Konu:1- Peygamber Devrinde İctihad
1- Peygamber Devrinde İctihad Peygamber (S.A.)`in asrında ictihad vardı. Fakat sınırlan çok dardı. Çünkü vahiy devam ettiği için içtihada geniş çapta lüzum yoktu. Sahabîler bu devirde Peygamberden uzak olduklan zaman ictihadlarda bulunuyorlardı. Meselâ; Amr Îbnü.`1-Âs`ın da bulunduğu sefere çıkmış olan bir müfrezede bir kısım sahabîlerin gusül etmesi gerekmişti. Su çok soğuktu, kullanılması imkânsızdı. Suyu ısıtma imkânını da bulamamışlardı. Bunun üzerine teyemmüm ederek na-mazlannı kıldılar. Müfrezede bulunanlardan bir kısmı teyemmümle namazlarını kıldıkları halde gusletme imkânına kavuştuktan sonra namazlanm iade ettiler. Bazıları da iade etmediler. Peygamber .(S.A.) bu içtihadın her ikisini de kabul etti. Gerçekten netice değişmiyordu. İkinci gurup ihtiyat bakımından namazlarını iade etmişti. Halbuki burada ihtiyatı gerektiren bir şey yoktu. Fakat Peygamber (S.A.) on*ların gösterdiği takvayı doğru buldu. Birinci gurubu tasdik etmesi ise namazın iadesine lüzum olmadığını göstermektedir.Peygamber (S.A.) de ictihad`da bulunurdu. Bazı kimseler dîni hususlarda O`na sual sorup fetva alıyorlardı. Bazıları günlük hayat*la ilgili, aile, toplum veya çeşitli sosyal münasebetler sebebiyle Pey*gamber (S.A.)`den fetva istiyorlardı. O da, Kur`an ile yahut kendi*sine gelen herhangi bir vahiy ile veya ictihad`da bulunmak suretiy*le bunlara fetvalar veriyordu.Peygamberin içtihadında hatâ. bulunacak olursa Allah O`nun hatâsını vahiy yoluyla düzeltiyor ve hakikati bildiriyordu. Nitekim Bedir esirleri hakkında Peygamber (S.A.), Sahabîleri ile müşavere*de bulunmuştu. Sahabîlerden bazıları kayıtsız şartsız serbest bırakılmalannı, bazıları da hepsinin öldürülmesini teklif ettiler. Peygam*ber (S.A.) ise, bu iki görüşün dışında fidye mukabili esirlerin ailele*rine dönmeleri fikrini ileri sürdü. Bu durumda Allah Teâla, savaş de*vam ettiği müddetçe esirlerin fidye mukabili bırakılmayacaklannı bildirdi. Savaş ise, Bedir`den sonra da Mekke müşrikleriyle müslümanlar arasında devam etmekte idi. Bu savaş, ancak hicretin seki*zinci yılında Mekke`nin fethinden sonra nihayete ermiştir. Bu husus*ta Cenabı Allah şöyle buyurur: «Hiç bir peygamberin yer yüzünde ağır basıp zaferler kazanıncaya kadar esirler alması vâki olmamış tır. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki Allah Ahireti istiyor, Allah azizdir, hakimdir. Eğer Allah`ın geçmiş bir yazısı olma*sa idi aldığınız (fidye)`de size herhalde büyük bir azap dokunurdu Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl - hoş olarak yeyin. Allah`tar korkun. Şüphesiz ki Allah çok yarhgayıcı, çok esirgeyicidir. Ey Peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: Eğer Allah`ın ezelî ilmine gö*re yüreklerinizde bir hayır varsa O, size sizden alınandan daha ha*yırlısını verir ve sizi yarhgar. Allah çok yarhgayici, çok esirgeyici*dir.»[6]Burada şöyle bir sual sorulabilir: Niçin Allah, Peygamber`e ha*kikati ilk önce vahiy yoluyla bildirmedi de O`nu hatâ ettikten son*ra uyardı? Buna şöyle cevap verebiliriz: Allah, insanların kendi gö: rüşlerine güvenerek onları değişmez gerçekler saymamalarını ve ha*kikati tam olarak Allah`ın bileceğine, Peygamber gibi yüksek bir şahsiyetin dahi yanılabileceğine inanmalarını göstermek istemiştir.Peygamber`in hatâsı Allah tarafından düzeltilmeden bırakılmaz. Hele bu hatâ, teşri` (yasama) hususunda, başka bir deyişle, şeriatın prensipleriyle ilgili olursa; esirler hakkındaki biraz önce zikredilen hükümler gibi.İslâm Hukukçularından bazıları burada ileri giderek, Peygamber`in içtihadıyla olan bir hükme uymak gerekmez, diyorlar. Biz de diyoruz ki, bu çok ağır bir sözdür ve gerçeğe hiç uymamaktadır. Çün*kü Peygamber (S.A.)`in şer`î prensipleri beyanında hatâ olmaz. O, emri Rabbından almaktadır. O halde vahiyle olsun ictihadla olsun, Peygamber insanlara yanlış olarak nasıl tebliğde bulunabilir. Zira onun içtihadında bir yanlışlık olacak olursa, Allah, kendisini bir va*hiyle ikaz eder.Bazan şer`i hüküm ve prensiplerin dışında dünyevi bir şey hak*kında Peygamber hatâ edebilir. Meselâ; Peygamber, Bedir savaşına hazırlanırken uygun olrmyan bir yeri ordugâh yapmak istedi. Ba*zı sahabîler kendisine iyi bir yeri ordugâh yapmasını söylediler. Şüphesiz bu hatâ, dîni bir prensip meselesi değildir, savaşla ilgili bir meseledir. Bu hususta istişare etmek uygun olur. Peygamber de bu türlü konularda sahabîîerle istişarede bulunurdu.Dişi hurma ağacının çiçeklerine erkek hurmanın tohumlarından sun`î bir şekilde aşılanması hususunda bir kısım sahabiler Hz. Pey*gamber`e başvurdular; O da, aşılamamalarını söyledi. Bunun üzeri ne o yıl hurma bol ürün vermedi. Bu vesîle ile birisi Peygamber`e başvurarak durumu anlattı. Peygamber Efendimiz de, «Siz dünya iş*lerini daha iyi bilirsiniz» buyurdu.Birtakım sapık kimseler, bu hadîs`i çığrmdan çıkarıp şer`î hü*kümlerin hepsini iptal edecek kadar ileri gittiler. Bu kimseler, Kur`-an`ın ve Paygamber (S.A.)`in emirlerini, şer`î prensipleri, hurma çiçeklerinin aşılanması mesabesinde görerek san`at, ziraat, iktisat içtimaî ve ailevî dünya meseleleri hakkında insanların daha iyi bii bilgi sahibi olacaklarını ve aynı zamanda, Kur`an ve Sünnetin nass`-larma aykırı bile olsa, istedikleri gibi hükümler koymaya, haramı he*lâl, helâli haram yapmaya yetkili sayılacaklarını iddia ettiler.Böyle bir anlayış, Allah ve Resulüne iftira etmek demektir. On*lar, Allah`ın şu sözünü unutuyorlar: «Dillerinizin yalan yere va-sıflandırageldiği şeyler için şu helâldin bu haramdır demeyin. Çün*kü Allah`a iftira etmiş olursunuz».[7]Yukarıdaki hadîs-i şerif san`at, ziraat gibi hususlarla ilgilidir Onlar, Peygamber (S.A.)`in ziraat, ticaret, camcılık, dericilik, doku macılık ve buna benzer çeşitli sanat kollarında derinliğine bilgi sa*hibi olduğunu mu sanıyorlar? Eğer böyle düşünüyorlarsa son dere*ce de yanılıyorlar. Semavî bir din getiren Allah elçisi ile bir teknisyeni veya taciri birbirine karıştırıyorlar. Bunlar bu sakîm görüşlerinden kurtulabilmek için yukarıdaki hadis-i şerifin ne için varit olduğu*nu bilmek zorundadırlar. Bu hadîsin konusu ise, hurma ağacını aşı*lamak gibi sanat ve ziraatla ilgilidir. Elbette Allah`ın elçisi ve O"nun getirdiği şeriat, bu gibi sakat anlayışların üstündedir.Peygamber (S.A.), iki hasım arasında hüküm verdiği zaman ba*zen yamlabileceğini düşünürdü. Bunun içindir ki bir hadisinde şöy*le buyurmuştur: «Siz bana muhakeme edilmek için geliyorsunuz belki bazınız delil getirme bakımından diğerinden daha zayıf ola bilir. Bir kimse kardeşinin hakkını koparıp alırsa, ona ateşten bir parça verilmiş olur.» Peygamber`in böyle düşünmesi teşri` olmayıp hüküm verme (kaza) meselesidir. Bu ise, İslâm dininin getirdiği prensipleri tatbik etmektir, tatbik ile teşri` arasında büyük bir fark vardır. Peygamber (A.S.), tatbik ederken, delilleri dinleyerek bir in*san gibi hareket etmektedir. Vahyi Allah`tan.alıp insanlara tebliğ ederken de, bir peygamberdir. Bu ikisi arasındaki fark çok büyük*tür.İslâm hukukunun mantığından ayrı bir mantığa sahip olan Av*rupa kanunları ile uğraşan bazı hukukçular şöyle bir itirazda bu*lunabilirler : Yargılama (kaza) prensipleri, bazan uyulması gere*ken bir kanun mahiyetini alır; meselâ Temyiz Mahkemelerinin ka*rarları kanun yerine geçer. Bunlara şöyle cevap verebiliriz: Sizin söz konusu ettiğiniz kanunlar insanlar tarafından konulmaktadır. Temyiz mahkemelerinin kararları ise, bu kanunların tefsiri mahiyetinde olup bir yasama (teşri`) değil, özel halleri izahtan ibarettir. Bu kararlarda hatâ ihtimali olduğu gibi bu kanunların uygulanmasın*da dahi hata bulunabilir. Hâkimlerden yanlış hüküm verenler bu*lunduğu için bu hükümleri bozacak yüksek mahkemelerin bulun*ması tabiîdir. Hülâsa, mahkemelerin verdiği isabetsiz hükümleri düzelimek, teşri` sayılmayıp bir tatbikten ibarettir. Bu dahi bazen hatalı olabilir.Peygamber (S.A.)`in her hangi bir yargılama (kaza) sırasında yanıldığını bilmiyoruz. Çünkü O, son derecede doğru ve âdil. oldu*ğu gibi, kendi tebliğ eylediği dini de çok iyi biliyordu. Allah O`na öyle keskin bir görüş vermişti ki, davacıların O`nu atlatması imkân*sızdı; Peygamber`in kendisinin yamlabileceğini düşünmesi, kendin*den sonra gelecek hâkimlerin çok dikkatli olmaları için bir uyarma*dır. Çünkü Peygamber (S.A.) biliyordu ki insanlar, dünyada hâki*min pençesinden kuvvetli bir müdafaa ve bâtıl deliller sayesinde kur*tulabilirler. Fakat, Âhirette Allah`ın adaletinden kaçamazlar. O halde insanlar dâvalarında Allah`tan korkmalı, dâvanın müdafaa ve de*lil getirme yarışması olmadığını, onun hakkı aramak olduğunu bil*melidirler. Hakkından başkasını isteyenler, bâtıl yollarla başkaları*nın hakkını yemek istemektedirler. îsterse onlar bu fiillerini hâkim*lerin hükmü ile süslemiş olsunlar.Kısaca diyebiliriz ki; Peygamber (S.A.)`in Allah`ın emirlerini be*yan ederken yaptığı ictihadlarda hatâsı olmaz. Şayet bir hatâsı, olur*sa, Allah, O`nu derhal vahiy yoluyla uyarır. Sanat, ziraat, ticaret gibi dünya işlerinde hatâ etmesi imkânsız birşey değildir. Çünkü pey*gamberlik görevi bunlar değildir. Peygamberlik, şeriatı tebliğdir. Yargılama (kaza) esnasında yanılmasını düşünmesi bir ihtimalden ibarettir. Muhakeme ederken yanılması mümkün olduğu halde O`nun yanıldığına dair elimizde hiç bir delil yoktur.[8]
Üyelik tarihi
01 Nisan 2015
Bulunduğu yer
"Orada.." (:
Mesajlar
26.918
Seslenildi
1088 Mesaj
Etiketlendi
93 Konu
Ruh Hali
Peygamber Devrinde İctihad
01 Şubat 2016
- Paylaş
- Share this post on
Digg
Del.icio.us
Technorati
Twitter




Ağaç şeklinde