Cüneyd-i Bağdadîyi ( radıyallahü anh ) yıkayan kimse, mübârek gözlerinin içine su ulaştırabilmek için uğraştı ise de, mümkün olmadı. Gizliden bir ses duydu ki, “Kendini yorma! Cüneyd’in gözü Allahü teâlânın zikri ile kapanmıştır. O’nun dîdârını görmeden açılmaz” diyordu. Yıkayan kimse, parmaklarını da açmak için çalıştı. Fakat “Kendisi açmayınca açılmaz” diye bir nidâ geldi. Mübârek vücûdu yıkandı, kefenlendi ve cenâze namazını oğlu kıldırdı. Cenâze namazında bulunanların sayısı sayılamıyacak kadar çoktu.
Vefâtından sonra büyük zâtlardan biri kendisini rü’yâda görüp, “Münkerve Nekir’in suâllerine nasıl cevab verdin?” diye sordu. Hazreti Cüneyd: “O iki melek bana gelip, “Men Rabbüke (Rabbin kim?) dediler. Ben “Allahü teâlâ benim rûhumu yaratıp “Elestü birabbiküm” Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğu zaman, ben “Evet, Sen bizim Rabbimizsin” cevâbını vermiştim. Sizin, şimdi tekrar sormanızın ma’nâsı nedir?” dedim. “Ondan sonra beni bırakıp gittiler.
Cüneyd-i Bağdâdî’yi ( radıyallahü anh ) rü’yâsında gören bir başka zât ona, “Allahü teâlâ sana nasıl muâmele eyledi?” diye sordu. Hazreti Cüneyd, “Yaşadığım hâllerin hepsi kayboldu. Yalnız bir gece vakti kıldığım iki rek’at namaz imdâdıma yetişti” buyurdu.
Ebû Ca’fer el-Haddâd diyor ki: “Eğer akıl, bir insan olsaydı, Cüneyd-i Bağdadînin sûretinde ve şeklinde olurdu.”
Ebü’l-Kâsım Cüneyd-i Bağdâdî’den ( radıyallahü anh ) bir kimse bir şey istese onu boş çevirmez, ona fâideli olmaya çalışırdı ve “Ben, Peygamber efendimizin güzel ahlâkına uymaya çalışıyorum” buyururdu.
Ali bin İbrâhîm diyor ki, “Bir defa Kâdı Şüreyh’in sohbetinde bulundum. Konuşmasının ve ifâdesinin güzelliğine hayran kaldım. Benim bu hayretimi görünce bana, “Nasıl bu kadar güzel konuşabildiğimi, bu bilgilerin bana nereden geldiğini biliyor musun?” dedi. Ben de “Siz bilirsiniz efendim” dedim. Bunun üzerine buyurdu ki, “Ben Cüneyd-i Bağdâdî’nin sohbetinde bulundum. Bütün bunlar onun bereketidir.”
Alâüddevle diyor ki, “Birgün, Cüneyd-i Bağdâdî’nin vaktiyle çile çekmiş olduğu odaya girdim. Burada, bana fevkalâde zevk hâli hâsıl oldu. Sonra, Cüneyd’in mezarına gittim. Orada, önceki zevki bulamadım. Sebebini hocama sordum. “O zevkler, Cüneyd sebebi ile mi hâsıl oldu?” dedi. “Evet” dedim, “Ömründe birkaç gün kaldığı yerde zevk hâsıl olduğuna göre, senelerle birlikte bulunduğu bedeni yanına gidince, elbette daha çok zevk hâsıl olmak lâzım gelir. Belki, mezarı başında başka şeyleri görerek, ona teveccühün azalmış olabilir” dedi.
Cüneyd-i Bağdadîye ( radıyallahü anh ) sordular. “Hiç ibâdet ve tâat yapmadan karşılıksız olarak Allahü teâlânın lütfuna kavuşmak mümkün müdür?” Cevâbında buyurdu ki, “Zâten gelen bütün ni’metler, bütün iyilikler, hep Allahü teâlânın lütfudur. Bu kadar âciz ve zavallı olan insanların yaptıkları ibâdet ve tâatlerin, O’nun lütfu olan ni’metlere karşılık olması ne mümkündür.” Hazreti Cüneyd, dükkânına girip kapıyı örter, içerde uzun süre namaz kılardı. Buyururdu ki, “Pazarda öyle kimse tanıyorum ki, hergün üçyüz rek’at namaz kılmakta ve otuzbin tesbih okumaktadır.” Cüneyd-i Bağdadî ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İnsanları Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Bundan başka olan dinler, inançlar, rü’yâlar çıkmaz sokaktır. İnsanı se’âdete kavuşturmazlar. Kur’ân-ı kerîmin ahkâmını öğrenmiyen ve hadîs-i şerîflere uymayan kimse câhil ve gâfildir. Buna uymamalıdır.”
Cüneyd-i Bağdadîye ( radıyallahü anh ) “Tevâzu nedir?” diye sordular. Cevâbında buyurdu ki, “Şefkat ve merhamet kanatlarını (ana kuşun yavrularını koruyabilmek için üzerlerine kanatlarını germesi misâli) mahlûklar üzerine germen ve herkese karşı yumuşak davranmandır.”
“Rabbim beni serbest bıraksa bir dilekte bulunmam. Kulun dilemesi olmaz. O’nun dilediğini yapardım.”
“Her kim gördüğünden ibret almazsa, onun görmemezliği görmesinden üstündür.”
“İbâdet etmek bakımından dünyânın bir saati, kıyâmetin bin senesinden daha iyidir. Zîrâ bu bir saatte, sâlih faydalı amel işlenebilir. Halbuki kıyâmetin o bin senesinde bir şey yapılamaz. O halde, ey mü’min kardeşim! Vaktini boş şeylerle geçirme! Zamanının kıymetini bil ve en iyi şeyler için kullan! Namazlarını vaktinde kıl ki, kıyâmet günü pişman olmayasın! Çok büyük sevâba kavuşasın!”
Kendisine gelip duâ talep edenlere Cüneyd-i Bağdadî hazretleri şöyle duâda bulunurdu:
“Cenâb-ı Hak, kendisine kavuşturan şeylere kavuştursun! Cenâb-ı Hak zenginliğini kalbine koysun! Seni bütün kötülüklerden alıp, kendisiyle meşgûl kılsın! Sana büyük edeb ihsân etsin! Kalbinden râzı olmıyacağı şeyi çıkarıp rızâsını koysun. Seni kendine varan en güzel ve doğru yola iletsin.”
“İnsanı Allahü teâlâya kavuşturan yol, Peygamber efendimizin izinde bulunanların gittiği yoldur. Bu yola bütün kötü yollar kapalıdır.”
“Bir kimse, Allahü teâlâya kavuşmak yolunda, milyonlarca sene sıdk ve ihlâs ile yürüse ve bir an geri dönse, kaybı kazancından fazladır.”
“İnsanın, Allahü teâlâya kavuşturan yolda yürümesi, Peygamber efendimize ve O’nun ( aleyhisselâm ) hakîki vârisi olan büyük âlimlere tam tâbi ve teslim olmakla mümkündür. Şüphe çukuruna ve bid’at karanlığına düşmüş olanlar bu yolda yürüyemezler.”
“Allahü teâlânın ihsân ettiği ni’metlerin çokluğunu göreceksin. Bir de, O’na karşı yaptığın ibâdet ve tâatlardaki kusurlarını göreceksin. Bu iki görüş arasında meydana gelen hâle haya denir.”
“Kulluk, her an Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmek ve O’nun Resûlüne ( aleyhisselâm ) tam tâbi olmaktır.”
“Allahü teâlâ her şeyi kıymetli yaratmıştır, ama bir şeyi en kıymetli yaratmıştır. O da vakittir. Vakit zayi olursa tekrar elde edilmesi mümkün değildir. Bunun için en kıymetli şey vakittir.”
“Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Ezilip, hakaret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.”
“Bir zaman gönlümü kaybettim. “Yâ Rabbî! Gönlümü kaybettim. Bulamıyorum. Gönlümü bana iade et” diye duâ ettim. Bir ses duydum ki, “Ey Cüneyd! Biz senin gönlünü muhafaza ettik. Sen, bizimle olunca gönlünü niçin ararsın? Başkasıyla olmak mı istersin?” diyordu.” “Rızâ, belâyı ni’met saymaktır.” “Tasavvuf, kalbi temizlemek ve her an Allahü teâlâ ile olmaktır.”
“İhlâs; ameli Allahü teâlâ için olmıyan karışık düşünce ve niyetlerden arındırmaktadır.”
“Birbirlerine muhabbet ve dostlukları çok kuvvetli olan iki kardeşten birinin, diğerinden az da olsa çekinmesi, mutlaka birinin kusuru sebebiyledir.”
“Fakîrlik, kimseden bir şey istememek ve kimseye itiraz etmemektir.”
“Bir kimsenin havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz, İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymaktaki hassasiyetine bakınız. Eğer bu tam ise ona uyabilirsiniz. Eğer emir ve yasaklara uymakta (çok az da olsa) bir gevşekliği varsa hemen ondan uzaklaşınız, çünkü zararı dokunur.”
“Bir kimsede hilm (yumuşaklık), tevâzu (alçak gönüllülük), cömerdlik ve güzel ahlâk bulunursa bu dört haslet o kimsenin yüksek makamlara kavuşmasına sebep olabilir. Bunlar îmânın kemâlidir.”
“Namazda kalbime dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardım, işin esası nefse uymamaktır.”
“İlim, kendi haddîni bilmek; tasavvuf, kalbi temizlemektir.” “Allahü teâlâdan gâfil olmak, ateşte olmaktan beterdir.” “Şükretmek, kendini bu ni’mete ehil ve lâyık görmemektir.” “Sabır, yüzü ekşitmeden, acıyı yudum yudum içine sindirmektir.”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

1) Tabakât-üs-sûfiyye sh. 155

2) Hilyet-ül-evliyâ cild-10, sh. 255

3) Sıfât-üs-safve cild-2, sh. 235

4) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh. 98

5) Vefeyât-ül-a’yân cild-1, sh. 373

6) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-2, sh. 260

7) Târîh-i Bağdâd cild-7, sh. 241

8) Tabakât-ı Hanâbile cild-1, sh. 128

9) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 994

10) Eshâb-ı Kirâm sh. 210

11) Kıyâmet ve Âhıret sh. 192, 195, 321, 66, 67, 68

12) Tezkiret-ül-evliyâ sh. 223

13) Câmi’u kerâmât-il-evliyâ cild-1, sh. 383

14) Nefehât-ül-üns sh. 132

15) El-Bidâye ve’n-nihâye cild-11, sh. 113

16) Keşf-ül-mahcûb sh. 242

17) Tabakât-üs-sûfiyye (Abdullah-ı Ensârî) sh. 161

18) Şezerât-üz-zeheb cild-2 sh. 229

19) Risâle-i Kuşeyrî sh. 105

20) Hadâik-ul-verdiyye sh. 62

21) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh. 162

22) Keşf-üz-zünûn sh. 1727, 1806

23) Ravdât-ul-cennât sh. 164

24) Brockelman Gal I, 199, Sup I, 345 II, 214

25) Rehber Ansiklopedisi cild-3, sh. 257, 258
Konuyu 1 kişi okuyor. (0 üye ve 1 ziyaretçi)