BİZİ İKİ, ONLARI BİR SAYDIK!
1 915 Ermeni Olayları’nın yüzüncü yılına doğru ilerliyoruz. Dolayısıyla bu olaylara dair pek çok şey yazılıp çizilecek, belki belgeseller hazırlanacak. Maalesef Ermenilerin isyan edip işgalci Ruslarla ittifak etmeleri, Doğu Anadolu’da karıştıkları katliamları tüm yönleriyle anlatamadık. Osmanlı tarihi ve sosyal tarih üzerine dünya çapında üne sahip olan Kemal Karpat, bu meselenin ilk günden itibaren nasıl çarpıtıldığını araştırmaları esnasında rastladığı bir belgede görüyor. Şöyle anlatıyor:
“Osmanlı Devleti’nde tüm Ermeni nüfusunun –Doğu vilayetleri ve İstanbul dahil– en fazla 1 milyon 400 bine çıktığı görülüyor. Ermeni Patriği bu konuda Berlin Konferansı’na bir rapor sunmuş, ‘Osmanlı Devleti’nde 2,5 milyon Ermeni vardır’ diye belirtmiştir. Doğu’da hizmet gören İngiliz konsoloslar, ‘Bu sayıya nasıl ulaştın?’ diye sormuşlar. Bu bilgi sorusu kendi aralarında yapılan yazışmalardan anlaşılıyor. Çünkü İngilizler gerçek nüfusun miktarını öğrenmek istiyorlar ve Patriğe mektup yazarak ‘Bu sayıyı nereden buldun, biz her taraftan araştırıyoruz, sayıyoruz, 2,5 milyon çıkmıyor!’ diyorlar. Patrik Nerces ‘Efendim biz bu rakamları verirken, Mesela Sivas vilayetinde bulunan Ermenileri bir kez Sivas vilayetinde, bir kez de Erzurum vilayetinde gösterdik. Müslüman nüfusu verirken de göçebeleri, yani yerleşik nüfusa uymayan müslümanları katmadık.’ diye yanıtlıyor. Böylece ‘Kendi kıstaslarımıza göre hareket ederek, Ermeni nüfusunu 2,5 milyon, müslüman nüfusunu da daha düşük gösterdik.’ diyor.”
(Dağı Delen Irmak – Kemal H. Karpat Kitabı, Haz. Emin Tanrıyar, İmge Yay., İst, 2008, s. 476)
TALEBELERLE UĞRAŞIRKEN YEMEYİ UNUTMUŞUM!
M erhum Gönenli Mehmed Efendi’nin Kur’an öğretmek için ne kadar gayret sarf ettiği birçoğumuzun malumudur. Onun bu gayretine şahit olanlardan Hasan Başpehlivan anlatıyor:
“Gönenli Mehmed Efendi İstanbul’a ilk geldiğim yıllardan itibaren adını duyduğum bir zattı. Hafızdı. Hem kıraat-ı aşereyi bilir, hem ilm-i takribi bilir, talebe yetiştirirdi. Mehmed Efendi, Dülgerzade Camii imamı iken de, Sultanahmed Camii imamı iken de, hem talebe okutup yetiştirmiş hem de masraflarını karşılamıştır. Gerçek manada bir imamdı. İmam Hatip Okullarının açıldığı yıllarda talebeler için yatacağı, barınacağı yerlerin bulunmasındaki katkıları büyüktür. Kendisi aç kalmak pahasına bunları yapmıştır.
Şöyle bir olay anlatılır: Mehmed Efendi bir gün ağır bir biçimde rahatsızlanmış. Yakınında bulunanlar hemen doktor getirip muayene ettirmişler. Muayene neticesinde bir hastalığa rastlanmamış. Doktor rahatsızlığın sebebinin açlık olduğunu fark etmiş ve sormuş: ‘Ne zamandan beri yemek yemiyorsunuz?’ Mehmed Efendi biraz düşündükten sonra ‘Herhalde üç gün kadar oluyor, çocukların ihtiyaçlarını karşılamak için hayli sıkıntı çektim, yemek yemeyi unutmuşum..’ demiş. Yakınındakiler hemen Mehmed Efendi’nin karnını doyurmuşlar. Bir şeyi kalmamış.
Mehmed Efendi ömrü boyunca, talebe olduğu müddetçe hep ders verdi. Hem öğreteceğini öğretti hem de talebelerin günlük geçimini karşıladı. Talebelere yatacak yer bulmaktan, onların ne yiyip içeceğine kadar pek çok işle uğraştı. Bu şekilde pek çok talebeyi koruyup, kolladı ve yetiştirdi.”
TARİH VE HİKMET
F ilibeli Ahmed Hilmi Efendi, Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış çok yönlü bir alimimizdir. Hem tasavvufî araştırmalarıyla hem tarihî, edebî-fikrî eserleriyle okuyup istifade etmemiz gereken kaynaklarımızdandır. Onun, tarihimizi sadece olaylar zinciri olarak görmeyip hikmet nazarıyla da değerlendiren “İslâm Tarihi” adlı önemli bir eseri vardır. İsterseniz bu eseri tanımak için ilk iki halife üzerine yaptığı hikmetli yorumlardan bir kısmını okuyalım:
“Hz. Ömer r.a., halifelik seccadesine oturduğu vakit dünyanın iki güçlü ve önemli devletine harp ilan etmiş bulunuyordu. Başka bir tabirle üç dört milyon müslüman, yüz elli milyon insana meydan okumuştu.
Gerek tabiat sayfalarını, gerek tarih sayfalarını inceleyenlerin dikkatine bir şey çarpar: Düzen… Bu düzen o derecede hüküm sürmektedir ki, en küçük bir düşünce ve değerlendirme onun varlığının zaruri olduğunu kabul için yeterlidir. Bu düzenin en büyük niteliği, makul bir şekilde olmasıdır.
Hz. Ebu Bekir’den sonra Hz. Ömer’in gelişi düşünmeye değer bir meseledir. Eğer Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’den önce İslâm başkanlığına gelseydi, hiç şüphesiz Hz. Ebu Bekir’in gerçekleştirebildiği hizmetleri yapamazdı. Şurası da bir gerçektir ki, iki muazzam devletle savaşabilmek için Hz. Ömer gibi enerjik, çalışkan ve dayanıklı bir kişiye ihtiyaç vardı. Demek ki Hz. Ebu Bekir de, Hz. Ömer’in -r.anhüma- gerçekleştirdiği hizmetleri gerçekleştiremezdi. Halbuki Hz. Ebu Bekir’in İslâm toplumunda ihtilafları kaldırarak birliği kurmasından ve önemli bir kuvvet hazırlamasından sonra Hz. Ömer’in yürütme makamına geçmesi, Allah Tealâ’nın hikmetlerindendir.”
(Filibeli Ahmed Hilmi, İslâm Tarihi, Anka Yay., İst, 2005, s. 309-310)
CENAZE ÇIKMIŞ BİR EV GİBİ
E ndülüs, hem İslâm tarihinin en parlak asırlarında ışıldayan bir yıldız olarak hem de uğradığı büyük kıyım ve yıkımdan dolayı hüzünle hatırladığımız bir coğrafyadır. Endülüs’ün büyük birer ilim ve sanat merkezi olan şehirleri birer birer düşman tarafından işgal edilip yağmalanmış ve son olarak da Gırnata (Granada) teslim olmuştur. Ziya Paşa, “Endülüs Tarihi” adlı eserinde Gırnata’nın hüzünlü düşüşünü o günün kaynaklarından derleyerek şöyle anlatıyor:
“Şehrin anahtarlarının teslim edildiği Kanunusanî’nin altıncı günü Gırnata kapıları açıldı. İspanya askerleri grup grup şehre girdiler. Ne kadar kale ve istihkam varsa asker doldurularak zaptedildi. Şehir halkı hüzün ve üzüntülerinden evlerine kapandılar. Çoluk çocuk, erkek kadın baş başa vererek hüngür hüngür ağlamakta olduklarından, Gırnata cenaze çıkmış bir eve döndü. İspanyollar şehre girdiklerinde kimseyi görmeyince hayrete düştüler. Kral tarafından Gırnata valisi olarak atanan Kont Tandila ile büyük kardinal Don Pedro Gonzales herkesten önce Elhamra’ya girdiler. Kardinal, sarayın kubbesinin uç noktasına haç çizdi, Kont da sarayın kubbesine Kastilya bayrağını dikti. O bayrağın dalgalandığını gören Ferdinand ve İsabelle şükür için yere kapandılar, sonra şehre giriş için büyük alay tertip edildi. Devlet erkânının tamamı, emirler, zabitler ve askerler Kral ve Kraliçe ile Elhamra Sarayı’na girdiler. Mevcut olan divanhaneye konulmuş olan hükümet tahtına oturarak tebrike gelen memlektin büyüklerini kabul ettikten sonra şenlik için nihayetsiz toplar atıldı. Şenlikler yaparak sevinçlerini gösterdiler.”
(Ziya Paşa, Endülüs Tarihi, Mostar Yay., İst, 2013, s. 384)