Ölülerin gömüldüğü mütareke gününün ertesi sabahı, güneş doğar doğmaz, Yunanlılar veTroia’lılar silahlarını kuşandılar. Troia surlarının bütün kapılarından çok kalabalık savaşçılar ve savaş arabaları çıkıyordu. Yunanlılar da sıkışmış saflar halinde, savaş meydanına doğru ilerliyorlardı. Çarpışma çok korkunç oldu. Her iki taraf da kudurmuş gibi, birbirlerine saldırıyorlardı. Güneş muhariplerin tam tepelerine geldiği zaman zafer, Troia’lıların yüzüne gülmeye başladı. Hektor’un komuta ettiği Troia’lı yiğitler, Yunanlıları geriletmişti. Binlerce ölü bırakan Yunanlılar, kazdıkları hendeklerin arkasına doğru çekiliyorlardı. Orada dar bir sahaya sıkışarak kendilerini koruyabildiler. Eğer akşam biraz daha geç gelseydi. Okeanos’da batan güneş acele etmeseydi, gece Yunanlıları, karanlık bağrına bastırmasaydı, Troia’lılar tam bir zafere kavuşacaklardı.
Bu sırada Hektor; Ey Troia’lılar ve müttefiklerimiz! diye bağırdı. Bugün, gemileriyle beraber, bütün Yunan ordusunu yok edeceğimizi ummuştum. Fakat, görüyorsunuz ki, gecenin karanlığı tam başarımızı, gelecek günlere bıraktı. Şimdi siz, hayvanlarınızın koşumlarını çıkarınız, onları uygun yerde otlatınız. Evlerinizden kendileriniz için ekmekler, kuzular, kesilecek sığırlar getirtiniz. Ovada kamp kurarak, kendinizi besleyiniz, istirahat ediniz, kuvvetleniniz. Yunanlıların, gecenin karanlığından faydalanarak, bize görünmeden, gemilerine binip kaçmalarını önlemek için, onları gözetlememiz lazım. Bu sebeple, odun yığınlarını, surların üstünde ve evlerin teraslarında, damlarında ateşleyiniz. Ey kahraman Troia’lılar, benim emirlerim bunlardır.
Sabah olur olmaz yeniden savaşa başlarız. Zeus’un yardımıyla, gemilerine binip bizi yok etmeye gelen bu köpekleri denize dökeriz. Gururlu bir ümide kapılarak, Troia’lılar bütün geceyi silahlı olarak geçirdiler. Çeşitli yerlerde yakılan, binlerce ateşin alevleri göklere yükseliyordu. Alevlerin çıkardığı ışıklarla, ova aydınlanıyor, uzaklarda Yunanlıların gemileri bile fark ediliyordu. Yükselen alevler, Yunanlıların kalplerine korku salıyordu. En yiğitleri bile korkuya kapılmışlardı. Başkomutan Agamemnon bile ümitsizdi, acı acı düşünüyordu. O, gizlice müşavere için, Yunanlıların ileri gelenlerini çadırına çağırdı.
Ey dostlarım, diye onlara hitab ederken, bir kayadan sızan duru su gibi, gözlerinden yaşlar sızıyordu. Zeus gibi, felaketler uçurumuna fırlatıyor. Troia şehri asla zaptedilemeyeceğe benziyor. Biz gemilerimize binerek aziz vatana dönelim. Bu söz üzerine, bütün şefler dehşete kapıldılar. “Ey Atreus’un oğlu, diye cesur Diomedes söze başladı. Zeus sana hepimizden üstün değer verdi. Seni başkomutanımız yaptı. Fakat, sende, gerçek bir komutanda bulunması gereken cesaret yok. Tehlike ne kadar büyük olursa olsun, kuvvetli bir ruh, cesur bir yürek taşıyan hakiki şef sarsılmaz. Eğer, sen geri dönmeyi düşünüyorsan, geri dön. Geri dönüş yolu açıktır. Gecenin karanlığı seni korur. Bize gelince, Troia kaleleri yıkılmadan biz dönemeyiz.
Orada hazır bulunan bütün şefler bu sözü alkışladılar. Sonra Akıllı Nestor ayağa kalktı ve; Ey savaşçıların kralı, ünlü Agamemnon diye söze başladı. Zeus’un lütfu ile birçok Yunan devletlerinin cesur ordularının başına geçtin. Bizim namusumuzu, şerefimizi kurtaracaktın. Sana, faydalı olacak bir tavsiyede bulunacağım, beni dinle; Sen şu anda elinden Briseis’i alarak, kızdırdığın, darılttığın Akhilleus’u düşün. Onun yardımının, bizim işimize yaramayacağını mı sanıyorsun? Eğer onu düşünürsen, onun hoşuna gidecek hediyelerle, kırgınlığını giderir, bize yardıma çağırırsın.
Akıllı ihtiyar! diye Agamemnon cevap verdi. İnkar etmiyorum, bu hususta ben suçluyum. Bu sebeple hatamı düzeltmeye razıyım. Suçumu affettirmek için ne lazımsa yapayım. Peleus’un oğluna, Yunanlıların en cesuru olan Akhilleus’a yedi kürsü, on talant altın, yirmi tencere, on iki cins at veririm. Ayrıca, güzellikte bütün kadınları geride bırakan Midilli’li yedi kız veririm. Bütün bunlardan başka güzel yanaklı Briseis’i de, tanrılara yemin ederim ki, hiç dokunulmamış olarak, aldığım gibi iade ederim. Şunu da söyleyeyim ki tanrıların izni ile Troia şehrini ele geçirirsek, Akhilleus’a gemilerini altınlarla, tunçlarla doldurmasına müsaade ettiğim gibi, Priamos’un şehrinin en güzel kızlarından yirmi kızı da ona vereceğim.
Verilecek bu değerli hediyelere sevinen şefler, Akhilleus’un çadırına bir murahhas heyeti göndermeye karar verdiler. Bunun üzerine, akıllı Odysseus, büyük Aias ve ihtiyar Phoiniks murahhas seçildiler. Bu üç ünlü Yunanlı, vakit geçirmeden Çanakkale Boğazı’nın köpüklü dalgalarının yaladığı kumlu sahilde yürümeye başladılar. Hem gidiyorlar hem de içten Poseidon’a yalvarıyorlardı. Peleus’un hiddetli oğlunu yola getirmek için onun yardımını talep ediyorlardı. Myrmidon’ların kampına geldikleri zaman, herkesin derin bir uykuya daldığını gördüler. Yalnız büyük Akhilleus, onların kahraman şefi uyanıktı. Sevgili arkadaşı Patroklos’un yanında Lir çalıyordu. O Liri ile, elinden alınan güzel esirin ayrılık acılarını unutmaya çalışıyordu. Akhilleus bu tanıdığı simaları görür görmez sustu ve lirini yere bırakarak onları karşıladı.
Sizi selamlarım, diyerek ellerini onlara uzattı. Hoş geldiniz, sizi dostça kabul ediyorum. Kinim size karşı değildir. Bu sözleri söyleyerek onları, erguvan renkli halısının üstüne oturttu. Sonra, arkadaşına, Patroklos dedi. Bize şarap getir. Çünkü misafir olarak çadırına, Yunanlılar arasında bulunan en çok sevdiğim dostlarımı kabul ediyorum. Patroklos şefinin emirlerini yerine getirmeye çalışırken, Akhilleus da etleri kebap şişine sokarak onları kızartmaya hazırlanıyordu. Yemek bitince, Odysseus ayağa kalktı, yiğit Akhilleus’u selamlayarak şunları söyledi;
Mutlu ol, aziz Akhilleus, senin sofranda bulunmak şerefi, zevki, bizi yakan, yandıran kederlerimizden kurtaramaz. Korku, bizi ümitsizliğe sürüklüyor. Senin ölçüsüz cesaretin, yardımın imdadımıza koşmasa, bütün gemilerimizin yakılacağından ve bizim perişan olacağımızdan şüphemiz yok. Troia’lılar bize hücuma kalktılar. Cesur ve yüksek ruhlu Hektor bütün Yunanistan’ı, kan boyayacağına yemin etti. Kalk, ey büyük kahraman, yok olmak üzere olan Yunanlıları kurtar. Senin hiddetini yatıştırmak için Agamemnon sana yedi kürsü, on talant altın, yirmi tencere, on iki cins at veriyor. Bunlardan başka, size güzellikleriyle bütün kadınları geride bırakan yedi bakire kız gönderiyor, ayrıca bu hediyelerle beraber, güzelliği dillere destan olan güzel yanaklı Briseis’i de sana iade ediyor. Briseis’in sizden aldığı gibi, dokunulmamış olduğuna yeminler ediyor. Eğer tanrılar müsaade eder de Troia şehrini ele geçirirsek kendi gemilerinin götüreceği kadar, altın ve tunç almana izin verildiği gibi Troia kızlarının en güzellerinden yirmi esir kız beğenip almana müsaade ediyor. Ey her yerde düşmanlarını mağlup eden Akhilleus haydi, şu kinini, hiddetini de mağlup et, yardımımıza koş ve ölmez bir zafer kazan!
Ey Laertes’in zeki oğlu Odysseus diye Akhilleus cevap verdi. Benim kararım karardır. Ne Agamemnon, ne de başka bir Yunanlı benim kararımı değiştirebilir. Gidin sizi, gönderenlere deyin ki, ben kinimi, hiddetimi yenemiyorum, Agamemnon’un lütfettiği hediyeleri de kabul etmiyorum. Muharras heyeti, üzgün ve ümitsiz geri döndü. Agamemnon onları görünce, Akhilleus gemilerimizi düşmanın yakmasından, yok etmesinden kurtaracak mı? diye heyecanla sordu. Agamemnon diye Odysseus söze başladı. Küskün kahraman, kararından dönmüyor, vermek istediğiniz hediyeleri de kabul etmiyor. Bu sözleri işitince, orada bulunan Yunanlı şefler, üzüldüler. Uzun süren sessizliği, Diamedes bozdu.
Agamemnon dedi, artık dargın Akhilleus’u düşünme, tanrılardan birinin ilhamıyla o, hiddetini yenebilir. Biz şimdi çadırlarımıza çekilelim, pembe parmaklı Şafağın sökmesini bekleyelim. O zaman sen, gemilerimizi, Troia’lılara karşı koruyan, yiğit savaşçılarımızın başına geç, kahramanlık örneği göster. Yunanlıları idare eden şefler çadırlarına döndüler ve kendilerini, tatlı uykunun kollarına bıraktılar, uyudular.
Agamemnon bir türlü uyuyamıyordu. Ruhu ümitsiz bir kederle sıkılıyor, başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Yatağının içine girdiği zaman, ovada yanan ateşlerin alevlerini görüp, Troia’lıların zafer şarkılarını duydukça üzüntüden saçlarını yoluyordu. Nihayet dayanamadı, ızdırabını hafifletmek, biraz teselli bulmak ümidiyle Nestor’u bulmaya gitti. Bu kahraman, gemisi ile çadırı arasında, silahlarının yanında istirahat ediyordu. Bir gölgenin yanıbaşında dolaştığını görünce, dirseklerine dayanarak ve başını kaldırarak;
Sen kimsin? diye seslendi. Ey gece yarısı yalnız başına yürüyen adam! Sakın bana yaklaşma, önce kendini tanıt, sen kimsin? Ne istiyorsun? Tanı, Nestor, tanı, sen ki Yunanlıların, ünlü kişilerindensin, Yunanlılar dolaşan felaketler onu tirtir titretiyor. Kalk, rica ederim, bana arkadaşlık et. Seninle nöbetçileri kontrol edelim. Onlar, bıkkınlıktan, yorgunluktan uyuyup kalmasınlar. Düşmanların, biz uyurken yapabilecekleri gece baskınından korkuyorum. Atreus’un oğlu, yiğit Agamemnon diye Nestor cevap verdi, seni takip etmeye hazırım. Fakat, önce gidelim, diğer şefleri uyandıralım. Çünkü, keskin bir usturanın ağzı şu sıralarda bizim kader ipimizi okşamaktadır.
Agamemnon ile Nestor hemen Odysseus ile Diomedes’i uykunun elinden kurtarmaya gittiler. Yolda meşhur kahraman Aias’ı ve İdomeneus’u buldular. Onlar, uyuyan Yunanlıların emniyetini sağlamak için, silahları ellerinde uyanık bekleyen nöbetçileri görünce, sevindiler. Yunan nöbetçileri, bir dağ arslanının korkunç kükremesini duyarak, duvarların üstüne çıkan ve etrafı korku ile gözetleyen köpekler gibi, Troia’lıların kampını gözetliyorlardı. Yunan şefleri, Troia’lılardan adam çalmak, getirip konuşturmak, yahut düşman askerlerinin arasına sızarak, gizlice onların konuşmalarını dinleyerek maksatlarını anlamak için iki casus göndermeye karar verdiler. Bu tehlikeli vazifeyi, kurnaz Odysseus ile cesur Diomedes isteyerek kabul ettiler.
Elif


Üyelik tarihi
09 Şubat 2015
Bulunduğu yer
Ankara
Yaş
36
Mesajlar
17.951
Seslenildi
1540 Mesaj
Etiketlendi
104 Konu
Ruh Hali
Akhilleus’a Gönderilen Elçi
22 Mart 2015
- Paylaş
- Share this post on
Digg
Del.icio.us
Technorati
Twitter
To view links or images in signatures your post count must be 10 or greater. You currently have 0 posts.

Hybrid-Şeklinde