Cümlelerin anlamları yoktur, anlamların cümleleri vardır

Murat Özyaşar’ın altı yıl önce yayımlanan ve iki ödüle değer görülen “Ayna Çarpması” adlı öykü kitabından sonra ikinci kitabı “Sarı Kahkaha” yayımlandı. Sarı Kahkaha yas zamanına ait bir tabir, ‘can alındıktan’ sonra atılan kahkahanın adı. Özyaşar, “Dünyaya
bakarken Simurg’u değil; döneni, kalanı, yorulup düşeni daha çok görüyor, başka başka anlamların ve sırrın orada gizlenmiş olduğunu seziyorum” diyor.

“Ayna camdır, can alır…” İlk kitabın “Ayna Çarpması”nı yeniden okuduğumda bu cümleyi mırıldandım. Bugün, bu cümlenin devamını nasıl getirir, altına başka hangi cümleleri eklerdin?
“Sarı Kahkaha, Ayna Çarpması”ndan sonraki kitabım. Sarı Kahkaha’yı konuşacağımız şu anda, ilk kitaptan tuhaf bir cümleye tesadüf etmişsin. Ayna Çarpması’ndaki “….. can alır” ile biten, mırıldandığın bir cümleyle başlıyoruz konuşmaya. Edebi sezgi derim ben buna.

Biliyorsun Sarı Kahkaha da yas zamanına ait bir tabir, “can alındıktan” sonra atılan kahkahanın adı. Sözlüklerde geçmeyen, bazı lokal bölgelerde, özellikle Dersim’de kullanılan bir tamlama. Bir yakınımızı kaybettiğimizde ilk birkaç gün idrak edemeyiz bu durumu: “Oldu mu gerçekten, öldü mü hak’katten,” diye mırıldanırken yakalarız kendimizi. Taziye ziyaretleri de muhtemelen bu mırıldanmalarımız azalsın diye var.

Herkes gelir ve gider: “Başınız sağ olsun,” der, utandıran bir dilektir bu. En yakınımı kaybettim, benim başım niye sağ olsun ki, dersiniz. Ama başka bir aklın içindesinizdir o ara.

Baş sağlığına gelenlere çaylar, kahveler ikram edilir, tatlılar yedirilir ve duaları alınıp gönderilir. Akşamına çekirdek ailenizle baş başa kalırsınız. Ölen yakınınızın düştüğü komik durumları, anıları, fıkraları anlatmaya başlarsınız. Tuhaf bir şekilde, kriz halinde kahkahalar atarsınız. Kahkahalar gitgide kolaylanır, herkes bir sese, bir söze bakar katıla katıla gülmek için. Evin önünden biri geçse o ara, inanamaz o evin “yas evi” olduğuna. İşte bu kahkahanın adıdır Sarı Kahkaha. Beni de “Sarı Kahkaha”nın imgesi, daha doğrusu imajı ilgilendirdi.

Fena yakaladın beni Sibel mırıldandığın cümleyle, iki kitabı birbirine fena lehimledin. Ben de tuhaf biçimde tesadüf etmiş olabilirim, çünkü “Sarı Kahkaha”, tam da bu “…… can alır” cümlesinin devamındaki cümlelerin berdevamı gibi.

Sarı Kahkaha, Murat Özyaşar, Doğan Kitap
Sarı Kahkaha, Murat Özyaşar, Doğan Kitap
“Ayna Çarpması” Kürtçeye de çevrildi, sen Kürtçe yazıp okuyabiliyor musun?
Kürdçe okuyabiliyorum, ara ara kendimi mırıldanırken de yakalıyorum, ama yazma denemez bu mırıldandıklarıma.

Ne düşündün peki Kürtçe baskısını eline aldığında?
“Ayna Çarpması”nın Kürdçeyle serüveni 2010’un Mayıs ayında yapılan Tüyap Diyarbakır Kitap Fuarı’ında başladı. Okurların Doğan Kitap’ın genel yayın yönetmenine bu minvalde talepleri olmuş. Yayınevim de “Kitabı Kürdçe basalım mı?” önerisiyle gelince ben de kabul ettim. “Bîr”in ondan sonraki serüvenini ben de merakla izledim.

Çeviri süreci nasıl geçti?
Kitabı şair Mehmet Said Aydın çevirdi. Çeviriyi sonrasında cümle cümle, harf harf ben de okudum, bazı cümle ve pasajları Said’le birlikte değiştirdik, bazısına hiç dokunmadık, çünkü Said metne gerçek bir sadakat ve güzellik fikriyle yaklaşmıştı; bazı pasajları ise çevirmemiş de Kürdçe söylemişti. Kürdçede “ayna çarpması” tabirini tam anlamıyla karşılayacak bir ifade yoktu. Bu nedenle kitabın adını koyarken onun ruhunu yansıtan bir kelime aradık
ve bulduk: “Bîr.”

“Bîr,” Kürdçenin bütün ağız ve şivelerinde şimdiye değin anlam ve ses erozyonuna hiçbir şekilde uğramamış sözcüklerinden biri, “kuyu, hafıza ve hatırlama” anlamlarına geliyor. Bana öyle geliyor ki hem eş anlamlı hem de eş sesli bir sözcük varsa o da “Bîr”dir. Öylesine yükü ağır bir kelime…

Duygusu neydi?
Kitap elime geçince tuhaf bir duyguya kapıldım: Kitap benden ama benim değilmiş gibi bir duygu. Özgürleştiren, yolu açık olsun dedirten bir duygu. Aramızda tuhaf bir “iç uzaklık” oluştu. “İç uzaklık” tabiri Tanpınar’a ait.

Tanpınar, Divan edebiyatında Arapça ve Farsça yazan Türk şairlere şöyle bir anekdotla yönelme ihtiyacı duyuyor: “Kafka hâtıralarında bir Yahudi için, Almanca anne ve baba kelimelerinin hiçbir zaman tam manasıyla bu kelimelerden beklenen sıcaklığı vermediğini söyler,” deyip devamında müthiş bir ifade kullanıyordu: “Onlar çok defa bu ‘iç uzaklıktan’ konuşacaklar.” Kitabın Kürdçe çevirisiyle “iç içe geçen bir uzaklık” oluştu aramızda diyebilirim.

“Hayatın provası sert, sanki kış ve devlet… Şehre karakış gibi bastırdı devlet… ” Kış ve devlet. Devlet kış mıdır sence?
Bazı sözcükleri öğrenmenin yaşı vardır. Amma velakin kimi yerlerde öğrenmenin yaşı daha erkene alınmıştır. Diyarbakır’da doğmuşsanız şayet, diğer yerlerdeki yaşıtlarınıza nazaran bazı sözcüklere erken kayıt yapmak, kimi sözcükleri erken sökmek ve bu sözcüklerle vaktinden evvel tanışmak zorundasınızdır. Her ne kadar sözcük diyorsam da sen bunu kimi zaman bir cümle, deyim, şarkı, durum veya olay olarak da okuyabilirsin. Niyetim bir yerde doğmuş ve orada büyümüşlere güzelleme yapmak değil, bundan bir mağduriyet çıkarmak hiç değil. Hiçbir hiyerarşi kurmadan ya da herhangi bir şeyi yüceltmeme adına söylüyorum bunu. Demek istediğim sadece şu: Bazı çocuklar daha erken atılırlar bazı sözcüklerin içine. Bazı çocukların ise vakti vardır daha.

Hangi sözcükler onlar?
Serhildan, fail-i meçhul, bildiri, ajitasyon, zıvana, çarşaf, askıcı, tufacı, tevkif, refik, milis, provokasyon, azadî, gayr-ı meşru, berxwedan, şoreş…

Çocukluğum ve hayatımın büyük bir kısmı Diyarbakır’da geçti, orda doğup büyüdüm ve hâlâ orda yaşıyorum. Orada doğmuş her çocuk kadar ben de tuz ve buz oldum kıştan ve devletten, ne eksik ne de fazla!

Kış ve devlet: İkisi de fazlasıyla soğuk sözcükler, hem soğuk da yakar insanı, belki de serinlemek için bu iki sözcüğü yan yana getirdim. Bilmiyorum.

Birkaç yıl önce bir basın gezisi için geldiğim Diyarbakır’da bir akşam yürürken devleti görmüştüm. Panzerleri, sivil polisleri. Sokakta ve sokaktaki varlıkları çok normalmiş gibi. Gezi Direnişi’nden sonra Taksim’de de gördüğümde Diyarbakır’da yaşadığım o an geldi aklıma. Evimin sokağına akrep girmişti. Çok tuhaftı, işte Diyarbakır’da halkın sürekli devletle iç içe yaşıyor olması gerçeği vardı…
Gezi Direnişi; yeni bir aklın imkân ve vaadini taşıyan ilk fay hattı oldu, hat koptu, hat kırıldı, daha da kopacak ve kırılacak, iyi şeyler olacak, bundan zerreyi miskal şüphem yok.

Bir anımla ben de eşlik edeyim sana.

Gezi Direnişi zamanı ben de İstanbul’daydım. Biber gazıyla püskürtülürken çoğu kimsenin sprey kullandığını, ağız burun bölgesine kremler sürdüğünü, başına baretler geçirip yüzüne maskeler taktığını görünce çok şaşırmıştım. Çünkü biber gazı icat edildiğinden beri Diyarbakır’da kullanılıyor herhalde. Ama hiç kimsenin aklına gelmemişti bu zamana değin baret takmak, maske kullanmak. Hiçbir hiyerarşi kurmadan söylüyorum: Gezi Direnişi haliyle -yanlış bir tanımlama mı olur bilmiyorum ama- “daha şehirli” bir eylem olduğu fikrini uyandırdı bende.

Fark sadece bu değildi ama:

Gezi zamanı, biber gazıyla püskürtülürken bir pastanenin ikinci katına sığınmak zorunda kaldık. Pastane sahibi kepenklerini indirdi hemen. Üst kattan sokağı izliyorduk, 30-40 kadar kişiydik. Bulunduğumuz yerin ışıklarını söndürmemiz gerektiğini söyledim. Hatta gidip ben kapadım ışıkları, çünkü kimse oralı olmadı. Işıkları söndürüp devletin gitmesini beklememiz gerekiyordu, mahsur kalmıştık çünkü, bendeki Diyarbakır bilgisi bunu gerekli görüyordu. Ama devlet, pastanenin olduğu sokağa 200-300 kişiyle birden girdiğinde ve sağı solu, önü arkayı kolaçan ettiğinde mahsur kalan eylemciler twitter ve facebookta paylaşma derdiyle devletin fotoğrafını çekmeye kalkıştı. Tabii ki ikaz ettim. Fena halde korktum yanımdaki insanlardan.

Neden?
Çünkü yanımdakilerin “devlet öldürür, devlet öldürür, devlet öldürür…” bilgisinden bîhaber olduklarına kanaat getirdim. Devleti tanımadıklarını, devletle henüz tanışmadıklarını gördüm. Aramızda küçük bir tartışma oldu ve neyse ki pencereden uzak durmaları gerektiği konusunda ikna ettim onları. Evet, bazı çocuklar daha erken atılırlar bazı sözcüklerin içine. Bazı çocukların ise vakti vardır daha. Sözünü ettiğin tüm bu manzaralar öykülerimi nasıl etkiliyor, okurla kitap arasına girmeyeyim ben.

“Ama yenenin değil, yenilenin hikâyesini anlatmalıyım onlara. Simurg’un değil; dönenin, kalanın, yorulup düşenin, o Kaf Dağı’na varmayanın hikâyesini.” Murat Özyaşar’ın hikâyeleri için de söyleyebiliriz sanırım… Sen ne dersin?
Hikâyecinin bir tavrı olmalı, imzası da bu tavrın altını sıklıkla çizmeli. Dünyaya bakarken Simurg’u değil; döneni, kalanı, yorulup düşeni daha çok görüyor, başka başka anlamların ve sırrın orada gizlenmiş olduğunu seziyorum. Ve evet; hikâyecinin edebi bilgisi kadar şairin duyuş yeteneğine yakın bir sezgisi de olmalı. Edebi bilgi her zaman yol aldırır yazara, ama ve asıl daha önemlisi edebi sezgidir yazara yol açtıran.

“Altıotuzbeş” adlı öyküye gelelim… “İki kardeş”in öyküsü gibi ama değil… Abi gerilla, kardeş ise ‘Bi yanlışını görürsem devletin bayrağı çok olum, sararız göndeririz seni” diye tehdit edilen asker… Bu öyküyü yazdıran neydi sana?
“Altıotuzbeş” öyküsü şüpheli asker ölümlerini konu edinen, Murathan Mungan’ın hazırladığı “Merhaba Asker” seçkisi için yazıldı.

Kendime dair vereceğim bu bilgi eminim hikâyeye hiçbir şey katmayacaktır, ama söyleşi ve röportajlar biraz da bunun için var: Askerliğimi “sakıncalı” olarak yaptım. Bilmeyenler için özetle söylersem silahın, nöbetin ve bir bez parçasından ibaret rütbenin verilmediği, bir bölük gözün sürekli üzerinizde tetikte durduğu halin, iktidar için bir “tehdidin” adıdır “sakıncalı” olmak.

“Altıotuzbeş” öyküsünde dört “sakıncalı” askerden birinin hikâyesini dünyanın en eski, ta Habil ve Kabil’den bu yana işlenen meselelerinden biri olan “kardeşlik, kıskançlık” meselesini hem “kışla” hem de “dağ” üzerinden tarife kalkarak “esrar içilen-dumanlı bir kafa”nın eşliğinde düşle gerçeğin birbirinin yerini aldığı bir atmosferde anlatmaya çalıştım. Hepimiz biliyoruz ki tüm öldürülen veya intihar eden askerlerin hikâyesi birer “sır” olarak kaldı. Bu sır, beni “esrarlı” bir atmosferde hikâyemi anlatmaya yöneltti. Senin de bildiğin gibi, “esrar” aynı zamanda “sır”ın çoğulu, yani sırlar demek. Derdim, herkesin bildiği bu sırrı, bu hikâyeyle ifşa etmekti.

Asıl derdim “iktidar”laydı çünkü; kışladaki herhangi bir komutanla, canına cömert dağdaki ağbiyle ve kahvehaneden yükselen mahallenin sesiyle de hesaplaşmak istedim. Tabii, bunu ne kadar becerebildim, bilemiyorum.

Şimdi diyeceğim okuru ne kadar ilgilendirir onu da bilmiyorum ama, has okuru ilgilendireceğini düşünüyorum.

Merhaba Asker’deki “Altıotuzbeş” hikâyesini bildiğimiz anlamda 1. 2. veya 3. tekil anlatıcı sesle değil de bile isteye “figüran anlatıcı ses”in üzerine kurdum.

Malum, asker intiharları mevzusunda öldürülen veya intihar eden bütün askerler iktidar nezdinde birer “figüran” olmaktan öteye gidemedi. Bu sebeple ben de hikâyemi “figüran anlatıcı ses”in üzerine kurdum.

Çünkü bir hikâyede “ne anlattığımız kadar” onu “nasıl anlattığımız”, hatta bu aralar hikâyeyi “niçin” anlattığımız da fazlasıyla ilgilendiriyor beni.


Öykülerin için “şiirsel” yahut “şiirli bir dil” gibi benzetmeler yapmak istemiyorum ama bir şiir sızıntısı var. Ne çok bağırıyor ne de gizleniyor. Fısıldıyor sanki…

Sadece benim metinlerim için değil, gazetelerin kitap eklerinde, dergilerin eleştiri köşelerinde, kitap kapaklarının arkasında “şiirsel bir dil” ifadesi sıkça kullanılıyor. Yazık ki anlamını çürüten bir tanıma dönüştü bu “şiirsel bir dil” ifadesi.

Ve ne yazık ki, bu ifade daha çok öykü kitapları için kullanılıyor. Öykü, doğası gereği ‘yoğun bir dil’ talep ediyor yazarından. Bu dili de “şiir”le karıştırıyorlar. Ayrıca öykü, bir düzyazı türü olduğu için de “roman”ın bir alt türü olarak görülüyor kimi kimseler tarafından. Oysa öykü, ne şiire ne de romana yakındır. Öykü, öyküye yakındır. Mesafesini ve hizasını kendinden alır.

“Ayna Çarpması”ndan sonra sanıyorum altı yıl geçti. Bir yazarın bir ya da iki yılda bir roman yazabildiği edebiyatımızda seni altı yıl boyunca Sarı Kahkaha’daki öykülerde bekleten neydi?
Sende de oluyordur. Zaman zaman daha önce okuduğum bir romanı, hikâyeyi veya şiiri gecenin bir vakti, sanki sebepsiz bir yere bi’ daha okuma ihtiyacı hissederim. Aslında o metne o ara duyduğum ihtiyaçtan kaynaklanıyor bu durum.

Kilit sözcüğüm: İhtiyaç.

Aradan geçen bu süre zarfında, tıpkı bu okumalarda olduğu gibi, yazma ihtiyacı hissetmediğim hiçbir zaman yazı masasının başına oturmadım. Kendimi yazarken yakalamak, yazıya böyle bulaşmak, yazıyla böyle buluşmak hoşuma gidiyor çünkü.

Bazı öykülerinde ama özellikle iki öykünde belirgin bir baba figürü var. Aslında yoklar, gidilmiş bir şekilde çünkü… Nedir sendeki “baba”nın karşılığı?
“Baba” meselesi edebiyatın en eski dertlerinden. Haliyle benim de meselelerimden biri oldu. Edebiyatta herhalde en çok işlenen temalardan biri olmuştur “baba”.

“Yasak Bölge” öyküsünde şöyle bir cümle var: “Adı: Baba!.. Yahut çok çiğnenmiş bir patika.” Farkındalık iyidir her zaman. Dostoyevski, Kafka, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan ve daha birçok şair ve yazar bu meseleyle fazlasıyla ilgilendi. Benden önce kim hangi yolu hangi şekillerde yürümüş; bu, beni fazlasıyla ilgilendiriyor. Tam da bu sebeple kurmuştum bu cümleyi: “Adı: Baba!.. Yahut çok çiğnenmiş bir patika.”
“Baba”nın bendeki karşılığı demiştik değil mi, “yutkunduran” şeyler ilgimi çekiyor galiba.

“Herkes ölüsünün ardından kahkaha atar, işte bu krizin, işte bu kahkahanın adıymış Sarı Kahkaha.” Ölümün, gidişin ardındaki kalış, kaybediş.. Varlık ila yokluk arasında bir yerde patlıyor sanki Sarı Kahkaha…

Pavese’nin “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum,” alıntısıyla başlayan Ayna Çarpması adlı ilk kitabım, The Beatles’ten bir dizeyle kapanıyordu: “Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim.”

“Ayna Çarpması”ndaki öyküler de tıpkı ilk alıntıyla son alıntı arasındaki gerilimli ilişkiyi yansıtsın; varlıktan yokluğa mıhlanan öyküler olsun istemiştim. “Varlık ila yokluk arasında bir yerde patlıyor sanki Sarı Kahkaha…” deyince sen, iki kitabı bi’ daha lehimledin gibi geldi bana.


Peki o zaman sen bana biraz da okur olan Murat Özyaşar’ı anlatır mısın…
Hayatımın bir döneminde “kitap okumaktan” ziyade “yazar okumayı” tercih ettim. İlgimi çeken bir yazarın tüm kitaplarını okumayı iş edindim kendime. Ev ödevine çalışır gibi çalıştım onlara. Uzun bir zamandır ev ödevlerimi ihmal ediyorum açıkçası ve bundan mustaribim. Yourcenar’ı, Bilge Karasu’yu, İsmet Özel’i ilk defa okuyacak kişiye fazlasıyla imreniyorum şimdi.

Öykülerinde şehri de görüyoruz, kışlayı da, evleri de… Anlatıcıların ve öykülerin dile gelişi farklı. Her yerden, her odadan, her sokaktan başka bir anlatıcı ve hikâyesi çıkıyor. Her Sarı Kahkaha’dan başka bir hikâye diye düşündüm. Her biri ayrı bir Sarı Kahkaha’nın sesi sanki öykülerin… Sen ne düşünürsün?
Sarı Kahkaha’da; novellaya göz kırpan, birbirini tamamlayan öyküler yazmak gibi bir muradım olmadı. Tek derdim vardı bu kitabın başına otururken: Müstakil hikâyeler yazmak!

Kitapta geçen “Cümlelerin anlamları yoktur, anlamların cümleleri var. Her anlamın bir cümlesi olmadığı için de hikâyeler var,” cümlesi kitabın kaderini de belirledi. Niçin hikâye yazdığıma yanıtımdır aslında bu cümle. Gündelik hayatta niçin hikâye anlatırız, niçin yazıyoruz da diyebilirim ya da şöyle sormak gerek: Niçin beste yapar biri, bir başkası niçin roman yazar, baş başa verip saatlerce bir konu hakkında niçin konuşur, sohbet ederiz? Demem o ki; hâlihazırda, her cümlenin en az bir anlamı var, evet, ama her anlamın bir cümlesi yok. Belki de o anlam ve manaya ulaşmak için tüm bu eylemimiz. Belki sözcüğünün “belli ki”den geldiğini unutmadan.

O anlamı olmayan cümlelerin meramı; formu belirlediği gibi, metnin uzunluğunu, kısalığını, yoğunluğunu, derinliğini, sadeliğini ve daha birçok sıfatı da belirler çünkü. O cümleyi kuramadığımız ve asla kuramayacağımızı bildiğimiz için bu dünya telaşımız, dünya derdimiz.

Sonra sonra, kitaptaki öykülerin tamamına baktığımda aslında derdimin aynı olduğunu, o uzun cümleyi kurma derdiyle Sarı Kahkaha’nın başına oturduğumu fark ettim diyebilirim. Her hikâyeyi müstakil kurma çabası veya hikâyelerin tematik bir bütünlüğü olsun niyeti, birbirini inkâr eden haller de değil anladığım. Varsa bir derdiniz yazarsınız, yazı da sizi yazar. Sizin yazınızdan daha akıllı olma gibi bir erdeminiz yoktur!


Öykülerin toplamında tüm kahramanları düşündüğümde Vüs’at O. Bener “Susturuldum değil sustum düpedüz” cümlesi geldi aklıma… Ama aslında sarı bir kahkaha patlatıyor senin öykülerin ve kahramanların…
Vüs’at O. Bener’in adı geçince susmam gerektiğini çoktan öğrendim. Kırk düğmem olsa, kırkını da iliklerim ona.

Bir hikâyeyi anlatmak, bir hikâyeyi yazmak… Bunlar tamam ama senin iki kitabına da baktığımda ben hikâyelerin çatısında başka bir şey görüyorum: dil. Çok kendi olan bir dil. Kimsiz bir dil ve hatta gerçekten tırnak içinde “kimliksiz” bir dil. Bize Özyaşar’ın dilini arama, kurma, dili yaratmadaki kaygılarını, uğraşını anlatır mısın?
Anadiliyle yazmayan biriyim ben. Evde Kürdçe konuşuluyordu, Türkçeyi sonradan öğrendim. Üstelik öğrendiğim Türkçe, Kürdlerin kullandığı Türkçeydi. Bir aksan değil sözünü ettiğim, aksayan bir dilin içine doğdum. Bu bir şive ve ağız da değildi. Kürdçeyle Türkçenin birbirine girdiği, birbirine bulaştığı, birbirini feci kırdığı bir dil.

Varsa bir kaynak, buralarda aranmalıdır. Sondajın sağlam vurulacağı yer, tam da burasıymış gibi geliyor bana. Bu kaynağa daha çok eğilmek istiyorum.
Bir de şunu merak ediyorum; senin hayattaki ve buna paralel olarak edebiyattaki meselen nedir?
Bunu, yazdığım ve bundan sonra yazacağım öykülerde aramak gerek.

Peki, ne kalsın istersin Sarı Kahkaha’dan okura?
Okur anlasın isterim; sahi, Sarı Kahkaha ne demek.