Peyami Safa, Türk edebiyatında çocuk denecek yaşta yazmaya başlamış ve gazetecilikten dergiciliğe, roman yazarlığından polemik yazarlığına, sosyoloji, psikoloji, felsefe bilgisinden parapsikoloji merakına kadar oldukça değişken bir sima çizmiştir. Fakat yine de bu zengin çeşitlilik içerisinde romancılığı ön plana çıkar. Romancılığının da iki kanaldan ilerlediği malumdur. Ya da romancılığı söz konusu olduğunda yazarın daha keskin hatlarla iki farklı kişiye bölündüğü söylenebilir. Bir tarafta Peyami Safa ve diğer tarafta Server Bedi.
Şimdi yazımızın başlığına atfen konuya farklı bir giriş daha yapalım:
Edebi eserler ya da bütünüyle sanatçı ve sanat eserleri zaman zaman psikanalistler tarafından ele alınmış ve metnin içinde barınan derin anlamlar ya da yazarın eserini oluşturmada etkisinde kaldığı gizli itici güçler ortaya konulmaya çalışılmış; böylece hem eser ve hem de yazar daha açık anlaşılır kılınmak istenmiş ve böylelikle yaratma sürecinin tezahürü anlaşılmaya çalışılmıştır. Başlıkta kullandığımız maske ve gölge de bu çerçevede zaman zaman sanatçıyı ve sanat eserini ele alan genel anlamlı kavramlar olmakla birlikte psikanalitik yorumlamalarda başvurulan referanslar olmuşlardır.
Maske ve Gölge, özellikle Jung psikanalizminde iki önemli arketipi temsil eder. Jung’un arketipe dayalı ruh çözümlemelerinde anne, baba, anima, animus, self-kendi-öz, yaşlı bilge adam gibi söz konusu ettiği arketiplerin içinde maske -ki buna aynı zamanda persona da demektedir- ve gölgenin de önemli bir yeri vardır. Konuyu detaylandırmadan asıl noktaya gelirsek;
Persona, kolektif bir olgu olarak kişiliğin bir başkasına da ait olabilecek yönüdür. Toplum içinde olmak istediğimiz ve toplumun bizde görmek istediğini düşündüğümüz tarafımızdır. Dünya ile ilişkilerimizi sağladığımız bir gerekliliktir[1] Bir anlamda dış beklentilerin üzerimize giydirdiği bir elbisedir, toplum içinde giydiğimiz maskedir.
Gölge ise içimizdeki engellediğimiz her şeyi yapmak isteyen tarafımızdır. İlkel, denetimsiz, çılgın, öfkeli hoşlanmadığımız tarafımızdır. Gölge, bir anlamda kişisel bilinçdışıdır. Utanç duyduğumuz, kendi hakkımızda bilmek istemediğimiz her şeydir.[2] Yani reddettiğimiz, sakladığımız, örttüğümüz, gölgelediğimiz tarafımızdır. Gölge, cinsiyet ve yaşam içgüdülerinden oluşan bir arketiptir. Gölge bilinçaltının bir parçası olarak vardır ve bastırılmış fikirlerin, zayıflıkların, arzuların, içgüdülerin ve eksikliklerin bütünüdür.
Peki bütün bunların Peyami Safa’yla ilişkisi nedir? Şüphesiz ki özellikle psikolojiye çok meraklı olan Safa’nın bütün bunları çok iyi bildiği muhakkaktır. Ve zaman zaman gerek Server Bedi ve gerekse de Peyami Safaf ünlü psikanalistlerin yorumlarını eserlerinde kullanırlar.
Server Bedi, Cingöz Recai serisinin Kral Faruk’un Elmasları başlığını taşıyan romanında şöyle bir sahne yaratır:
“– O kadar kolay değil. Bütün hipnoz ve böyle sun’î yarım
narkoz olaylarında, süje saklamak istediği gerçekleri gizlemeye muvaffak
olur. Ancak bize ipucu verecek cevapları gizleyecek kadar şuuru
yok… Onun için soruların çok ustalıkla sorulması lâzım.”[3]
O halde biz de sanatı yaratma eyleminin süjesine, derin gerçekleri saklayan yazara sorumuzu soralım:
Bir yazar gerçekte kim olduğunu herkesin bildiği halde neden 150 kadar yazdığı entrika, macera içerikli denilen romanlarında gerçek adını kullanmaz?
Bunlar zaman zaman yazarının da göndermede bulunduğu üzere sadece para kazanma maksatlı yazılmış eserler olarak kabul edilebilirler mi? Bu arada şu da hatırlanmalıdır ki “Peyami Safa” imzasıyla yazdığı ilk birkaç roman için de aynı maişet kaygısı açıklamasını yapmıştır.
Freud psikanaliz üzerine çalışmalarını sanat eseri ve sanatkâr üzerine uygulamakla bir anlamda edebiyat üzerine çalışmalara da yeni bir kapı açmış oldu. En nihayetinde metin bir insanın ürünüydü ve bir insanın bütün eylem ve ürünleri onun kişiliğinin, bilincinin veya bilinçaltının bir yansıması olduğu gibi sanat eseri de yaratıcısının bu bağlamda doğrudan veya dolaylı bir aynasıydı. O halde bir edebi eser de iç dinamikleri; dil ve üslubu, imajları bakımından hem kendisinin ve hem de yazarının psikanalizine imkân verebilmektedir. Freud’un açtığı bu yolda psikanalitik edebiyat eleştirisi oldukça geniş bir perspektif kazanmıştır.
Freud’un, edebi eseri ve sanatkârı rüya yorumlama metotlarına uygun olarak ele almasının yanı sıra yaratıcılığı nevrozla aynı kaynaktan beslenen bir olgu olarak ele alması ve her ikisinin de bilinçdışındaki çatışma alanından beslendiğini söylemesi de dikkat çekicidir. Ona göre sanat eseri, toplumsal yasaklarla yüzleşen “yazar-ben”in bütün içgüdüsel arzularını dışa vurduğu bir nitelik kazanır. Eğer bunları bir şekilde dışa vurmanın yollarını bulamazsa “ben”de değişik kişilik bozukluklarına yol açar. Yani bir anlamda edebi ürün de yazarın kendi iç açmazlarının çözümlenmesi ve sosyal, ahlaki, dini veya benzeri sosyal rollere uygun bir şekilde sunulmasıdır. [4]
Fakat son yıllarda sanatçıyı bir hasta gibi ele alıp değerlendirmek yerine Otto Rank’ın tercih ettiği üzere yaratıcı bir tip olarak ele alma daha yaygın bir tutum haline gelmiştir ve Rank’a göre sanat eseri de bu yaratıcı tipin dünyayla karşılaşmasının bir ürünüdür. [5]
Bütün bunları bir tarafa bırakıp tekrar Peyami Safa ve Server Bedi’e döndüğümüzde gözümüzün önünde zengin bir malzeme kendiliğinden canlanır ve bütün bunlar zihnimizde derin anlamlar yaratır.
Konuya tersten başlayalım ve edebi eserin bir nevrotik var oluş biçimi değil de sanatçının dünyayla karşılaşmasının bir ürünü olduğunu varsayarak konuşalım:
Dünyayla karşılaşma; yani ben ve dünya ilişkisinde ilk tecrübeler, ilk gözlemler, ilk darbeler, ilk sevinçler…
Şüphesiz ki Peyami Safa ismi bu açıdan beraberinde hiç de iç açıcı olmayan cevaplar getirmektedir:
İstanbul’dan Sivas’a sürülmüş bir aile, cezalandırılmış bir baba, arkasından babanın ve kız kardeşin ölümü. Entrikaya kurban gittiği düşünülen baba. Böyle bir dünya karşılaşmasında Rank’çı ifadeyle Peyami Safa şahsında sanatçının sadece tam olarak açıklamaz bir yaratıcı tip olduğunu ve sanatsal faaliyetinin sadece yaratıcı bir tipin ürünü olduğunu söylemek yeterli midir? Yoksa kendisinin de zaman zaman kabul ettiği ve doktoru Recep Doksat’ın da belirttiği gibi bütün bunlar bir nevrotiğin ürünleri midir?
Politik entrikaya kurban giden bir babanın, güvenlik görevlileri eşliğinde İstanbul dışına çıkarılan bir ailenin çocuğu olmanın daha küçüklükten itibaren polisiye, cinayet romanlarına merakında hiç yeri yok mudur? Ya da Arnavut İsmail Bey’in telkinleriyle aşağılanmalarına rağmen İngiliz elçiliğinin kapılarına kadar sürüklenen ve bu yüzden Sivas’a kadar sürülen bu ailenin zayıf, çelimsiz, “sinek” Peyamisinin sık sık dayak yemesine rağmen Arnavut Receple kavga etmeyi, bir gün onu yere serinceye kadar devam ettirmesinin bilinçaltında bir anlamı var mıdır acaba?
Ya da dokuz yaşında kemik hastalığı sonrasında yüzyüze gelinen kolunun kesilmesi ihtimali ve bununla başlayan kendi ifadesiyle “edebiyat hastalığı” edebiyat ve hastalık arasında yeni ve daha çarpıcı bir ilişki yaratmıyor mu?
Bu durumda gerçek yazar hangisidir? Server Bedi imzasıyla 150 kadar roman yazan Peyami Safa mıdır yoksa Peyami Safa adıyla da 10-15 kadar edebi roman yazan Server Bedi midir?
“-Server Bedî benim müsveddemdir. Üstünde az düşündüğüm, az çalıştığım, mesuliyetten nefsime beraat kazandırmak için kullandığım bir maişet imzası….”[6] Burada süje hangi gerçekleri saklamaktadır?
Bu imzayla yazdığı romanlarda ön plana çıkan Cingöz Recailere şöylece bir toplu olarak göz attığımızda eserlerdeki olay örgüsünde; Cingöz’ün türlü hilelerle hırsızlık yapması ve polisin onu yakalamaya ve soygunu önlemeye çalışması yer alır. Bazen bir doktor, bir yaralı, bazen bir polis dedektifi, bir hizmetçi, bir şoför kılığında görülen Cingöz; yerine göre tünel kazarak, bacadan kaçarak, kılık değiştirerek farklı usul ve yöntemlerle soygunları gerçekleştirir. Suçluları polise teslim eder, mazlumları kurtarır; paraları veya mücevherleri alır.[7]
Burada entrikaya kurban gittiği düşünülen bir babanın örtük anlamı yok mudur? Merkezde kibar bir hırsızın bulunması, polis müfettişinden sürekli kurtulması bu anlamda sadece Arsen Lüpen bağlantısıyla açıklanabilir mi? Yakışıklı, cesur, kurnaz, soğukkanlı, eğitimli, cömert kibar bir hırsızda süjenin kendi zayıf ve hastalıklı bedeninin bir dönüştürümü yok mudur? Haksız yoldan zengin olanlardan çalıp ihtiyacı olanlara dağıtan, sürekli olarak statükoyu alt eden kahramanda entrikaya kurban giden babanın geri alınan öcü ve açlığa, kimsesizliğe terk edilen ailenin kaybettiği servetini geri alma, hak edenlere geri verme arzusu yok mudur? Ayrıca Freudien açıdan baktığımızda bu durumun bize gündüz rüyalarının ne yönde bir seyir takip ettiğini de görmekteyiz. Fakat bu entrika ağırlıklı yapının içine zaman zaman sosyal maskelerin de sokulduğu olur.
Burada akla gelen soru, bu derece güçlü bir imago çizen bir yazarın bu tarz romanlarını neden annesinin adıyla gölgelediğidir.[8] Bu durumun, yazarın psikolojisinde Server Bedia hanımın hem anne ve hem de iki yaşından itibaren baba imajı yüklenmesinden kaynaklandığını söylemek mümkündür. Yazarın bu tarz romanlarını genellikle maddi ihtiyaca bağlı bir nedenle açıklaması bu bakımdan anlamlıdır. Böylece bu romanlar bir kocanın beklenmedik ölümünden sonra ailesini geçindirmeye çalışan bir annenin yerini almaya başlayan figüratif bir anlam kazanır. Bu romanlarında sosyal adalet fikrinin ön plana çıkması bu bakımdan dikkat çekicidir. Diğer taraftan Çekirge Zehra serisinde bu kez Cingöz Recainin kadın versiyonunun yaratılmış olması süjenin kendinde barındırdığı anima ve animusun ayrışması ya da annenin kadın ve erkek rollerini yüklenmesi olarak açıklanabilir. Kartal İhsan serisindeki hikâyelerin çoğunda ise, yazar olarak Server Bedi bizzat ana karakterle birlikte romanın dünyası içinde adaleti sağlar.
Bu açıdan bakıldığında Peyami Safa imzalı romanlarında modernist anlayışın bir iz düşümü olarak bireysel merkez esas gibi görünse de sosyal anlamlar dünyasının temel mesele kabul edilmiş olması her iki yazarı aynı kökte birleştirmez mi? İkiye bölünmüş bu trajik karakter İster Peyami olsun, ister Server Bedi olsun sosyal adaletsizliğin kurbanı değil midirler?
Burada parçalanmış “self”in, “kendi”nin veya “öz”ün tüm görünümlerini bir araya getirerek yeniden okumak lazımdır.
Sadece sosyolojik bağlamın; nedensellik ilkesine bağlı çözümlemelerin çoğu zaman maskeli rolleri açığa çıkardığını söylemek lazımdır. “Sonuna kadar davasına sadıktı..”, “Sonuna kadar maneviyatçıydı..”, “Bir zamanlar sosyalistti…”, “Seksoloji dergisinde de yazdı…”, “CHP’den milletvekilliğine adaylığını da koydu ama kaybetti…”, “Server Bedi imzasıyla yazdıklarının sayıca çokluğu, Peyami Safa imzasıyla yazdıklarının edebi kıymetine zarar verse de…” gibi yorumlamalar kendi paradigmaları çerçevesinde haklı olsalar bile bütün bir “ben”i kuşattıkları söylenemez.
Yazarın dünyayla yüzleşmesi sonucu onun her dokunuşu bizzat kendisini arayışıdır. Bu anlamdaki sosyal kategoriler de benin toplumsal katmanda kendini kabul ettirmek için kullandığı maskeler değil midir? Tarihten, tasavvuftan, millilikten, ahlaktan bahseden ve benzeri pek çok sosyal maskeyle toplumsal beklenti rollerini oynayan yazar; politik, sosyolojik, psikolojik arayışlarla edebiyatın sosyal kategorisinde üst katmanlarda yer edinme çabasına girer. O halde bu taraftaki Peyami ile öbür taraftaki Server Bedii bir “ben”in, bir self’in bin “kendi”nin toplumsal katmanla yüzleşmesinin estetik anlamlarıdır. Toplumu bütünüyle kucaklamak isteyen yazarın bunu toplumsal bir fayda için değil, babasız bırakılmış bir “ben”in kendi kendini parçalanmış bir benlik olgusundan kurtarmak için yaptığını söylemek yanlış olmaz sanırım. Çünkü Peyami’nin babasız kalmasının nedeni, toplumun bir babasının olmamasından kaynaklanmaktadır. Bundan dolayıdır ki pek çok Peyami Safa romanında arada kalan karakter için mutlaka bir baba ortaya çıkar. Yazarın yaşlı tecrübeli bilge arketipinde sunduğu bu baba aslında yazarın maskeli benidir. Yine bundan dolayıdır ki Cingöz Recai, boyun eğecek bir otoriter baba bulamadığı için sürekli isyandadır, kanun kaçağıdır, sistem dışıdır. Peyami’den Server Bediye, Server Bedi’den Peyami’ye gidip gelen “self”in kendini arayışlarının, gölgeyle maske arasındaki bütün arketipsel olgularda duraklaması ben ve dünya arasındaki çok yönlü dokunuşun yansımalarıdır. O halde bütün bir ben olmanın hazzını tatmak isteyen bir çocuk bu metinlerin arkasında gezinir durur. Edebiyata bir ihtirasın ve hastalığın penceresinden giren yazar, buradan çevreye açıldıkça benzerlerini veya zıtlarını bulur; ihtiraslarını dindirecek ve ona sağlığını verecek ütopyalar yaratır. Server Bedi’nin elinde çocuksu, alaycı, ironik tavrıyla sosyal adaleti sağlamak üzere statükoya karşı çıkar; Peyami’nin elinde ise büyük ve muzdarip adam rollerine soyunur. Fakat sonuçta bu mutsuz çocuk, mutsuz bir yazara, mutsuz bir aydına, mutsuz bir kocaya ve en sonuncusu ve en dramatiği olmak üzere mutsuz bir babaya; babasız bir oğulken oğulsuz bir babaya da dönüşür. Artık bu boşluğu ne doldurabilir bütün bir gölgeden başka….
Sonuç itibariyle ölümünün üzerinden 50 yıl geçmiş olmasına rağmen böylesine zengin, çeşitli; bir o kadar da parçalı, dağınık; ironik, trajik, dramatik bir zekânın hala bir bütün olarak ele alınamamış olması esef edilecek bir durumdur.
Son bir söz: Bu yazı çoğu yerde kendisini soru ekleriyle maskelemiştir!
YUNUS BALCI
Asrevya

Üyelik tarihi
03 Şubat 2015
Bulunduğu yer
Antalya
Mesajlar
20.169
Seslenildi
1439 Mesaj
Etiketlendi
51 Konu
Maske ve Gölge: Peyami Safa Romancılığının İki Yüzü
26 Ekim 2015
- Paylaş
- Share this post on
Digg
Del.icio.us
Technorati
Twitter
Değeri değere değen kavrar.
Bilgi kokmayan karşı çıkışlarda cehalet kokusu ve kompleks vardır.

Normal