Erysikhton Thessalia’lı bir kahramandır. Ve kral Triopas’ın oğlu veya kardeşi olduğu söylenir. Çok huysuz, öfkeli bir adamdır. Kendini çok beğenir, kimseye değer vermediği gibi, tanrıları da hiçe sayar, onların buyruklarına kulak asmazdı. Bir insan dinsiz ve ahlaksız olursa ondan her şey beklenir. Durup dururken bir gün kalktı, Demeter’e ait bir ormanda bulunan, kutsal meşe ağacını kesmeye karar verdi. Birçok senelerin yetiştirdiği bu meşe, çok muhteşemdi. Etrafa o kadar dal budak sarmış o kadar yükselmişti ki, sanki koruluktaki öbür ağaçlar onun gölgesine sığınmışlardı. Onun kocaman gövdesi, Tanrıçaya ait bazı hatıraların, adakların bantlarıyla süslenirdi. Ekseriya Dryad’lar onun geniş dalları altında dans ederlerdi.
Erysikhton kölelerini çağırdı, bu kutsal meşeyi kesmelerini söyledi. Onların, tanrıça Demeter’den korkarak kesmek istemediklerini görünce, birisinin elinden baltayı alarak, neden bu ağaç Demeter için bir değer taşısın, Demeter’in kendisi bile olsa ne çıkar. O yere yıkılsın, tepesindeki yeşil dalları, yerde sürünsün diye tanrıça hakkında, terbiyesizce sözler söyleyerek baltayı hızla meşenin gövdesine indirdi. O anda, ağaç titredi ve inleyerek feryat etti. Daha ilk vuruşta, keskin balta meşenin gövdesine saplanınca, zaten, dinsiz adamın acı sözleriyle, baltayı yemeden önce, içten yaralanmış olan ağacın, birdenbire yeşil yaprakları, palamutları sarardı, soldu, bu solgunluk uzun dallara bile yayıldı.
Böğründe açılan yaradan, kabukların altından kan akmaya başladı. Bir mihrabın önünde, bir boğa kurban edildiği zaman nasıl kan akarsa, Demeter’in kutsal ağacının yarasından da öyle kanlar akıyordu. Bu vaziyet karşısında, köleler şaşırdılar, donup kaldılar. İçlerinden birisi din gayretiyle bu cinayete engel olmak istedi ve efendisinin baltasını tuttu. Ersiykthon ona öfke ile baktıktan sonra dindarlığının mükafatını al diyerek ağaca saplı duran baltayı çıkardı ve onunla zavallı kölesinin başını uçurdu. Sonra yine ağacı kesmeye başladı. O sırada, kesilen yerden kabukların arasından gelen bir ses, hala bana acımaz, beni kesmeye devam edersen Demeter seni cezalandırır diye bağırdı. Fakat onun gözü kör, kulağı sağır olmuştu.
Ne görüyor, ne duyuyordu. Mehtaplı gecelerde, orman perilerinin çeresinde dans ettikleri, güzel meşeyi, tek başına kesmeye devam etti. Yediği darbelerin tesiriyle, ağaç önce sarsıldı, sonra büyük bir gürültü ile yıkıldı. O yıkılırken, kocaman gövdesi ve dalları altında kalan, bir çok ağaçları da kırdı, geçirdi. Bu cinayet karşısında, orman perileri ağlaştılar, feryat ettiler, onların ağlaşmalarından, feryatlarından dağlar, taşlar inledi. PEriler, gözleri yaşlı, gönülleri kırık olarak, koştular, kutsal meşenin kesildiğini Demeter’e haber verdiler. Tanrıça, bu habere çok üzüldü. Kederli Dryad’lara merhametsiz Erysikhton’u şimdiye kadar görülmemiş ve işitilmemiş bir şekilde cezalandıracağını bildirdi. Onun başına açlık tanrısı Fames’u bela edecekti. İnsanlara ve bütün canlılara yiyecek ihsan eden, onları besleyen ürünleri yetiştiren Demeter ile Açlık Fames’in birbirleriyle karşılaşmalarını, vasıtasız görüşmelerini tanrılar uygun bulmadıkları için, toprak tanrısı dağlarda yaşayan ve kendi buyruğunda olan Oread’lardan birisini çağırdı ve ona şu emri verdi.


Çok uzaklarda, soğuk rüzgarların estiği buzlarla kaplı bir diyar vardır. ORada, dertli soğuklar, solgun kederler müthiş korkular hüküm sürer. ORada doymak bilmeyen Açlık yaşamaktadır. Onu bul ve ona benim şu buyruğumu ulaştır. Beni küçükken gören, o saygısız Thessalia’nın kalbine girsin ve onu sonsuz açlığa mahkum etsin. Demeter, dağ perisine bunları söyledikten sonra açlık diyarının çok uzaklarda oluşundan korkma, kanatlı ejderlerin uçurduğu, hususi arabama bin, onunla git diye tembih etti. Bunun üzerine Oread, Tanrıça’nın arabasına atladı, uçarak açlık diyarına vardı. Buzlu dağların tepesinde, kanatlı ejderlerin dizginlerini çekerek arabasını eğledi. Açlığı aramaya başladı. Onu, taşlık bir yerde, uzun tırnakları ve dişleri ile yemek için ot araştırırken buldu. Açlığın hali perişandı. Onun saçları kirpi dikenleri gibi dimdikti, gözleri çukura kaçmıştı, yüzü, ölü yüzü gibi sapsarıydı. Dudakları çürümüş, mosmordu. Dişleri paslı ve iğrençti. Kupkuru derisi altında, boş kamı sarkmış, vücudunda, et diye bir şey kalmadığı için, derisi kemiklerine yapışmıştı.
Dağ perisi, korkusundan açlığa pek yaklaşmadı. Demeter’in emrini, ona uzaktan tebliğ etti. Oread ona yaklaşamadığı halde, hayretle biraz da haline acıyarak seyrederken, müthiş acıktığını hiseetti. Korktu, o soğuk diyarda artık işi kalmamıştı. Hemen, arabasını geri çevirdi, Thessalia’ya doğru uçtu. Açlık sabırsızdır. O, Demeter gibi, ağır başlı, işlerini yavaş yavaş yürüten bir tanrı değildir. Bu sebeple, emri alır almaz, derhal bir kasırga ile havalandı ve Erysikhton’un sarayına geldi. Gece yarısydı. Herkes derin bir uykuya dalmıştı, tanrılar için bütün kapılar açıktı. Açlık,doğruca Erysikthon’un yatak odasına gitti. Onu yatağında buldu. Rahat rahat uyuyordu. Önce onu kucakladı. Kolları arasına aldı. Açlık zehirini nefesi ile onun nefesine kattı, ağzına, ciğerlerine doldurdu. Böylece açlık, onun boğazından geçti, midesine, bağırsaklarına aktı ve bütün vücuduna yayıldı.
İşini bitirdikten sonra, bolluğun, zenginliğin hüküm sürdüğü bu evi ve bu diyarı terkederek, kendi zavallı ülkesine gitmek üzere havalandı. Erysikhton daha uykuda iken acıkmaya başladı. Rüyasında açlığını gidermek için yemek yiyormuş gibi, çenesini açıp kapıyor, dişlerini birbirine çarpıyor, ağzını şapırdatıyordu. Hayali yemeklerle avurdunu şişiriyor, boğazından aşağı lokmaları gönderiyormuş gibi oluyordu. Uyanınca karnım acıktı, çabuk yemek getirin diye bağırmaya başladı. Gerçekten, müthiş bir açlık, onu kasıp kavuruyordu. Günlerce aç kalmış kıtlıktan çıkmış gibiydi. Yerler, gökler, denizler hep yiyecek olsa onu doyuramayacaktı. Varlık ve zenginlik içinde, bir lokma yiyeceği olmayan bir yoksul gibi hep açtı.
Masasına konan yemekleri durmadan atıştırıyordu. Hizmetçiler, yemek taşımaktan bıktılari usandılar. Onlardan, şehirleri, milletleri doyuracak miktarda yiyecek getirmelerini istiyordu. Fakat, akıllara durgunluk verecek kadar çok yediği halde bir türlü doymuyordu. O istiyordu ki, dünyanın bütün yiyeceklerini getirsinler, midesine boşaltsınlar, belki o zaman doyabilecekti. Onun midesi, sanki bir okyanus olmuştu. Bütün dünya nehirleri sularını oraya boşaltsalar, nasıl doymazsa, dünyada mevcut bütün içecekler, onun midesine aktarılsa onun susuzluğu gitmeyecekti. Büyük bir ormana düşen bir yangının hiddetli alevleri, nasıl sayısız ağaçları, hiç durmadan, hiç bıkmadan yer, kül ederse Erysikthon da önüne getirilen yemekleri öylece yiyor, yok ediyor, yine istiyordu. Ağzına koyduğu lokma, boğazından geçer geçmez, yeni lokmalar tıkıştırıyordu. Her yuttuğu lokma, onun yeme hırsını gideremiyor, yığın yığın, yediği yemekler, sanki dipsiz bir uçuruma atılıyormuş da, midesine gitmiyormuş gibi, midesi de , bağısakları da bomboş kalıyor ve o açlıktan kıvranıyordu.
Bu durum günlerce sürüp gitti. Erysikhton bütün zenginliğini, malını, mülkünü, kölelerini sattı,saydı, nesi var, nesi yoksa hepsini yedi,bitirdi. Artık çevresinde onun olan hiçbir şey kalmadı. Dünyada yalnız bir kızı kalmıştı. Onu satarak karnını doyurmayı düşündü. Mnestra adındaki kızı çok güzeldi. Kızına müşteri bulmakta zorluk çekmedi.
Zavallı kız, kendisini altınla satın alan adamın arkasından gemiye giderken, köle olarak satılmasına ve yabancı memleketlere sürüklenmesine çok üzüldü. Kölelikten kurtulması için Poseidon’a yalvardı. Deniz tanrısı ona acıdı, yalvarışını kabul etti. Onu hemen orada erkek bir balıkçı yaptı. O kadar para vererek güzel bir kız alan adam, arkasına dönüp de bakınca deniz kenarında bir balıkçıdan başka kimseyi görmedi.
Güzel Mnestra her şey oldu neredeyse. Sonunda kızından elde ettiği parayla da doymayan Erysikhton kendine saldırdı, kendi gövdesini yiyerek öldürdü.