zerrenden çoğalamadın
kendi tuzunda kavruldun
kör kuyuya saplanmış kış yüzünü sen çıkardın
yıprandın
kısır düşlerle söz gömdün kendine daracık bahçende
hayal bildin, hayal gördün her şeyi
mümkünsüzlük müebbetti ömrüne
öyle bildin

kendine battı dikenlerin elinden
kandın / kanadın / ölüme yonttun
başkalarının yerine
kendi kendini / kanattın
sadıktın o yönde

düne tutuklandı yarınların
dünlerin yokluğunu çizerken gözlerinle
azâd edilemeyen öfkenin cömertliğinle
payını aldı bugünlerin de
içindeki ölümü bir tek sen gördün

açılmayan perdesi, daracık bir hücrede
geçti bahar sarhoşluğu bilmeden
yorgun içindeki gün
göçecek güney de yok üstelik artık
hayat çıkmaz aralık

perde perde açılır zaman ömürden
seyrine doyulmayan rüya gibi
bir yaşam ister insan
oysa çoğu zaman
ıssız gökleri yaran metal kuş
karlı doruklar kadar yücedir ulaşılamayan
zamana yenilir çaba
mevsimler aynı sürer
tek düze / yavan günler gelir

hırçın rüzgârlarla kalbini saran
bir uykusuzluk vaktidir sonra zaman
yoktur heyecanla beklenen

görkemli gölgen nerde
nerde her güne bir yaşamak sancısı
katık et sabrını geç kaldıklarının telâşına
aşılmaz bir tepe, geride kalan zaman

böyle mi olmalıydı
aysız gecede umudun gölgesi uzar mı

günebakan çiçekleri gibi güneşi bekler şimdi gözün
erguvan pembesinden bir dünyan olmayacak
araftasın artık
yağamazsın, çakamazsın gümbür gümbür

doyamadığın upuzun uykulardan
yine upuzun uykulara geçeceksin
yaşanmamış günlerde acının yüzü
titrek bir lamba ışığı sevincin
süzülüp sinsi adımlarıyla
durmadan güne karışır gece
doya doya yaşamak varken elindekiyle
böyle mi olmalıydı?