Sisyphus’un oğlu Glaukos maceraları babasının yanında pek sönük kalır. Rivayete göre Glaukos, çok at meraklısıydı. En iyi cins atlardan ibaret muazzam bir sürüsü vardı. O atın adeta aşığıydı. Neşesini, zevkini, kederini, üzüntüsünü ata borçluydu. Bu at delisi adam atlarının kuvvetini arttırmak; daha fazla savaşsever yapmak için onları insan etiyle beslemeyi denedi. Bu insafsızlık ve kalpsizlik Tanrıların canını sıktı. Ona kızdılar. Glaukos, bir şar yarışında önce yenildi, fakat diğer bir şar yarışına girdi, koşunun en heyecanlı yerinde onun atları çıldırdılar ve gemi azıya alarak olağanüstü bir hızla koşmaya başladılar, muhteşem ve süslü şar devrildi paramparça oldu. Glaukos ayak altında ezildikten sonra kendi atları tarafından parçalandı ve yutuldu. Glaukos, en büyük zaferi, Korinthos’un ünlü kahramanı olan Bellerophon’un babası olmakla kazandı. İlk gençlik çağına giren bu kahraman bir gün mavi gökte kanatlı bir atın uçtuğunu gördü. Bu acayip at gökyüzünde sağa, sola dört nala koştuktan sonra geldi Korinthos’a hakim yüksek dağın tepesine bir yıldırım gibi düştü ve serin suları olan kaynaklarda susuzluğunu giderdi. Bu atı görür görmez hayran olan Bellerophon, onu yakalamak istedi, ona yaklaşarak tutmayı ve okşamayı denedi. Onun sırtına binecekti. Bütün gayretleri boşa çıktı. Pegasos adındaki bu ilahi at, kendisine, onun elini bile dokundurtmadı. Bu esrarlı atı elde etmeyi çok isteyen Bellerophon, bir kahinin tavsiyesi ile Athena mabedine gitti ve geceyi orada, bu zor işte kendisine yardım etmesi için zeka tanrıçasına yalvarmakla geçirdi. Bir aralık mihrapta uykuya dalmıştı. Rüyasında Athena göründü ve ona dedi ki;
Uyan Bellerophon, uyan! Pegasos’u elde edebilmek için sana şu gemi getirdim. Bunu al, çünkü ancak bu gemiyle o asi hayvanı yumuşatır ve sırtına binersin; haydi git fakat işe başlamadan evvel, atlara binmek sanatını öğren, Tanrıya bir boğa kurban etmeyi unutma. Bu sözler üzerine Bellerophun, hemen kalktı. Ela gözlü tanrıçanın kendisine uzattığı gemi aldı ve eve koştu Athena’nın tavsiyesini yerine getirdi. Pegasos, altın gemi görür görmez hırçınlığı geçti, kuzu gibi bir hayvan oldu. Ve kendiliğinden geldi, kahramanın getirdiği gemi ağzına aldı. Neşe ve heyecandan şaşıran Bellerophon, bu ilahi atın sırtına atladı ve göklere yükseldi. O günden beri yıldırımın koşu atı olan Pgasos, Glaukos’un oğlunun, ayrılmaz bir arkadaşı, sadık bir dostu olarak kaldı.
Kazandığı büyük zaferlerle mest olan Bellerophon’u korkunç imtihanlar bekliyordu. İstemeyerek elini öz kardeşinin kanıyla kirleten, Korinthos’un güzel kahramanı, kardeş katilliği lekesini silmek ve günahtan temizlenmiş için doğduğu şehri bıraktı, Tırynthe’ye gitti. Çok kalın duvarları bulunan bu şehrin kralının adı Proitos’du. Karısı; güzel kraliçe, Anteia adıyla çağrılıyordu. Tanrıların, cesaret ve güzellik hususunda hiç hasislik göstermedikleri kahraman Bellerophon’u görünce kraliçenin kalbi tutuştu, kudretli bir aşk, karşı durulması imkansız bir arzunun esiri oldu. Fakat faziletli prensi doğru yoldan çıkaramadı. Ne güzel vücudu ve olgun göğsü, ne tatlı dili, ne yaptığı birçok vaidlerle mert kahramanın kalbini çalamadı. Namuslu, delikanlı, insanlık duygularıyla, kirli hisleri, şehveti yendi ve kocasına ihanet etmek isteyen kraliçeyi her teşebbüsünde reddetti. Anteia, Bellerophon’u elde edemeyeceğini anlayınca ona iğrenç bir iftirada bulundu. Sarayda kocasını bularak takındığı jestlerle şunları söyledi;
Ey Proitos, ya öl, ya da Bellerophon’u öldür; çünkü o bir ırz ve namus düşmanıdır. Bu gün beni, kirletmek ve kendisine metres yapmak istedi. Bu sözleri işiten kral müthiş kızdı, kendi ekmeğini yiyen, misafiri olan bayağı ruhlu prensin ahlaksızlığına karşı ne yapacağını şaşırdı.
Misafiri öldürtmek Tanrıların da, insanlarında hoşuna gitmeyen bir hareket olacaktı. Bu sebeple kral bir tablet üzerine ölüm işareti çizerek misafirinin eline verdi. Ve Lykia kralı bulunan kayınbabasına gönderdi. İşin iç yüzünü anlamayan Bellerophon, Tanrıların yardımıyla anadolu’nun güneyinde şimdiki Antalya ile Fethiye arasındaki bölgeye Lykia’ya doğru yola çıktı. Lykis ovasını sulayan güzel Ksanthus’un koca çayın kenarına geldiği zaman buranın kralı kendisini merasimle karşıladı.
Dokuz gün dokuz gece ziyafetlerle geçti. Onuncu gün sabahleyin Lykia kralı İobates, misafirinden, getirdiği mektubu istedi. Mektubu okuyunca kızına sarkıntılık eden, onu kirletmek isteyen bu ahlaksızın öldürülmesinin kati olarak istendiğini öğrendi. O da damadına hak verdi. Irz düşmanını yok etmek lazımdı; fakat bu nasıl yapılabilirdi?
Dokuz gündür izzet ve ikramda bulunduğu bu misafiri ne şekilde öldürmeliydi? Bunu bizzat kendisinin öldürmesi insanlığa sığmazdı. Merasimle karşıladığı, yedirdiği, içirdiği aziz bir misafirin kendi kılıcı ile kafasının uçurulması, halkın nefretini, kinini uyandırabilirdi. İobates, hem damadının öcünü almak, hem de misafir katili olmaktan kurtulmak için; ona Khimaira adındaki ifritle mücadeleyi emretti. Lykia’yı kasıp kavuran, mahveden Khimaira’yı bu kocaman ve korkunç mahluku hiç kimse yenemiyordu. Aslan başlı, beygir vücutulu ve yılan kuyruklu bu acayip hayvan ağzından ateş saçarak önüne ne rastlarsa yakıyor, nefesini üfürdüğü vakit tarlaları tutuşturuyor, yaklaştığı zaman kasabaları, köyleri kül ediyordu.
Bellerophon, kanatlı atına binerek göklere yükseldi ve havadan saldırarak ucu demirli ve kurşunlu uzun mızrağını Khimaira’nın alev saçan ağzına zıpladı. Kurşun hararetten eridi aktı ve korkunç mahluk can verdi. Bu ilk tehlikeyi böylece atlattıktan ve büyük bir zafer kazandıktan sonra Bellerophon, daha az tehlikeli olmayan başka ödevler de aldı. Ölümünü isteyen İobates, bu defa onu vahşi bir kavim olan Solyma’larla savaşa gönderdi. ORadan da zafer kazanarak döndü.
Bu sefer Amazonlar’la vuruşmayı emretti. Glaukos’un oğlu onları da kolaylıkla yendi. Fakat dönüş yolu üstünde en çetin imtihan onu bekliyordu. Kral İobates, ansızın bastırarak Bellerophon’u öldürmeleri için Lykia’nın en kahraman, en gözüpek delikanlılarını yığmış, pusuya koymuştu. Fakat bütün bu seçkin babayiğitlerin hiçbiri evine dönemedi. Çünkü cesur Bellerophon, onların hepsini kılıçtan geçirdi. Bunun kahramanlığının, mertliği hayranı olan İobates, Bellerophon’un Tanrılar neslinden olduğuna inandı, onu Lykia’da alıkoyarak kızını verdi, kendine damat etti. Ve memleketin idaresini onunla paylaştı.
O zamana kadar Tanrıların yardımına nail olan Bellerophon, gurura kapılınca ölmezlerin kinini celp etmekte gecikmedi. KAzandığı zaferlerden sarhoş olan delikanlı kanatlı atını şahlandırarak Tanrılar dağına Olympos’a kadar yükselmeyi denedi. Fakat Pegasos’un sırtında neşeli bir halde göklere doğru yükselirken, her mahlukun kalbinden geçenleri bilen Zeus bir at sineği gönderdi. Bu sinek kanatlı atın böğründen sokunca atın canı yandı ve çıldırmış gibi koşmaya başladı. Bu vaziyette Bellerophon tutunamadı, boşluğa yuvarlandı. Süvarisinin üstünden düştüğünü anlayan altın kanatlı Pegasos kendi kendine yükseklere, çok yükseklere doğru yoluna devam etti.
Yıldızların sıralandığı mavi gökün en üst yerine vardı. Tanrılar onu artık yere indirmediler. Bir burca çevirdi. Bellerophon’a gelince, o yere düştü. Khimaira’yı mağlup eden meşhur kahraman artık topal ve bitkin bir halde sürünmeye başladı. O dünyanın en ünlü bir kahramanı iken boş bir gurura kapıldığı için, sefalet içine düştü, daima kederli, daima üzgün yaşadı ve sonunda, adsız, sansız bir dilenci gibi bir köşede can verdi.