9- Super-Henge (İngiltere)


Fotoğraf: © LBI ArchPro, Juan Torrejón Valdelomar, Joachim Brandtner

Bir diğer gizemli yapı ise Birleşik Krallık’taki Stonehenge’den sadece 3.2 km uzaklıkta bulunan büyük bir taş anıt: Super Henge.

Taş monolitlerden oluşan bu devasa anıt, 2015 yılında ortaya çıkarıldı. Monolitleri Durrington Duvarları’nın kıyısında bulundu. Araştırmacılar, bu Super-Henge’in muhtemelen daha büyük bir Neolitik anıtın bir parçası olduğunu düşünüyorlar.

Arkeologlar taşların orijinal amacından emin değiller, ancak 4500 yıl önce devrilmelerinden önce bir zamanlar 4,5 m uzunluğundaki bu levhaların dik durduğuna inanıyorlar. Dev anıt, Avon nehri yakınında doğal bir çöküntü sahasında yer alıyor ve taşların bir zamanlar su kaynaklarının vadi ile nehre indiği C şeklinde bir “arena”nın oluşumuna yardımcı olduğu düşünülüyor.

8- Sualtında Devasa Taş Yapı (İsrail)



2003 yılında bilim insanları, Taberiye Gölü’nün altında muazzam bir taş yapı keşfetti. Birçok dev taştan oluşmuş olan bu anıt, yaklaşık 60.000 ton ağırlığa (çoğu savaş gemisinden daha ağır) ve yaklaşık 10 metre yüksekliğe sahip.

Bu keşfi yapan bilim insanları, bu sualtı kaya yığınının ya da höyüğün ne için kullanıldığı hakkında hiçbir fikirlerinin olmadığını, ancak dünyanın diğer bölgelerindeki benzer yapıların geleneksel olarak mezarları işaret ettiklerini belirttiler. Yakınlarda bulunan benzer diğer büyük kaya yapıları vardır, ancak bu yapıların hiçbiri su altında değildir. Araştırmacılarn keşifleri sonrasında açıkladıkları gibi, yükselen deniz seviyelerinin bir zamanlar kara üzerinde yer alan bu höyüğün zamanla suyun seviyesinin altında kalmış olma olasılığı var. İsrail Eski Eserler Kurumu ve Ben-Gurion Üniversitesi’nden Yitzhak Paz, bu su anıtının 4.000 yıldan daha gerilere dayanabileceğine inanıyor. Paz’a göre bu kalıntılar bir yerleşim alanından kalanlar olabilir.

7- Paskalya Adası halkının yok oluşu



Paskalya adasında ünlü Moai Heykelleri’ni yapan gizemli uygarlığın çöküş nedeni, yapılan araştırmalara rağmen hala çözülemiyor.

Şili kıyılarından çok uzakta olan Paskalya Adası’ndaki eski uygarlığın çöküşüne neden olan şey, uzun zamandan beri arkeolojinin en büyük gizemlerinden biri.

Bugüne kadarki en geçerli teori, adada yaşayan Rapa Nui halkının pervasızca çevreyi yok ettiği, tüm doğal kaynakları ve dolayısıyla yiyecekleri tükettiği yönündeydi. Bu durum, en nihayetinde onların çöküşüne neden olmuştu. Fakat yapılan yeni bir araştırma bu görüşe karşı çıkarak, bu topluluğun aslında daha önce düşünülenden daha dengeli bir kaynak kullanımı ile adada sert koşullara adapte olduğunu gösteriyor.

6- Tutankamon’un ölümü (Mısır)



Fotoğraf: Jaroslav Moravcik / Shutterstock.com

Sadece birkaç arkeolojik gizemin bu kadar heyecan uyandırabileceği bir diğer buluntu ise Mısırlı çocuk firavun Tutankamon’un gizemli mumyası.

Kral Tut’un mezarı 1922’de İngiliz Mısır Bilimcisi Howard Carter tarafından ortaya çıkarıldı ve o zamandan beri mezara gelenleri öldüren bir “firavun laneti” hikayesi dolaşıyor. Ancak Kral Tut’un mezarının asıl gizemi, herhangi bir lanetten daha fazla merak uyandırıyor. Arkeologlar, kralın beklenmedik şekilde, muhtemelen bir enfeksiyon ya da bir at arabası kazasında oluşan yaralanmalardan öldüğüne inanıyor. Onun zamansız ölümünün, mumyasının keşfedildiğinde bulunduğu garip durumu açıklamaya yardımcı olabileceği düşünülüyor.

Kral Tut, cesedi mumyalandıktan ve mezarın mühürlenmesinden sonra ateş yakmış gibi görünüyor. Mumyayı inceleyen uzmanlar, yanıcı mumyalama yağlarına batırılmış olan Kral Tut’un keten örtülerinin havada oksijen ile reaksiyona girerek kralın cesedini tutuşturan bir zincir reaksiyon başlatıp “yaklaşık 200 derece” de cesedi bir nevi pişmiş olduğuna inanıyorlar.

Ateşe neden olan acemice yapılmış mumyalama işinin arkasında alelacele bir gömü yapılmış olması olası görünüyor. Ancak bu kraliyet figürünün acele gömülmesi, başka bir gizemi de doğuruyor: Kral Tut’un mezarının başkası için inşa edilmiş olması mümkün ve aynı mezarda gömülü henüz keşfedilmemiş başka mumyalar da olabilir.

5- İmparator Qin Shi Huang’ın mezarı (Çin)



1974 yılında Shaanxi bölgesinde çiftçiler şans eseri 20. yüzyılın en büyük arkeolojik buluşlarından birini ortaya çıkardılar – İmparator Qin Shi Huang’ın (MÖ 259 – MÖ 210) gerçek boyutlu terakota ordusu.

Sır olan bu figürler değil, tarihçiler bu kilden ordunun Çin’in ilk imparatorunu öbür dünyada savunmak için yaratılmış olduğunu biliyorlar. Asıl bilinmeyen, imparatorun nereye gömülmüş olduğu ve mezar odasının ihtiva edebileceği hazineler.

Terakota Ordusu’nun 1,6 km kuzeydoğusunda piramit şeklindeki bir anıt mezar bulunuyor. Ancak, henüz hiçkimse Qin Shi Huang’ın kalıntılarının bulunduğu bu anıt mezara girmedi.

İlk imparatorun bu son dinlenme yeri, yapımını anlatan antik belgelerin de belirttiği gibi, şimdiye kadar Çin’de yapılmış en gösterişli mezar. Çevresindeki “krallık” ile tamamlanan bu yeraltı sarayı bir mağara ağından oluşuyor ve gelişmiş bir drenaj sistemi içeriyor. Arkeologlar mezarda güvenli bir şekilde kazı yapmak için gereken teknolojiye sahip oluncaya kadar (mezarın tehlikeli boyutlarda civa barındırdığı düşünülüyor) bu mezar ve içindeki hazineler gizemini koruyacak.

4- Nazca Çizgileri (Peru)



Yerden bakıldığında pek bir şey ifade etmeyen Nazca Çizgileri’ne yukarıdan bakıldığında inanılmaz derecede heyecan duymamak elde değil. Arkeologlar, ilk kez 1920-1930 yılları arasında bölgeden geçen ticari uçaklar tarafından fark edilen ve havadan görünümleri geometrik çizgilerden, hayvan, bitki ve hayali figürlerin karmaşık betimlerine kadar değişkenlik gösteren bu çizgilerin 2000 yıldan uzun süre önce İnka öncesi Nazca kültürüne ait olduğunu düşünüyorlar.

Ancak hala tam olarak bu çizgilerin ne için yapıldığı bilinmiyor. Antik hac yolu ya da antik astroloji için yapıldıkları ortaya atılan bazı fikirler arasında. Ancak arkeologlar, bu çizgilerin Nazca tanrıları ile ritüelistik bir iletişim biçimi olduklarının daha olası olduğunu belirtiyorlar.



3- Antikitera Düzeneği (Yunanistan)



F: Antikythera Düzeneği Araştırma Projesi

Fantastik bir hazine filmi senaryosunu andıran Antikitera Düzeneği’nin keşfinden itibaren bu buluntu başlıca arkeolojik muammalardan biri olarak kaldı.

1900 yılında sünger dalışçıları tarafından Antikitera batığında bulunmuş olan bu bronz eser, labirenti andıran birbirine kenetlenen dişliler ve açıkta kalan yüzüne kazınmış gizemli karakterleri içeriyor.

1902’de içerisindeki çarklı düzeneği inceleyen arkeolog Valerios Stais tarafından astronomik bir saat olarak yorumlanan ya da bir tür seyrüsefer usturlabı olduğu düşünülen bu düzeneğin özellikleri hâlâ daha arkeologlar tarafından ortaya çıkartılmaya devam ediyor ve şu anda en azından çok karmaşık bir astronomik takvim olduğu biliniyor.

MÖ. 2. yüzyılda yapılan düzenek otuzdan fazla bronz dişli çarktan oluşuyordu. Düzenek, Girit ve Mora yarımadası arasında bulunan bir yük gemisi batığından çıkarıldı. Mekanizma, astronomik olayların zamanlarını ve konumlarını, güneş tutulmalarını, Olimpiyatların zamanlarını hesaplamak için kullanılan bir çeşit hesap makinesi, hatta en erken bilgisayar olarak anılıyor.

Antikitera düzeneği, teknik olarak gelecek bin yıl içinde yapıldığı bilinen diğer tüm aletlerden daha ileriydi. Kadranları üzerinde bulunan ay isimlerinin Korintçe olması düzeneğin kuzeybatı Yunanistan ya da Sicilya’daki Siraküza’dan geldiğini gösteriyor. Fotoğrafta mekanizmanın 82 parçasından en büyüğü ve parçanın röntgen çekilmiş hali gözüküyor.