Günün Sözü DamlaPenia.
Her şey neye layıksa ona dönüşür. -Mevlana
Etiket Listesi

Like Tree8Beğeniler
  • 2 Post By Arieh Ahiezer
  • 2 Post By Arieh Ahiezer
  • 1 Post By Süreyya
  • 1 Post By Jasmina
  • 1 Post By Arieh Ahiezer
  • 1 Post By Arieh Ahiezer
Seçenekler
Seçenekler
Stil
Arieh Ahiezer - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi
25 Ocak 2017
Mesajlar
302
Seslenildi
55 Mesaj
Etiketlendi
67 Konu

Standart Kadınlar

27 Şubat 2017
1

Louise Michel (1830-1905)


“power is cursed, that is why I am an anarchist”




Paris Komünü’ne hayat veren ve Komün’e kendinden izler bırakan kadınlardan birisi de Louise Michel’di.

Louise Michel, 29 Mayıs 1830’da Fransa’da Vroncourt şatosunda dünyaya geldi. Annesi şatonun hizmetçilerinden biri idi. Babası ise küçük Louise dünyaya geldikten kısa bir süre sonra ortadan kaybolmuştu. Küçük Louise dede ve büyükanne diye çağırdığı şatonun sahiplerinin yanında büyüdü. Okuma-yazmayı Voltaire hayranı olan dedesinin gayretleriyle öğrendi. Yine ondan iyi bir eğitim aldı.

Louise ilkokul öğretmeni olmak istedi ve sınavları kazandı. Ancak bu mesleği yapabilmesi için imparatorluğa bağlılık yemini etmesi gerekiyordu; Louise Michel bunu reddetti. Dedesinden aldığı eğitimle sıkı bir cumhuriyet taraftarı olmuştu. Sonuçta resmi okullar yerine özel okullarda çalışmak zorunda kaldı. Hatta 1853 ocağında Yukarı Marne bölgesinde Audeloncourt’da özgür bir okulu bizzat kendisi açtı. İki yıl sonra da aynı bölgede bir başka okulda cumhuriyetçi fikirleri çocuklara aşıladığı için ilk kez emniyetin dikkatini çekti.

Bunun üzerine Louise Michel Paris’e taşınmaya karar verdi. Onuncu bölgede Chateau d’Eau caddesinde bir okulda öğretmenliğe başladı. Okulun müdürü bayan Volier hayatı boyunca onun yakın dostu oldu. Paris Komünü’nün önde gelen isimleri arasında olacak olan Varlin, Eudes,Valles, Rigault ve Theophile Ferre ile de o zaman tanıştı. Bu sırada Paris’te katıldığı tartışmalarla anarşizmle de tanışmaya başlıyordu.

Louise Paris’te, 1871’in Ocak ayında teslimiyetçi hükümete karşı yapılan protesto gösterilerine ulusal muhafız üniforması ile katıldı ve ilk silahlı eylemine katılmış oldu.
Komünle taçlanacak olan 18 Mart ayaklanmasında Louse mantosunun altında sakladığı karabinası ile yer aldı. Komünün yenilgisinin ardından yakalanıncaya kadar da silahını elinden bırakmayacaktı.

**


--Fransız esirleri öldürmekle suçlanan komünarların, askerler tarafından St. Bastille meydanı üzerinden kurşuna dizilmeye götürülürken; önlerine çıkıp, "esirleri ben öldürdüm!" demiştir. bu söylem bile Louise Michel'in kadın hakları ve kadınların yasalar tarafından tanınması için ne denli önemli taşıdığını göstermektedir. Zira, o dönem yasalar kadınları tanımıyor ve söz hakkı vermiyordu. Dolayısıyla, bu hareketi onu yasalar tarafından tanınmasına, yargılanmasına ve hak elde etmesine sebep oluyordu ..

**


--"Erkek, hangi kesimden olursa olsun, hep efendidir. Biz kadınlar onunla hayvanlar arasında yer alan ayrı bir tür sayılırız. Proudhon kadınları ev kadını ve fahişe olmak üzere ikiye ayırmıştır. Acı içinde itiraf ediyorum biz, çağlar boyunca bu hale getirilen, başka kasta dahiliz. Cesaretimiz varsa bu patalojiktir, bazı bilgileri kolayca öğrenirsek, bu da patolojik bir durumdur. Ben bütün hayatımca buna güldüm. Bugün artık, yanlışlığı ileride anlaşılacak olan bütün hatalar gibi buna da gülüp geçiyorum."

--"iktidardaki namussuz adamlar zararlıdır; iktidardaki dürüst adamlar etkisizdir. özgürlük ve iktidarın birlikte olması imkansızdır."

--"bizim iktidarı ele geçirmemiz yalnızca bir tür iktidarın daha uzun süre hayatta kalmasına yarar; bunun yerine siz erkekler iktidarda kalın ki iktidar daha hızla bozulabilsin."


**



Louise Michel’in imzasını taşıyan “Anarşistler Bildirisi” onun yaşamına damga vuran belli başlı fikirleri yansıtmaktadır:

"Anarşistler, düşünce özgürlüğünün her yerde tanındığı bir çağda sınırsız özgürlüğü savunmayı hak ve görev olarak bilen insanlardır... Özgürlükten yanayız ve bunun, kökeni ve biçimi ne olursa olsun, ister dayatılmış, ister seçilmiş olsun, kralcı ya da cumhuriyetçi olsun herhangi bir iktidarın varlığıyla bağdaşmayacağına inanıyoruz... Eşitlik olmadan özgürlük olamaz!... Bizim istediğimiz eşitlik,özgürlüğün ön koşulu olan fiili eşitliktir. Herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacı kadar, diyoruz!"


**


--Louise Michel anılarında,«Piç denilen çocuklardanım; ama bana dünyaya gelme bahtsızlığını bahşedenler özgür insanlardı; birbirlerini sevdiler; doğumumla ilgili olarak anlatılan sefil öykülerin hiçbirisi doğru değildir ve annemi yaralayamaz. O hayatım boyunca tanıdığım en dürüst kadındır» dedi.

**



Mahkeme başkanı son sözolarak söylemek istediği bir şey olup olmadığını sorduğunda ise,

Kendini Savaş Konseyi diye adlandıran benim yargıcım olan heyetinizden…. tek isteğim yoldaşlarımın öldürüldüğü Satory meydanına gönderilmemdir. Beni de toplumunuzdan eksiltin. Zaten sizden bunu yapmanız isteniyor. Cumhuriyet savcısının hakkı var. Mademki özgürlük için çarpan her yüreğe bir parça kurşun nasip oluyor ben de hakkımı isterim. Eğer yaşamama izin verirseniz intikam diye haykırmaktan usanmayacağım.»

**


Louise Michel, Le Havre, Gaiety Music Hall’deki bir konferansı sırasında silahlı saldırıya uğradı ve başından ağır bir şekilde yaralandı. Saldırgan, Pierre Lucas adında, 32 yaşında bir Britanyalıydı. Karısı ve kendisi, Le Havre’deki bir dükkanda çok düşük ücretle çalışıyordu. Michel, karşı devrimci propagandanın etkisi altında eyleme girişen bu kişinin mahkûm olması halinde ailesinin çok zor duruma düşeceği gerekçesiyle mahkemede onun aleyhinde ifade vermeyi reddetti.


**




“şimdi suskun olan yığınlar
okyanus gibi gürlediğinde;
yığınlar ölmeye hazır olduğunda
komün tekrar ayaklanacak.
sayılamayacak bir kalabalık olarak geleceğiz
bütün yollardan geleceğiz
ve karanlıklardan sıyrılan intikamcı hayaletler gibi gelirken
yumruklarımızı sıkacağız
bayrağı ölüm taşıyacak
al kanlara boyanmış kara bayrağı
ve alev alev göğün altında
özgürleşen toprak
mor çiçekler açacak…”

Louise Michel

Jasmina ve Süreyya bunu beğendiler.
“Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim –hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da…–Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum –uyuşamadık. Hepsi bu”

Oruç Aruoba
Arieh Ahiezer - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi
25 Ocak 2017
Mesajlar
302
Seslenildi
55 Mesaj
Etiketlendi
67 Konu
Standart Cevap: Kadınlar
27 Şubat 2017
2
YANACAKSAM DA KENDİ YÖNTEMİMLE YANARIM : SOPHİE SCHOLL

1942 yılının sonuna doğru Münih Üniversitesi öğrencilerinden bazıları, yakalarına, çantalarına, “beyaz gül” takmaya başlarlar. Bu masum imgede savaşın acımasızlığında dahi romantizmi yaşayan Sophie Scholl’ün etkisi büyüktür.


‘Beyaz gül’, Almanya’nın Münih Üniversitesi’nde öğrenim gören bir grup öğrencinin Nazi rejimine karşı başlattığı pasif direnişin ismidir. Hans ve Sophie Scholl kardeşlerin önderliğindeki harekete üniversiteden öğrencilerin ve bazı profesörlerin katılımı ile hareket zamanla büyür. Topluluk, hazırladığı Nazi karşıtı bildiriler ve şehrin çeşitli yerlerine yaptıkları graffitiler ile Hitler diktatörlüğüne karşı herkesi uyandırmaya ve harekete geçirmeye çalışmaktadır.

Ocak 1943’te Stalingrad kuşatması kaybedilmiştir. Almanya tarafında 230.000 asker ve Rusya’da toplam 1.000.000 insan ölmüştür. Bunun üzerine Beyaz Gül hareketi temsilcilerinden “Komitanlar! komitanlar!”başlığını taşıyan el ilanı felsefe hocası prof. Kurt Huber tarafından kaleme alınır ve adreslere gönderilir. Çokça basılan ve elde kalan ilanların üniversite de dağıtma işide Sophie’ye verilir. Kendinden üç yaş büyük ağabeyi Hans’ta, okulda Sophie’ye katılır. Aynı gün içinde “Beyaz gül” imzalı el ilanları Münih Üniversitesi’nin bahçesini kaplar. Havada uçuşan antifaşist bildirileri okulun yüksek pencerelerinin birinden savuran Sophie Scholl ve kardeşi Hans’ı gören okulun NSDAP üyesi hademesi Jakob Schmied derhal gestapoyu arar. Gestapo gençleri bulmakta gecikmez.

İşkenceye alınan Sophie ve Hans’ın odaları aranır. Gestapo, Hans Scholl’un odasında örgüte ait tüm bilgilere ve isimlere ulaşır. ‘Beyaz gül’ün kurucusu diğer gençler ve sempatizanları çok kısa bir süre içerisinde tutuklanırlar. Bu arada felsefe öğretmeni Kurt Huber de gestaponun eline düşer. Sorgu dört gün sürer. Sophie ve diğer çocuklar direnir. Sonunda uydurma bir mahkemede “Hitler’ in Şeytanı” diye ün yapmış yargıç Roland Freisler’ in başkanlığında kurulmuş bir nazi mahkemesinde yargılanmaya başlarlar. Freisler ayağa kalkmadan çocuklara suçlarını sıralamaya başlar:“vatana ihanet, düşmanla işbirliği yapmak, askerin moralini bozmak…” sonra savcı ayağa kalkar ve beyaz gül’le ilgili tarihe geçecek bir tahlil yapar: “Reiche’ın savaş sırasında gördüğü en tehlikeli propagandacı vatan ihaneti bu hainlerin yaptıklarıdır.”

Sophie Scholl ve topluluğun kurucularından ağabeyi Hans Scholl ile Christoph Probst 18 Şubat 1943 tarihinde üniversite içerisinde bildiri dağıttıklarının ihbar edilmesi üzerine Gestapo tarafından yakalandılar ve 22 Şubat’ta vatana ihanetten suçlu bulundular. Karardan sadece birkaç saat sonra boyunları vurularak idam edildiklerinde henüz 21 yaşında olan Sophie Scholl’un son sözleri şunlar oldu:

“Haklı bir dava uğruna kendinden vazgeçmeyi göze almış neredeyse hiç kimse yokken, doğruluğun galip gelmesini nasıl bekleyebiliriz ki? Böylesi güzel, güneşli bir gün ve maalesef gitmek zorundayım. Ancak bizlerin gidişiyle binlerce insan uyanacak ve harekete geçecekse varsın öleyim, ne önemi var?”
Jasmina ve Süreyya bunu beğendiler.
“Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim –hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da…–Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum –uyuşamadık. Hepsi bu”

Oruç Aruoba
Süreyya - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi
04 Eylül 2016
Bulunduğu yer
Aorist
Mesajlar
8.232
Seslenildi
950 Mesaj
Etiketlendi
147 Konu
Ruh Hali
Uykulu
Standart Cevap: Kadınlar
27 Şubat 2017
3
Arieh Ahiezer Nickli Üyeden Alıntı
YANACAKSAM DA KENDİ YÖNTEMİMLE YANARIM : SOPHİE SCHOLL

1942 yılının sonuna doğru Münih Üniversitesi öğrencilerinden bazıları, yakalarına, çantalarına, “beyaz gül” takmaya başlarlar. Bu masum imgede savaşın acımasızlığında dahi romantizmi yaşayan Sophie Scholl’ün etkisi büyüktür.


‘Beyaz gül’, Almanya’nın Münih Üniversitesi’nde öğrenim gören bir grup öğrencinin Nazi rejimine karşı başlattığı pasif direnişin ismidir. Hans ve Sophie Scholl kardeşlerin önderliğindeki harekete üniversiteden öğrencilerin ve bazı profesörlerin katılımı ile hareket zamanla büyür. Topluluk, hazırladığı Nazi karşıtı bildiriler ve şehrin çeşitli yerlerine yaptıkları graffitiler ile Hitler diktatörlüğüne karşı herkesi uyandırmaya ve harekete geçirmeye çalışmaktadır.

Ocak 1943’te Stalingrad kuşatması kaybedilmiştir. Almanya tarafında 230.000 asker ve Rusya’da toplam 1.000.000 insan ölmüştür. Bunun üzerine Beyaz Gül hareketi temsilcilerinden “Komitanlar! komitanlar!”başlığını taşıyan el ilanı felsefe hocası prof. Kurt Huber tarafından kaleme alınır ve adreslere gönderilir. Çokça basılan ve elde kalan ilanların üniversite de dağıtma işide Sophie’ye verilir. Kendinden üç yaş büyük ağabeyi Hans’ta, okulda Sophie’ye katılır. Aynı gün içinde “Beyaz gül” imzalı el ilanları Münih Üniversitesi’nin bahçesini kaplar. Havada uçuşan antifaşist bildirileri okulun yüksek pencerelerinin birinden savuran Sophie Scholl ve kardeşi Hans’ı gören okulun NSDAP üyesi hademesi Jakob Schmied derhal gestapoyu arar. Gestapo gençleri bulmakta gecikmez.

İşkenceye alınan Sophie ve Hans’ın odaları aranır. Gestapo, Hans Scholl’un odasında örgüte ait tüm bilgilere ve isimlere ulaşır. ‘Beyaz gül’ün kurucusu diğer gençler ve sempatizanları çok kısa bir süre içerisinde tutuklanırlar. Bu arada felsefe öğretmeni Kurt Huber de gestaponun eline düşer. Sorgu dört gün sürer. Sophie ve diğer çocuklar direnir. Sonunda uydurma bir mahkemede “Hitler’ in Şeytanı” diye ün yapmış yargıç Roland Freisler’ in başkanlığında kurulmuş bir nazi mahkemesinde yargılanmaya başlarlar. Freisler ayağa kalkmadan çocuklara suçlarını sıralamaya başlar:“vatana ihanet, düşmanla işbirliği yapmak, askerin moralini bozmak…” sonra savcı ayağa kalkar ve beyaz gül’le ilgili tarihe geçecek bir tahlil yapar: “Reiche’ın savaş sırasında gördüğü en tehlikeli propagandacı vatan ihaneti bu hainlerin yaptıklarıdır.”

Sophie Scholl ve topluluğun kurucularından ağabeyi Hans Scholl ile Christoph Probst 18 Şubat 1943 tarihinde üniversite içerisinde bildiri dağıttıklarının ihbar edilmesi üzerine Gestapo tarafından yakalandılar ve 22 Şubat’ta vatana ihanetten suçlu bulundular. Karardan sadece birkaç saat sonra boyunları vurularak idam edildiklerinde henüz 21 yaşında olan Sophie Scholl’un son sözleri şunlar oldu:

“Haklı bir dava uğruna kendinden vazgeçmeyi göze almış neredeyse hiç kimse yokken, doğruluğun galip gelmesini nasıl bekleyebiliriz ki? Böylesi güzel, güneşli bir gün ve maalesef gitmek zorundayım. Ancak bizlerin gidişiyle binlerce insan uyanacak ve harekete geçecekse varsın öleyim, ne önemi var?”
Freislerin dediği Reich ve Führer açısından yerinde bir tespittir.
Zira Nazi Almanyasında,halkın içinden gelen ve çığ gibi büyüyen Dırenç, Scholl kardeşlerinin başlattığıdır.Korkutmuştur.

Paylaşım için teşekkürler @Arieh Ahiezer.
Arieh Ahiezer bunu beğendi.
....
Arieh Ahiezer - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi
25 Ocak 2017
Mesajlar
302
Seslenildi
55 Mesaj
Etiketlendi
67 Konu
Standart Cevap: Kadınlar
27 Şubat 2017
4
Emma GOLDMAN (d. 27 Haziran 1869, Litvanya – ö. 14 Mayıs 1939, Toronto)

If I cannot dance it is not my revolution!



Son nefesine kadar mücadeleyi bırakmadı bu “anarşist feminist kraliçe” (kraliçe ifadesi fazlasıyla çelişmiyor mu Emma’yla?) Defalarca sürgün yedi, yok edilmek istendi, halk düşmanı ilan edildi. Konuşma yapacağı yerlerde bütün kolluk güçlerinin seferber edilmesine sebep oldu, öyle de korkuttu iktidarı. Hatta onun yüzünden, ABD anarşistleri kolayca sınır dışı edebileceği -sanırız halâ geçerli olan-bir yasa çıkarmak zorunda kaldı. Yani kısaca devlet, askeriyle, polisiyle, kilisesiyle dur durak bilmeksizin saldırdı Kızıl Emma’ya. Ama nafile…

Emma, kişiliğiyle, ilham veren yaşamıyla, yeri geldiğinde hiç çekinmeden sorgulayıp değiştirdiği anarşist tavrıyla ve özellikle de kadını nesne olmaktan çıkarıp hayatın tam ortasına koyan düşünceleriyle yaşamaya devam ediyor zihinlerde.



***


Geleceğin bu azılı anarşisti, 1869’un 27 Haziran’ında, Litvanya’da, bir Yahudi olarak dünyaya geldi. (Mezar taşında 29 Haziran yazsa da doğum günü resmi kayıtlarda 27 Haziran olarak geçmektedir.) Emma henüz 13 yaşındayken ailesi St. Petersburg’a taşındı. Rusya onlar için tehlike arz ediyordu. Çünkü II. Alexander henüz öldürülmüştü ve Yahudilerin bir katliama kurban gitme ihtimalleri vardı.

***



Taşındıkları ilk zamanlar Emma okula gidiyordu ama 6 ay kadar kısa bir süre sonra, ailesinin yaşadığı maddi sıkıntılardan dolayı okulu bırakıp çalışmak zorunda kaldı. Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı’sı tam da bu sıralar karşısına çıktı. Sonradan kafasında tam anlamıyla netleşecek anarşist fikirler, bu kitapla birlikte filizlenmeye başladı Emma’da.

***


15 yaşına bastığında, babası bu yeni yetme anarşisti evlendirmek istedi, Emma tabii ki karşı çıktı. 17 yaşında ise ailesinin kararıyla, kız kardeşi ile birlikte New York’a, diğer kardeş Lena’nın yanına gitti. Burada bir tekstil fabrikasında çalışmaya başladı.

***


On beş yaşındayken karşılıksız bir aşka tutulmuştur ve bunun üzerine sunları söylemiştir;

"Bunun acısıyla bir ton sirke içerek romatik bir yoldan intihar etmeyi düşledim. aşkımdan intihar etmemin beni mezarımda uçuk ve ilginç, solgun ve şiirsel göstereceğini düşünmüştüm. ama on altıma geldiğimde daha görkemli bir ölümde karar kıldım: ölene kadar dans edecektim."

***

Anarşizmle bağlarını daha da güçlendiren ve onu tam anlamıyla bir anarşist yapan olay, 1886’da gerçekleşen, 1 Mayıs’ın doğmasına neden olan Haymarket Olayı oldu. Haymarket Meydanı’nda düzenlenen miting sona ermek üzereyken provokatörler tarafından polislere atılan bir bomba 7 polisin ölmesine sebep oldu. Bu olaydan dolayı yedi işçi idam cezasına çarptırıldı. İşçilerden ikisinin cezası ömür boyu hapse çevrildi, biri hapisteyken intihar etti, diğer işçilerden dördü ise asıldı. İşte bu olay Emma’yı anarşizmde bir üst noktaya taşıdı.

***


En önemli yoldaşı: Berkman


Sonraki süreçte New York’ta, o dönem anarşist hareketin Amerika’daki önemli figürlerinden biri olan Alexander Berkman ile tanıştı ve beraber yaşamaya başladı. 1892’de de Berkman ile Henry Clay Finch’e başarısız bir suikast girişiminde bulundular. Suikastın hedefindeki kişi yaralanarak kurtuldu. Berkman 22 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 14 yıl hapis yattı, 1906’da salındı.

Bu suikastı planlamalarının sebebi, Finch’in, fabrikasında başlayan grevi silahlı muhafızlarla bastırmasıydı.

****

"Özgür insan,her türlü iktidara karşı olmalıdır.''
"Anarşizm, en militan bilinçlerin çarpıcı protestosudur. anarşizm, en sert saldırılara göğüs geren, çürümekte olan bir çağın çığırtkanlığını yapanlara direnen öyle bir güçtür ki kesinlikle taviz vermez, eğilip bükülmez."

***

“Vermezlerse alın!”


1893’te işsizleri kışkırttığı gerekçesiyle tutuklandı ve Blackwell Adası Cezaevi’nde 1 yıl hapis yattı. Tutuklanmasına sebep olan söylemi de bir başucu sözü oldu: “İş isteyin. Eğer iş vermezlerse, ekmek isteyin. Eğer ekmek vermezlerse, ekmeğinizi alın!”

***


Anarşist olması yetti


Tarihler 8 Eylül 1901’i gösterdiğinde, Şikago’da, McKinley suikastı sebebiyle tekrar tutuklandı. McKinley’i vuran kişi bir anarşizm sempatizanı Leon Czolgosz’tu. Ama olayla ilgisi olmayan kişiler de tutuklandı. Zira devlet, anarşist hareketin halk nezdindeki itibarını sarsmak istiyordu. Czolgosz idam edildi, Emma Goldman 24 Eylül’de serbest bırakıldı.

***

Dünya Savaşı ve bir dönüm noktası


Emma Goldman 11 Şubat 1916’da tekrar tutuklandı. Bu kez tutuklanma sebebi, doğum kontrolü hakkında dağıttığı bilgilendirici dokümanlardı. Hayatının akışını değiştirecek tutuklanma 1917’de gerçekleşti. Goldman, Alexander Berkman, Eleanor Fitzgerald ve Leonard Abbott ile birlikte “Zorunlu Askerliğe Hayır” adında bir birlik kurdular ve I. Dünya Savaşı’na karşı gösteriler düzenlediler. Bu eylemleri üzerine 2 yıl tutuklu kaldılar ve sonra da vatandaşlıktan çıkarılıp Rusya’ya sürüldüler.


***

Rusya günleri: Büyük bir hayal kırıklığı


Rusya’da Bolşevikleri destekledi Goldman, ülkeyi gezip politik baskı ve diğer zor koşullara şahit olana kadar. Bolşevizme sempatilerini yok eden olay ise 1921’de gerçekleşen, Kronştad denizcilerinin ve askerlerinin Bolşeviklere karşı ayaklanması oldu. Bu süreçte Emma grevdeki işçilerle dayanışma içinde oldu, ama Kızılordu ve Troçki tarafından saldırıya uğradılar. Bu olay bir kırılma yarattı ve 1921 Aralık’ında Rusya’yı terk ettiler. O dönem yaşadıklarını “Rusya’daki Hayal Kırıklığım” ve Rusya’daki İlave Hayal Kırıklığım” kitaplarında anlattı.

****

"kadının gelişimi, bağımsızlığı özgürlüğü kendisinden gelmelidir.ilk olarak kendisini bir seks objesi değil, bir kişilik olarak ortaya koymalıdır. ikincisi, hayatını basit, fakat zengin ve derin kılarak; kendi bedeni üzerinde başkalarının iddia ettiği tüm haklara karşı koymalı, istemediği sürece çocuk yapmamalı, tanrının, devletin, kocasının, ailesinin bir kulu olmaya karşı çıkmalıdır.bu da hayatın tüm karmaşıklığını ve özünü anlamaya çalışarak, yani kendini toplumun fikirlerinden ve yargılarından özgürleştirerek olur.

“Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim –hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da…–Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum –uyuşamadık. Hepsi bu”

Oruç Aruoba
Jasmina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi
09 Şubat 2015
Mesajlar
4.246
Seslenildi
274 Mesaj
Etiketlendi
169 Konu
Standart Cevap: Kadınlar
27 Şubat 2017
5
Ben bu konuyu biyerden tanıyorum.
Takipteyim ayrıca.
Arieh Ahiezer bunu beğendi.
Arieh Ahiezer - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi
25 Ocak 2017
Mesajlar
302
Seslenildi
55 Mesaj
Etiketlendi
67 Konu
Standart Cevap: Kadınlar
28 Şubat 2017
6


Voltairine de Cleyre (17 Kasım 1866 — 20 Haziran 1912) ABD'li anarşist. Emma Goldman'ın sözleriyle “Amerika'nın yetiştirdiği en yetenekli ve keskin zekalı anarşist." Erken ölümünün, bugün diğerleri gibi tanınan bir anarşist olmasını engellediği kabul edilir.

***

Michigan'da küçük bir kasaba olan Leslie’de doğdu, babasının ailenin geçimini sağlayamaması nedeniyle küçük yaşta zorunlu olarak Katolik manastırına verildi. Bu deneyim onun üzerinde Hıristiyanlıktan çok ateizmin etkili olmasına neden oldu. Sarnia'da (Ontario, Kanada) bulunan Manastır’da geçirdiği zaman hakkında Cleyre şöyle demiştir: “Ölüm Gölgesi Vadisi gibiydi, ve o boğucu günlerde ihmalin ve batıl inancın yakıcı cehennem ateşinin bedenimde bıraktığı beyaz yara izleri var.” Voltairine de Cleyre buradan Huron Michigan Limanı'nı yüzerek ve 17 mil yol yürüyerek kaçma girişiminde bulundu, ailesinin arkadaşları ile karşılaşması ardından babasına haber verilerek geri gönderildi. Yeniden kaçan Cleyre bu defa bir daha geri dönmedi.

Ailesinin, abolitionist hareket (ABD’de köleciliğin kaldırılmasını savunan grup) ve Underground Railroad hareketi (ABD'li kölelerin bu ülkeden özgür ülkelere kaçmalarını sağlayan grup)ile bağları, bitmek bilmez amansız yoksulluk, ismini felsefeci Voltaire’den alan Cleyre'in yetişkin yaşlarında radikal söylemlere sahip biri olmasında ciddi katkıları oldu. Manastır eğitimi ardından, Cleyre seküler özgür düşünce hareketine katılarak entelektüel çevreye dahil oldu, burada dersler verdi ve bu hareketin gazetesine, makaleleri ile katkılarda bulundu.

1880'lerin ortalarında ve sonlarında, içinde bulunduğu özgür düşünce hareketi zamanında, de Cleyre özellikle Thomas Paine, Mary Wollstonecraft ve Clarence Darrow'dan etkilendi. Düşüncelerinden etkilendiği diğer isimler ise Henry David Thoreau, Big bill Haywood ve sonraları Eugene Debs’dir.


Haymarket eylemcilerinin 1887 yılında asılarak idam edilmeleri ardından anarşist olduğu kabul edilir. Otobiyografik makalesinde “O zamana kadar mahkemelerde Amerikan yasalarındaki adalet esasına inanıyordum" diye yazmıştır, “Bu olaydan sonra bir daha asla böyle düşünmedim.” diyecektir.

De Cleyre mükemmel bir konuşmacı ve yazar olarak tanınır – biyografi yazarı Paul Avrich’e göre, o “yazınsal alanda diğer tüm Amerikan anarşistlerinden daha büyük bir yetenektir" ve anarşist ideallere adanmış yorulmak bilmez bir savunucu olarak [Goldman’a göre ] “imanlı şevki giriştiği her işe damgasını vurmuştur.”

De Cleyre'in esin kaynaklarından biri Dyer D. Lum'dır; "onun öğretmeni, güvendiği kişi, yoldaşı", idi, fakat Lum 1893 yılında intihar etti.



12 Temmuz 1890'da Harry adında bir erkek çocuk dünyaya getirdi, babası özgür düşünce çevresinden James B. Elliot idi; fakat de Cleyre, Elliot ile birlikte yaşamayı reddettiğinde Harry ondan alındı.

Tüm hayatı boyunca hastalıklarla ve depresyonu ile mücadele etti, en az iki kez intihar girişiminde bulundu ve 19 Aralık 1902'de bir süikast girişiminden kurtuldu. Saldırgan Herman Helcher adında Cleyre'nin eski öğrencilerinden, akıl sağlığını yitirmiş biriydi, Cleyre süikast girişiminin hemen ardından Helcher’i affetti. Bu konuda “Akıl sağlığının yerinde olmamasından kaynaklanan bu eylemi nedeniyle onu hapishaneye göndermek medeniyete hakaret olurdu” diye yazmıştır. Saldırı ona, konuşmasını ve konuya yoğunlaşmasını olumsuz etkileyecek kronik kulak ağrısı ve boğaz enfeksiyonu bırakmıştır.

Voltairine de Cleyre, Chicago-Illinois’de St. Mary Nezaret Hastanesinde hastalığı septik menenjit nedeniyle 20 Temmuz 1912 yılında öldü


Voltairine de Cleyre’nin siyasi görüşü tüm hayatı boyunca sürekli değişime uğramıştır, son olarak anarşizmin (önadsız) önemli savunucularından biri oldu, bu düşüncede –tarihçi George Richard Esenwein’e göre- "komünist, kollektivist, mutualist, bireyci gibi niteleyici isimler kullanılmaz." Bazıları için, [anarşizm (önadsız) ]farklı anarşist ekollerin bir arada varolmasına tolerans gösteren bir tutumu ifade eder.

Uzun yıllar de Cleyre, Amerikan bireyci anarşist gruplar içinde bulundu. Erken dönemde bireyciliğe bu bağlılığı kendisi ile Emma Goldman arasında yaptığı ayrımdan anlaşılabilir. “Bayan Goldman bir komünist, ben bir bireyciyim. Onun isteği mülkiyet hakkını yoketmek, ben ise onu savunuyorum. Ben mücadelemi ayrıcalık ve otoriteye karşı yürütüyorum, ki bu sayede mülkiyet hakkı, bireye uygun olan asıl hak, yokedilebilir. Goldman’a göre kooperatifler rekabetin yerini tamamen alabilir; ben ise rekabetin şu ya da bu şekilde her zaman olacağını iddia ediyorum, ve bunun böyle olması son derece istenen bir şeydir."

Goldman ve de Cleyre, kendi aralarındaki bu olumsuz tutuma rağmen entelektüel açıdan birbirlerine saygı duymaktaydılar. 1894 tarihli Emman Goldman’ın Savunması ve Mülksüzleştirme Hakkı adlı makalesinde de Cleyre mülsüzleştirme hakkını destekleyen bir yazı yazmış, fakat bununla birlikte yine de tarafsız kalmaya devam etmiştir. Makalesinde “Bir insanın en küçük duyarlı bir parçasının bile tüm New York şehrinin mülkiyet haklarına değer olduğunu düşünmüyorum… Yiyecek ve giyecek rüyası ile, hapishaneden uzakta, açlıktan ve soğuktan ızdırap çekmek ya da Timmermann ve Goldman'ın yanında yer alarak mülkiyet kurumlarına aleni eylemlere girişme kararının size kaldığını söylüyorum.” diyecektir.

De Cleyre son dönemde bireyciliği reddetme noktasına geldi. 1903 yılında “Çalışan sıradan işçilerin yapabileceği en iyi şeyin, paranın gücünden kurtulmak için, kendi işkollarını örgütlemek” ve “işveren - işçi ayrımı yerine elbirliği ile birlikte üretmek” gerektiğini dile getirmiştir. (“Neden Bir Anarşistim"). 1912 yılında Paris Komünü’nün başarısızlığının kaynağı olarak [özel] mülkiyetin korunmasını gördüğünü söylemiştir. “Komün Yükseliyor” adlı makalesinde, ona göre “Komünün düşmesinin başka nedenleri olmasına rağmen, asıl nedeni gerekli olduğu anda Komün taraftarları Komünist değildi.” Onlar siyasi zincirlerini, ekonomik zincirlerini bertaraf etmeden kırmaya kalkıştılar..."

"Sosyalizm ve Komünizm, her ikiside belli bir düzeyde ortak çaba ve yönetimi gerektirir ki bu tamamen Anarşizm ideali ile tutarlı olmaktan çok, daha fazla kontrolü sağlar; Bireycilik ve Mutualizm mülkiyete dayanarak, özel polis gücünün gelişimine önayak olur ki benim özgürlük anlayışımla uyuşmayan bir durumdur. “Bir Anarşist Olmak” adlı yazısında, “Kendimi yalın haliyle ‘Anarşist’ sıfatından başka bir şeyle tanımlamıyorum” diyecektir.

Voltairine’nin bireyciliği reddetmesinde komünizmi kabul etmesinin bir rolü olduğu hakkında çeşitli görüş ayrılıkları vardır. Rudolf Rocker ve Emma Goldman böyle bir iddiayı öne sürmüşlerdir, fakat aralarında biyografi yazarı Paul Avrich'in bulunduğu başkaları buna itiraz ettiler. Anarşist yazar Iain McKay, de Cleyre’nin 1908 paranın olmadığı ekonomi savunusunun, komünizm olduğunu dile getirmiştir.

***

Voltairine de Cleyre’nin 1912 tarihli doğrudan eylem savunması’na bugün yaygın biçimde atıfta bulunulur. Bu makalesinde, de Cleyre, Boston Çay Partisi’ni (Boston Tea Party) bir doğrudan eylem örneği olarak ele alır; ona göre “doğrudan eyleme her zaman başvurulmuştur, ve bugün bizzat onu lanetleyenler tarafından tarihte tasvip edilmiştir."

***



1895 tarihli Seks Köleliği adlı konferansında, de Cleyre güzellik idealini kadınların bedenlerine zarar verdiği için ve çocuklara uygulanan sosyalleşme etkinliklerini doğal olmayan cinsiyet rolleri yarattığı için eleştirir. Makalenin başlığı bundan da bahsedilmiş olmasına rağmen hayat kadınlarına atıfla kadın ticaretini anlatmaz; aslında burada konu edilen medeni yasaların kendi karılarına tecavüz eden erkeklere karşı hiçbir bağlayıcılığının olmamasıdır. Bu tür yasalar "her evli kadını; efendisinin ismini alan, efendisinin ekmeğine ve emirlerine tabi, efendisinin zevklerine hizmet eden zincirlenmiş köleye dönüştürür."

***

De Cleyre savaş zamanları dışında tutulan orduya şiddetli şekilde karşı çıkmıştır, çünkü hazır ordunun varlığı ona göre savaşları daha olası hale getirmektedir. 1909 tarihli makalesi “Anarşizm ve Amerikan Geleneği”nde, barışı gerçekleştirmek için “her barışçıl insan, orduya desteğini çekmelidir, ve savaş isteyen herkes bunun maliyetini ve riskini üstlenmelidir; insan-öldürme mesleğini icra edenlere ne ücret ne de barınma sağlanmalıdır.” diyerek anti-militarist tutumunu ifade etmiştir.
Jasmina bunu beğendi.
“Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim –hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da…–Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum –uyuşamadık. Hepsi bu”

Oruç Aruoba
Arieh Ahiezer - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi
25 Ocak 2017
Mesajlar
302
Seslenildi
55 Mesaj
Etiketlendi
67 Konu
Standart Cevap: Kadınlar
28 Şubat 2017
7
Constance Markievicz


Kontes Markiewicz, Constance Gore-Booth olarak 1868 yılında Londra'da doğdu. Babasının İrlanda'da, Sligo eyaletinin kuzeyinde, Lissadell'de bir yalısı vardı; çocuklar burada yetiştiler ve Constance ve kızkardeşi Eva, artistik ve politik fikirleri onlar üzerinde güçlü bir etki bırakan WB Yeats ile çocukluk arkadaşıydılar. Constance Londra'da Slade Sanat Okulu'nda sanat okudu, politik olarak aktif hale geldi ve Ulusal Kadınlara Seçme Hakkı Derneği'ne katıldı.

Paris'e taşındı, Ukraynalı bir aristokrat olan Kont Kazimierz Dunin-Markiewicz ile evlendi. Çift, Constance'nin kendini manzara ressamı olarak tanıttığı ve Birleşik Sanatçılar Klübü'nün kurulmasına yardım ettiği Dublin'e yerleşti. Artistik ve edebi çevrelerde sosyalleşerek devrimci vatanseverlerle tanıştı ve onlardan etkilendi. 1908'de Sinn Fein'e ve Inghinidhe ne hEireann devrimci kadınlar hareketine katıldı; ayrıca Abbey Tiyatrosu'nda oyunlar sahnelemeye başladı.

1909'da erkekleri askeri taktiklerde ve ateşli silah kullanımında eğiten bir organizasyon olan Fianna-Eireann'ı kurdu.


James Connolly'nin İrlanda Vatandaşları Ordusu'na katıldı, onların üniformalarını tasarlayıp yeminlerini yazdı. 1916 başlarında, St. Stephen'ın Yeşili'nde Michael Mallin'e komuta eden ikinci kişiydi. Shelbourne Oteli dahil etraftaki binalardan gelen keskin nişancı ateşleri altında kalınca, Kraliyet Cerrah Akademisi'ne çekildiler. İsyancılar teslim olunca, o da tutuklandı, Kilmainham Gaol'da hapsedildi, ölüme mahkum edildi fakat cezası sonradan müebbete çevrildi.

Genel af kapsamında 1917'de salıverildi ve 1918'de genel seçimlere katılarak Britanya Avam Kamarası'na seçilen ilk kadın oldu, fakat Sinn Fein politikasına paralel olarak koltuğuna oturmayı reddetti. Sonraları, Avrupa'da kabinesinde ilk kadın bakanı barındıran İrlanda kabinesinde İşçi Bakanı olarak görev yaptı. 1922'de hükümetten ayrıldı, Anglo-İrlanda Paktı'na karşı çıktı, İç Savaş sırasında aktif olarak Cumhuriyetçiler için savaştı. 1923 ve 1927 genel seçimlerinde tekrar hükümete seçildi. 1927'de öldü ve Dublin'deki Glasnevin mezarlığına defnedildi.
Jasmina bunu beğendi.
“Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim –hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da…–Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum –uyuşamadık. Hepsi bu”

Oruç Aruoba
Konuyu 1 kişi okuyor. (0 üye ve 1 ziyaretçi)
 
Benzer Konular
Konu
Konuyu Başlatan
Forum
Cevaplar
Son Mesaj