Boiotia bölgesinin başkenti olan yedi kapılı Thebai şehri çok eski zamanlarda, kahramanlık devirlerinde, acıklı hadiselere sahne olmuş, bir çok kahramanlık efsaneleri burada doğmuştur. Bu yüzden eski zaman Trajedi yazarları eserlerinin konularını buralarda geçen olağanüstü olaylardan, tüyler ürpertici facialardan alırlardı. Thebai şehrinin kuruluşu bile insanı şaşırtan efsanelerin, çok latif masalların doğmasına sebep olmuştur. Bu meşhur şehrin kurucusunun Kadmos olduğunu söylerler, Kadmos aslen Yunanlı değildir. Bir yabancıydı. Fenike kralı olan babası Agenor’un kendisinden başka Europa adında bir kızı vardı. Bu kız o kadar güzeldi ki Tanrılar Tanrısı Zeus bile ona gönül vermişti. Çok yukarıda Olympos’un baş Tanrısına ayırdığımız bahiste onun, yani Zeus’un bir boğa şekline girerek güzel Europa’yı nasıl kandırarak kaçırdığını ve Girit adasına getirdiğini görmüştük. Kızının kaçırılmasından çok müteessir olan ve onun nereye götürüldüğünü bilmeyen kral Agenor, oğlu Kadmos’u kızkardeşini aramaya yolladı.
Git, oğlum hemşireni ara ondan bir haber almadan sakın buraya gelme Kadmos uzun zaman ve boş yere bir çok yerlerde dolaştıktan sonra, Yunanistan’a geldi. Europa’nın ne olduğunu Apollon’a sormak ve ne yapacağını danışmak üzere Delphi’ye vardı. Yalvardı, yakardı, hemşiresine nerede rastlayacağının kendisine bildirilmesini diledi. Pythia ona şu kelimelerle cevap verdi.
Artık bundan sonra Europa’yı aramaktan vazgeç, çünkü Zeus’un onu sakladığı yeri kimse bilmez, bu bir sırdır. Bununla beraber yoluna devam et; derisinin üstünde bir hilal işareti bulunan bir düveye rastladığın zaman o seni otlu ve ıssız bir vadiye götürecektir; sen hayvanın peşi sıra git, ondan ayrılma, düvenin nerede yattığını görürsen orada bir şehir kur. Fenike kralı Agenor’un oğlu kutsal Delphi şehrinden çıkar çıkmaz, Tanrının kendisine haber verdiği Düveye rastladı, hayvan onun önünde yürüyordu, uzun tüylü, derisi üstünde beyaz bir hilal işareti vardı. Prens acele acele onu takip ediyordu. Düve, onu Boiotia’ya kadar götürdü. O durunca boynuzlu başını göğe doğru kaldırdı, uzun ve derin böğürdü. Sonra dağların, ormanların sesine karşılık verdiğini işitti. Yere yattı. Yorgun bacaklarını otlar üstüne uzattı.
Kadmos’a gelince o da orada durdu. Tanrılara şükretti. Hürmetle toprağı öptü. Bilmediği dağları, vadileri selamladı. Düveyi Olympos Tanrılarının şerefine kurban kesmek istedi. Bir şehrin temeli atılırken kurban kesmek öteden beri adet olmuştur. Civarda bulunan ormana adamlarından bazılarını göndererek kurban kesmeden evvel Tanrılar için yere dökülmesi gereken suyun getirilmesini emretti. Fakat ormanda bulunan tatlı su kaynağı bir mağaradan çıkıyordu. Halbuki bu mağara korkunç bir ejderin iniydi. Onun başı menekşe renginde ve bir maden gibi parlaktı. Kocaman ağzında üç sıra diş vardı, gözleri ateş saçıyor, dili üç ince sivri mızrak gibi, titrek siyah alevler halinde uzanıyordu.
Kadmos’un sadık hizmetçileri, su almak üzere kaynağı, çevreleyen koruluğu aştıkları ve kaplarını doldurmaya hazırlandıkları sırada, ejder ininden çıktı. Mor başını uzatarak korkunç ıslıklar çalmaya başladı. Bunu gören adamlar korkularından su kaplarını düşürdüler. Titreyerek ne yapacaklarını bilemediler; hayvan binlerce halkalar halinde kıvrıla kıvrıla ve benekli derisini sürükleyerek ilerledi ve birdenbire vücudunun yarısını havaya kaldırarak diklendi. Sonra kendini Kadmos’un adamları üstüne attı. Onlardan bazıları, onun öldürücü dişleri arasında can verdiler. Bazıları tunç halkalar gibi kıvrılan gövdesinin tazyikiyle boğuldular. Bir kısmı da iğrenç ejderin zehirli nefesiyle öldüler.
Fakat yolunu henüz bitirmemiş olan ve çok yükseklerde bulunan güneş, ağaçların düşürdüğü gölgeleri kısaltmıştı. Agenor’un oğlu, kendisine en çok bağlı olan arkadaşlarının gecikmelerini merak ederek onları aramaya çıktı. Zırh olarak bir aslanın postunu giydi. Eline bir mızrak ve bir de süngü aldı. Ayak izlerini takip ederek ormanda ilerliyordu. Bahtsız hizmetçilerinin naaşlarını ve onları mahveden ejderin oraya uzandığını ve zavallıların yaralarından sızan kanları yaladığını görünce, Kadmos kocaman bir kaya yakaladı ve olanca gücüyle canavarın üstüne attı. Bu vuruştan en sağlam istihkamların kuleleri sarsılırdı. Fakat, müthiş yılana hiçbir şey olmadı. Bununla beraber ne kadar sağlam olursa olsun derisi kahramanın mızrağının saplanmasına engel olamadı.
Gerçekten Kadmos’un kuvvetli kolunun savurduğu demir uçlu mızrak, ejderin vücuduna saplandı kaldı. Izdırabından ne yapacağını bilemeyen yılan başını sırtına doğru kıvırdı, yarasını gözden geçirdi. Saplanan ve hareketsiz kalan mızrağı ısırdı. Çok uğraştıktan sonra güçlükle onun, ağaç kısmını çıkarabildi. Mızrağın demiri kemikleri arasına gömülmüş olarak kaldı.O zaman hiddetten kudurmuş bir halde köpükler saçarak kıvranmaya ve kendini yerden yere çalmaya başladı. Bazen sürünüyor, bazen kıvrılıyor, bazen kalın bir çam ağacının gövdesi gibi vücudunu yukarı kaldırıyordu. Nihayet uzun bir sıçrayışla Kadmos’a saldırdı, önüne rastgelen kocaman ağaçları ot gibi yolup atıyordu. Agenor’un oğlu birkaç adım geriledi. Sonra süngüsünün sivri ucunu, hayvanın ağzına doğru uzatarak durdu, bekledi. Yavaş yavaş hayvan ilerledikçe süngü onun boğazına doğru giriyordu. Öyle bir an geldi ki süngüyü biraz daha itince yılanın boynunu dedli geçti ve bir meşe ağacının gövdesine saplandı.
Kadmos, yeniden düşmanını seyrederken Tanrıça Pallas, göklerden yere süzüldü indi kendini ona göstererek dedi ki, Kadmos bir iğrenç ejderin dişlerini sök ve henüz sapan demirinin iz bırakmadığı şuraya evlek aç, dişleri ek, bu suretle yılanın dişleri yeni, meşhur bir milletin tohumları olsun. Dişler tohum gibi saçılır saçılmaz, yer kımıldadı, sonra çok kalabalık bir ordunun mızraklarının uçları orman gibi yükselmeye, biraz sonra miğferler, omuzlar, göğüsler çıkmaya başladı. Ovalar, ekin gibi baştan aşağı silahla mücehhez muazzam bir insan kalabalığı ile doldu. Bu yeni düşman ordusunun meydana çıkışından korkan Kadmos, kocaman bir kaya yakaladı ve onların ortasına attı. Muhariplerin ortasında bir dalgalanma oldu ve onlar baskına uğradıklarını sanarak birbirlerine girdiler, birbirlerini kırıp geçirmeye başladılar. Müthiş bir savaş oldu. O muazzam insan kalabalığından beş kişiden başka hepsi öldü, ela gözlü Tanrıçanın tavsiyesiyle sağ kalan bu beş kişi Kadmos’un iş arkadaşları oldular. Kadmos, bu beş kişi ile thebai şehrini kurdu.
Apollon’un emirleri yerine getirildikten sonra Kadmos, Thebai şehrinin kralı oldu ve Harmonia ile evlendi. Aphrodite’nin bu güzel kızının düğününde bütün Tanrılar hazır bulundular. Apollon’un idaresinde Musa’lar ve Kharit’ler şarkı söylediler. Harmonia düğün armağanı olarak değerli bir usta tanrı olan Hephaistos’dan çok latif bir kolye, Athena’dan kenarları işlenmiş kolsuz bir manto aldı.
Bu mutlu evlenme sonunda Kadmos’un dört kızı ve bir de oğlu oldu. Polydros adındaki oğlu Labdakos’un babası, Oidipus’un dedesidir. Dört kızından biri olan Semele; Dionysos’u dünyaya getirirken yıldırımlarla yandı, kül oldu, diğer kızı İno, Semele’nin oğlunun süt annesi olduktan sonra Hera’nın kıskançlığına kurban gitti. Gerçekten bu kız, kızgın ve asabi Tanrıçanın hışmına uğrayarak çocuğu kolları arasında olduğu halde kendisini denize attı. Kadmos’un üçüncü kızı Autonoe, Artemis’in dileğiyle geyiğe çevrilen ve kendi köçekleri tarafından parçalanan bahtsız avcı Aktaion’un anasıydı. Dördüncü kızı Agaue’ye gelince o da oğlu Pentheus’dan öç almak için onları paramparça eden çılgın bir ana oldu.
Bu bitmek tükenmez felaketler, facialar zavallı Kadmos’u kurmuş olduğu şehirden nefret ettirdi. Karısını yanına alarak kendileri için uğursuz olan bu şehirden uzaklaştı. Karı koca uzun zaman ötede beride dolaştılar, senelerin ve birbini kovalayan felaketlerin tesiri altında ikisi de çöktüler ve günün birinde Tanrılar tarafından birer yılana çevrildiler.
Thebai’nin ilk kralı çekilip gittikten sonra bu şehrin krallığını iki cesur delikanlı kardeş zorla ele geçirildiler. Bunlardan birisinin ismi Amphion, öbürünün Zethos’du. Bunlar Zeus ile güzel Antiope’nin oğullarıydı. Kardeş oldukları halde karakterleri taban tabana zıttı. Küçük yaştan beri av peşinde koşan, dağlarda, ormanlarda dolaşan Zethos olağanüstü bir kuvvete malikti, çocukluğunu kırlarda, çobanlar arasında geçirmiş, mahrumiyete, yoksulluğa alışmış haşin bir karakter edinmişti. Halbuki Amphion, bu kaba işi sazının tellerine gördürüyordu. O lirini çalmaya başlayınca dağlar uyanıyor, taşlar, kayalar, heyecandan titremeye, kımıldamaya başlıyorlardı. İşte u zaman Amphion’un lirinin çıkardığı güzel seslerle kocaman kayalar yerlerinden kopuyor kendi kendilerine yuvarlanarak geliyor, onun istediği yerlerde birbirinin üstüne konuyorlar, duvar oluyorlardı. Amphion’un lirinin yedi teli şerefine şehrin kapıları da yedi olarak yapıldı. İşte Thebai’nin şehrinin kuruluşunun hikayesi budur.