100 Soruda felsefe
Soru 1 : «Felsefe» sözünün kaynağı ve anlamı nedir?
«Felsefe» sözü eski yunancadan arapçaya ve bu dilden türkçeye geçmiştir. Bu sözün yunanca aslı «pihilosophia» dır ve iki kelimeden meydana gelmiştir. «Philia» kelimesi «sevgi» anlamına gelir; «sophia» ise «bilgelik» ya da genel olarak «bilgi» demektir, öyleyse, «philosopihia», «bilgeliği - sevmek» ya da «bilgi - sevgisi» anlamına geliyor.... «Felsefe» sözü eski yunancadan arapçaya ve bu dilden türkçeye geçmiştir. Bu sözün yunanca aslı «pihilosophia» dır ve iki kelimeden meydana gelmiştir. «Philia» kelimesi «sevgi» anlamına gelir; «sophia» ise «bilgelik» ya da genel olarak «bilgi» demektir, öyleyse, «philosopihia», «bilgeliği - sevmek» ya da «bilgi - sevgisi» anlamına geliyor. «Philosophos» (filozof), «bilgeliği -seven», «bilgeliği arayan ve ona ulaşmak isteyen kişi» dir; bilgi ve hakikat âşığıdır. Eski yunancadaki «sopihia» kelimesinin, sadece kuru ve soyut bilgi anlamına değil; akıllıca hareket etmek, aşırılıktan kaçınmak, kendine egemen olmak ve kötü durumlara göğüs germeyi bilmek anlamına geldiğini de belirtmeliyiz. Demek ki, filozof, hayatın anlamını bulmaya ve bu anlama uygun şekilde yaşamaya çalışan kimsedir. Felsefenin amacı, sadece bilgi vermek değil, aynı zamanda doğru davranışlarda bulunmamızı sağlamak, ahlâklı yaşamanın yollarını öğretmektir. Eski yunan düşüncesi bilgi ile bilgelik; bilmek ile işlemek (ahlâk) arasında sıkı bir ilinti görüyordu. Sokrates, bundan ötürü, «kimse bilerek kötülük işlemez» diyordu. Demek ki, «felsefe» kelimesini başlangıçta taşıdığı anlam içinde ele alırsak, sadece bilme¬nin değil, ahlâka uygun ve mutlu bir hayat yaşamanın da söz konusu olduğunu; «felsefe» denince, sağlam bilgiler edinilme çabası kadar, doğru, ahlâklı ve mutlu yaşama çabasının da kastedildiğini görürüz.
Kelimenin taşıdığı bir başka anlam özelliği de, «philosophia» nın, bilgeliğe karşı duyulan «sevgi» ya da «dostluk» oluşudur. «Philosophos» yani filozof, kesin bilgilere yada mutlak hakikatlere sahip olduğunu sanan kimse degildir. Bilgeliği ve bilgiyi seven, arayan, ele geçirmek için çaba harcayan kimsedir. «Philosophos» kelimesini, ilk olarak İsa'dan önce altıncı yüzyılda yaşayan eski yunan filozofu Pylhagoras'ın kendisi için kullandığı söylenir. Pythagoras, kendisinin, mutlak doğruları elde etmiş bir kimse degil, bilgi arayıcısı ve bilgelik âşığı olduğunu söylemek isliyordu. Demek ki, filozof, mutlak bilgileri ve hakikatleri bulduğunu düşünerek mutluluk duyan bir kimse değildir. Ama hiç bir şeyin bilinemeyeceğini düşünerek koyu bir şüpheciliğe düşen kimse de değildir. Filozof, edinmiş olduğu bilgileri yetersiz bulan, tedirginlik duyan, eleştirmelere tlirişen ve arayan kimsedir. İnançlarına körükörüne bağlı kimse, bilgiye ve hakikate sahip olduğundan şüphe etmez. Filozof ise, kendisine sunulan bilgileri, hakikatleri ve inançları eleştirir; irdeler; doğru olanı, gerçek bilgiyi, bilgeliği arar; insanoğlunun hayatını anlamlı kılacak, yaşanmaya dcjğer hale getirecek ve mutluluğa ulaştıracak ilkeleri ve kuralları bulmak ister; bunlara uygun olarak yaşamaya çalışır. Bu ilkeleri ve kuralları, iyice araştırılıp akıl yoluyla bulunmuş temeller üzerine kurmaya çalışır. Felsefî düşünce, eleştirici bir tavır takınmaktır; eylem (ahlâk) alanında, peşîn hükümlerden, içinde, yaşadığımız çevrenin bize kabul ettirdiği inançlardan, tutkulardan, duygulardan ve alışkan¬lıklardan sıyrılıp uzak durmak, onlara dışardan bakmak, onları irdelemek ve eleştirmektir. Kısacası, bilginin temeli olacak doğrulara ve davranışımızı yönetecek ilkelere ulaşmak çabasıdır; arayışıdır, sevgisidir.
Tarih boyunca çeşitli filozoflar gelip geçmiş, farklı felsefe sistemleri kurulmuştur. Hatta, bu sistemlerin bazıları, uzun ya da kısa süreler boyunca, mutlak bir hakikat fllbi kabul edilmiş; insan düşüncesini ve hayatını etkilemiştir. Bununla birlikte, gerçek felsefenin özünde, yukarda açıkladığımız «philosophia» sözünün ilk anlamı, her zaman varolagelmiştir. Yani, gerçek felsefeler, her zaman, bir eleştirme, bir hakikat sevgisi ve arayışı; bir yaşayış, davranış ve ahlâk meselesi olarak, bu amaçlara yönelmiş bir çaba olarak ortaya çıkmıştır. Sistemlerin ve çeşitli felsefî düşünüşlerin derinine inilince, bu sevgiyi, arayışı ve çabayı görmek her zaman mümkündür.
Soru 2 : Felsefe ile din arasında ne gibi ilişkiler vardır?
Yukarda söylediklerimizden anlaşılacağı gibi, felsefe ve din, birbirine karşıt iki düşünüş ve davranış biçimidir. İlkel dînlerde olduğu gibi gelişmiş dînlerde (Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık) de, inanç yani îman temeldir. Herhangi bir dini benimseyen kişi, evren (kâinat) ve insanoğlunun hayatı hakkında belli birtakım görüşleri ve yargıları (hükümleri) kabul etmiş; bunlara inanmış kimsedir.... Yukarda söylediklerimizden anlaşılacağı gibi, felsefe ve din, birbirine karşıt iki düşünüş ve davranış biçimidir. İlkel dînlerde olduğu gibi gelişmiş dînlerde (Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık) de, inanç yani îman temeldir. Herhangi bir dini benimseyen kişi, evren (kâinat) ve insanoğlunun hayatı hakkında belli birtakım görüşleri ve yargıları (hükümleri) kabul etmiş; bunlara inanmış kimsedir. Başka bir deyişle, hakikatin kendisine verilmiş olduğunu ve hakikate sahip bulunduğunu sanan kimsedir; evreni ve insanoğlunu bu hükümler, bu dogmalar (naslar) açısından gören kimsedir. Dinde, «bu, acaba böyle midir?» diye sorulmaz. Çünkü dinde, her şeyin cevabı verilmiş ve inanç sahibi kimse, bu cevaplara inanmış; onları doğru diye bellemiş ve benimsemiştir. Evreni kim yaratmıştır? insanoğlu nereden ve nasıl türemiştir? İnsanoğlunun dünyadaki yeri, tanrı ve hemcinsleri ile ilişkileri nelerdir? İnsanoğlu mutluluğa nasıl ulaşabilir? «İyi» ve «kötü» nedir? Ölümden sonra ruhlarımız ne olacaktır? giibi sorulara, dinlerde (özellikle, gelişmiş dinlerde) inceden inceye cevap verilmiştir. Bunlar, her dinin kutsal kitabında ve din öğretisinde açıklanmıştır. Dindar kimse, bu sorulara verilecek cevapları hazır olan kimsedir. Oysa felsefe, bunlara ve bunlara benzer bütün öteki sorulara, mantığa ve akılgücüne dayanarak eovap vermeye çalışır. Hazırlop cevapların hiçbirini kabul
edemez; dinleri, inançları, peşin hükümleri, gelenekleri sürekli olarak irdeler ve eleştirir, işte bundan ötürü, bu iki tavır, yani din ile felsefenin tavırları, birbirleriyle bağdaşması mümkün olmayan iki ayrı düşünce tarzıdır. Dinin, neden, nasıl ve ne için ortaya çıktığını ve neden ötürü etkili olduğunu felsefe araştırabilir ve açıklayabilir. Bu tür bir Inceleme, din felsefesinin konusunu teşkil eder. Ama din ve dinî düşünüş, felsefeyi kapsayamaz ve açıklayamaz. Dîn, felseye karşı, sadece, belirli bir tavır takınır. Felsefenin, «dinsizlik» olduğunu, insan aklının, tanrı ye evren hakkında bilgi edinemeyeceğini, felsefeyle uğraşmanın gereksiz ve beyhude bir çaba olduğunu söyler.
Soru 3 : Felsefe ile bilimler arasında ne gibi ilişkiler vardır?
Felsefenin, sağlam bilgiler edinmeyi amaç, edindiğini, hakikati bulup ortaya koymaya çalıştığını söyledik. Ama, bütün bilimlerin ortak amacının da bu olduğunu biliyoruz. Bilimler de, kendi araştırma alanlarında doğrulara ulaşmak amacını güderler.... Felsefenin, sağlam bilgiler edinmeyi amaç, edindiğini, hakikati bulup ortaya koymaya çalıştığını söyledik. Ama, bütün bilimlerin ortak amacının da bu olduğunu biliyoruz. Bilimler de, kendi araştırma alanlarında doğrulara ulaşmak amacını güderler. Demek ki, amaç bakımından, felsefe ile bilimler arasında fark yoktur, öyleyse fark nerededir? Fark, bilimlerin, ele aldıkları olaylar arasındaki ilişki ve bağıntıları belirtmekle yetindikleri halde, felsefenin bu ilişkilerin daha derinine gitmeye çalışmasındadır. Bilim, duygularımızın ve deneylerimizin bize tanıttığı olayların birbirlerini «nasıl» izlediklerini, hangi kanunlara uyarak ortaya çıktıklarını belirtmekle ve açıklamakla yetiniyor. Oysa felsefe bu olayların «ne» olduklarını bulmaya çalışıyor. Meselâ, toplumbilimi, toplumsal olayların arasındaki ilişkiyi, bu olayların ortaya çıkışlarının hangi kanunlara uyduğunu bul¬maya çalışıyor. Oysa felsefe, toplumun «ne» olduğunu soruyor. Biyoloji, bayat olaylarının; psikoloji ruh olaylarının ilişkilerini inceliyor. Oysa felsefe, hayatın ve ruhun «ne» olduğunu soruyor, bunların özünü açıklamaya çalışıyor.
Bilimlerin hepsi, hakikatleri bulmaya çalışıyorlar, ama hakikatin ne olduğunu sadece felsefe araştırıyor. Böylece, felsefe, bilimlerin ele almadıkları en genel sorulara cevap vermek istediği gibi, vardıkları sonuçları da inceleyerek bir araya getirmek ve bunlardan genel sonuçlar çıkarmak istiyor. Demek ki felsefe, bilimlerin kendi özel inceleme alanlarında elde edilen sonuçları bir araya ge¬tirmek, bütünlemek, toplu bir bilgi ortaya koymak istiyor; evren hakkında, bize, toplu ve kapsayıcı bir görüş vermek istiyor. Burada, felsefî düşüncenin temel bir özelliğinin ortaya çıktığını görüyoruz. Felsefe, bilimler gibi, belıirli bir yöntemle belirli ve sınırlı bir alanda bilgiye ulaşmaya yönelmiyor. Felsefe, daha çok, edinilmiş bilgi üzerinde sorular sormaya, düşünmeye yöneliyor. Demek ki, felsefî düşünce, zihnin kendisi üzerine dönen, kendisine yönelen bir içdüşünme (teemmül-reflexion) olarak ortaya çıkıyor.. Bilgilerimiz hakkında bir soruşturma, araştırma, eleştirme olarak beliriyor. Bilimlerin gittikçe ilerlemesi ve genişlemesi, felsefî düşüncenin bu özelliğini daha da belirginleştirmîştir.
Soru 4 : Bilimler felsefeden ne zaman ayrıldı?
ilkçağda, felsefe ile bilimler arasında kesin farklar yoktu. Felsefe, bütün bilimleri kapsıyordu ve bilimler, kendi özel araştırma alanlarını ve metotlarını henüz ortaya koymamışlar ve felsefeden ayrılıp bağımsız hale gelmemişlerdi. Ama bilimler, evrensel bir bilgi olarak kabuî edilen felsefeden zamanla ayrıldılar. İlk önce geometri ve daha sonra mekanik bilimleri bağımsız hale geldi.... ilkçağda, felsefe ile bilimler arasında kesin farklar yoktu. Felsefe, bütün bilimleri kapsıyordu ve bilimler, kendi özel araştırma alanlarını ve metotlarını henüz ortaya koymamışlar ve felsefeden ayrılıp bağımsız hale gelmemişlerdi. Ama bilimler, evrensel bir bilgi olarak kabul edilen felsefeden zamanla ayrıldılar. İlk önce geometri ve daha sonra mekanik bilimleri bağımsız hale geldi. Geometrinin bağımsız hale gelmesine Eukleides (İ.Ö. III. yy), mekanik biliminin bağımsızlaşmasına da aynı çağda yaşamış olan Arkhimedes önayak oldu. Fizik bilimi, Galileo (1564-1642) ve Newton (1643-1727) tarafından felsefeden bağımsız olarak kuruldu. Daha sonra XVII. yy. da Lavoisier ile kimya, XIX, yy. da Claude Bernard ile biyoloji bağımsız, bilimler haline geldi. Psikoloji ve sosyoloji bilimleri insanla ilintili konuları ve problemleri kendi özel metotları ile ele alarak incelediler. Tabiat bilimleri gibi, insanla ilintili bilimler de, inceledikleri olayları ölçüye vurup nicelik (kemiyet) olarak kesin bilgiler halinde dile getirmeye çalıştılar. Bilimin bu ilerleyişi, bir zamanlar bütün bilgilerı kapsayan evrensel bir bilim olarak kabul edilen felsefenin alanını gittikçe daralttı. Hatta, bilimlerin, inceledikleri olaylar ve bu olayların bağlı olduğu kanunlar hakkında sağlam bilgiler verdikleri, ama felsefenin bu çeşit bilgilere ulaşamadığı ve bundan ötürü artık aşılmış bir düşünce tarzı olduğu ileri sürüldü. Bilimlerin yanı sıra felsefenin gereği olmadığı savunuldu. Hele felsefenin, varlık, tanrı ve insan ruhu hakkında bilgi vermek iddiasında olan bölümünün yani metafizik'in hiçbir bilimsel değer taşımadığı söylendi.
Soru 5 : Metafizik nedir?
Metafizik, felsefenin belirli bir bölümüdür. Bu bölüm¬de, «Varlık nedir?», «Bir dış dünya var mıdır?», «Vücut ile ruh arasındaki ilişkiler nelerdir?», «Tanrı var mıdır?», «Ruh ölümlü müdür, ölümsüz müdür?» gibi sorulara cevap aranır. Ayrıca bilgimizin nereden geldiği; neleri bilmemiz mümkün olduğu ıgiıbi problemler de ele alınır.... Metafizik, felsefenin belirli bir bölümüdür. Bu bölüm¬de, «Varlık nedir?», «Bir dış dünya var mıdır?», «Vücut ile ruh arasındaki ilişkiler nelerdir?», «Tanrı var mıdır?», «Ruh ölümlü müdür, ölümsüz müdür?» gibi sorulara cevap aranır. Ayrıca bilgimizin nereden geldiği; neleri bilmemiz mümkün olduğu ıgiıbi problemler de ele alınır. Filozoflar, tarih boyunca, metafizik kelimesini çeşitli biçimlerde kul-lanmışlardır; metafizikten yana olmuşlar ya da metafiziği eleştirmişler ve yermişlerdir. «Metafizik» kelimesi ilk olarak isa'dan önce birinci yüzyılda, Rodoslu Andronikos tarafından ortaya atılmıştır. Andronikos, büyük yunan filozofu Aristoteles'in (İ.Ö. 384-322) eserlerini bir araya getirdiği zaman, fizikle ilgili bölümden sonraya gelen esere «metafizik» yani «fizikten - sonra - gelen» ya da «fizik -ötesi» adını vermiştir. Daha sonraları Aristoteles'in bu eserinde incelediği konular, metafiziğin konuları olarak kabul edilmiştir. Metafizik konular deyince, duyularımızı ve algılarımızı (idraklerimizi) aşan konular kastedilmiştir. Aristo-
teles, bu kitabında incelenen konulara «ilk felsefe» diyordu. İlk felsefe yani metafizik, varlığı varlık olarak inceliyor; genel olarak varlığın şartlarını, kaç çeşit «neden» (illet) oldu¬ğunu, bütün varlıkların kaynağını yani tanrıyı açıklıyordu. Ortaçağın sonuna kadar, klasik, felsefertin temel konusunu metaıfizik teşkil etmişti. Bilimlerin ilerlemesiyle, felsefe içinde, metaıfiziğe karşı eleştirici bir tavır ortaya çıktı. Duyularımızı ve algılarımızı aşan konuları inceleyen metafiziğin, sağlam bilgiler veremeyeceği ileri sürüldü. Bilgilerimizin kaynağının ve değerinin araştırılması gerektiği ileri sürüldü. Böylece modern çağlarda, felsefenin ağırlık noktası, metafizikten, bilginin kaynağını, imkânlarını ve değerini araştıran «bilgi teorisi» ne kaydı. Bundan ötürü, modern çağlar felsefesi, eleştirici bir tutumu benimseyerek, felsefe (philosophia) kelimesinin ilk anlamına ' yeniden döndü, ilerde, felsefe tarihîni kısaca gözden geçirirken, felsefeyi geniş anlamda ele alarak çeşitli filozofların hem metafizik alanında, hem de felsefenin öteki kollarında ileri sürdükleri görüşleri bir arada vermeye çalışacağız.
Soru 6 : Felsefenin bölümleri nelerdir?
Felsefenin ele aldığı konular, çeşitli şekillerde sınıflandırılmıştır. Meselâ, liselerde genel felsefe öğretiminde, felsefe boş ayrı kolda ele alınır: Metafizik, mantık, bilgi teorisi, etik (ahlâk felsefesi), estetik (sanat felsefesi). Mantık'ın tıpkı psikoloji gibi bağımsız bir bilim olarak kabul edilip felsefeden ayrı tutulduğu da görülür.... Felsefenin ele aldığı konular, çeşitli şekillerde sınıflandırılmıştır. Meselâ, liselerde genel felsefe öğretiminde, felsefe boş ayrı kolda ele alınır: Metafizik, mantık, bilgi teorisi, etik (ahlâk felsefesi), estetik (sanat felsefesi). Mantık'ın tıpkı psikoloji gibi bağımsız bir bilim olarak kabul edilip felsefeden ayrı tutulduğu da görülür.Bunun tersine, kimi zaman psikoloji, felsefeye dahil edilerek, onun içinde ögretilir, gerçekten de, bugün mantık bilimi, düşüncenin muhteva dışındaki şeklî işleyişini inceleyen «formel mantık» ve bilimlerin metotlarının dayandığı kuralları inceleyen " metotoloji" ve son zamanlarda yaygın ve etkili hale gelen "sembolik mantık" yada «lojistik» gibi bölümleriyle, felsefeden bagımsız bir bilgi kolu haline gelmiştir. Felsefe, bu bilgi dalının kendisini degil de dayandığı ilkeleri ve temelleri bilgi teorisi içinde inceler. Böylece, yukarki sınıflama şu şekle girmiş olur: metafizik, bilgi teorisi, etik, estetik. Ama öğretim alanında kesin ve değişmez bir sınıflama yoktur. Sınıflamalar ülkelere ve öğretim anlayışına göre değişiklik gösterir.
Felsefeyi, araştırma alanları bakımından ele alarak çeşitli kollara ayırmak da mümkündür. Böylece, metafizik (varlık, tanrı, ruh gibi konuların araştırılması); bilgi teorisi (aklın ve düşüncenin dayandığı ilkelerin, bilginin kaynağının, imkânının ve değerinim incelenmesi); ahlâk felsefesi (eylemlerimizin, «iyi» ve «kötü»nün incelenmesi), sanat felsefesi («güzel»in ve sanat yaratışının incelenmesi); tabiat felsefesi (tabiatın incelenmesi), tarih felsefesi, toplum felsefesi, dil felsefesi, din felsefesi v.b., gibi farklı bölümler ortaya konabilir.
Bir başka sınıflamaya göre felsefe, genel olarak varlığın ne olduğunu araştıran «ontoloji» (varlıkbilim), bilgiyi ve hakikati inceleyen «gnozeoloji» ve «iyi», «kötü», «güzel» gibi değerleri inceleyen aksiyoloji'ye (değerler felsefesi) ayrılır. Çeşitli açılardan yapılan bu sınıflamaların altında, felsefî düşüncenin özünün bulunduğunu ve bu bölümlerin hepsinde ortak noktayı bu özün teşkil ettiğini unutmamak gerekir.
Soru 7 : «Felsefe» ve «feylesof» kelimeleri, dilimizde, ne gibi anlamlara gelir?
Günlük dilde «felsefe yapmak», derin ve anlaşılması güç sözler söylemek anlamına gelir. Kimi zaman da, sadece küçültücü ve alaycı bir anlamda kullanılır. Yani, anlaşılmaz şeyler söylemek, mugalata yapmak anlamını taşır. «Feylesof» kelimesi ise «felsefeyle uğraşan kimse» den başka, «dünyayı umursamayan kişi» ve «dinsiz» anlamına gelir.... Günlük dilde «felsefe yapmak», derin ve anlaşılması güç sözler söylemek anlamına gelir. Kimi zaman da, sadece küçültücü ve alaycı bir anlamda kullanılır. Yani, anlaşılmaz şeyler söylemek, mugalata yapmak anlamını taşır. «Feylesof» kelimesi ise «felsefeyle uğraşan kimse» den başka, «dünyayı umursamayan kişi» ve «dinsiz» anlamına gelir. «Dünyayı umursamayan kişi» anlamında, yunanca «sopihos» yani «bilgi» kavramının kalıntılarını görmek mümkündür.
Çünkü bilge sözünün temeldeki anlamlarından biri de, «başına gelenlere göğüs gerebilen, aldırmayan kimse» dir. Ayrıca, dilimizdeki günlük kullanılışın taşıdığı bu anlamda, «dünya işlerine ve değerlerine önem vermeyen kimse» anlamı da bulunmaktadır. Nitekim «philosophos» da, yaşadığı çevrede kabullenilmiş düşüncelere ve değerlere karşı eleştirici tavır takınan; gerçek değerleri bulmaya çalışan, onları gözönünde tutan kimsedir. «Dinsiz» anlamında da, felsefenin inanca değil akıla dayanması özelliğinin dile geldiği görülüyor. Feylesofun, dinî inançlardan çok akla dayandığı, imana değil akla ve düşünceye yönelmiş olduğu belirtiliyor. Osmanlıcada, bilge karşılığı «bakîm» ve bilgelik karşılığı «hikmet» sözleri de kullanılır, islâm felsefesinde, filozofları belirtmek için «felâsife» dendiği gibi «hükema» yani «hakimler» (bilgeler) de deniyordu. Osmanlıcadaki «Hakîm», «feylesof»tan daha geniş kapsamlıydı ve «her şeyde üstün tedbirli tanrı», «çok bilgili», «feylesof» ve «bekim» anlamlarına geliyordu. «Hikmet» kelimesi de «felsefe», «gizli ve bilinmeyen nokta», «sebep», «ahlâka ait kısa söz» anlamını taşıyordu. Demek ki, «hikmet» kelimesi, «felsefe» den daha geniş anlamlıydı ve hem dinî hem de ahlakî kavramları kapsıyordu.
Soru 8 : Felsefe, günümüzde ne gibi anlam ve önem taşır?
Felsefe kelimesinin sözlük .anlamını ele alarak, her şeyden önce, «bilgiyi ve bilgeliği sevmek, doğru olanı araştırmak, doğru ve sağlam bilgilere ulaşarak davran ıslarımızı ve eylemlerimizi dogruya uygun olarak gerçekleştirmek»
anlamına geldiğini söyledik. Felsefenin soyut ve kuru bir bilgi değil, aynı zamanda bir yaşama ve davranma tarzı, bir bilgelik ve mutluluğu gerçekleştirmek isteği olduğunu söyledik.... Felsefe kelimesinin sözlük .anlamını ele alarak, her şeyden önce, «bilgiyi ve bilgeliği sevmek, doğru olanı araştırmak, doğru ve sağlam bilgilere ulaşarak davran ıslarımızı ve eylemlerimizi dogruya uygun olarak gerçekleştirmek»
anlamına geldiğini söyledik. Felsefenin soyut ve kuru bir bilgi değil, aynı zamanda bir yaşama ve davranma tarzı, bir bilgelik ve mutluluğu gerçekleştirmek isteği olduğunu söyledik.
Felsefenin, uzun bir süre; varlık, tanrı, insan ruhunun alınyazısı, hayatın anlamı gibi soruları ele aldığını yani metafizik adı altında bu en genel ve derin konuları
araştırdığını, bunlara cevaplar getirdiğini belirttik. Bilimlerin geliştiğini ve kendi alanlarında, felserfenin sağladığından daha güvenilir ve doğrulanabilir bilgiler verdiklerini ve bundan ötürü felsefenin yine eski «bilgi - severlik» e; bilginin ne olduğu, kaynağının nereden geldiği, ne gibi imkânlara sahip bulunduğu ve ne değer taşıdığı sorularına yöneldiğini; eleştirici bir tutum benimsediğini söyledik. Ayrıca, felsefenin yeni bilgiler bulup ortaya koymaktan çok, (elde edilmiş bilgilere eğilerek onları eleştirmek ve irdelemek olduğu üzerinde durduk. Bundan başka, bilimlerin sağladığı sağlam bilgilerin sonuçlarını bir araya getirerek, evren hakkında kapsayıcı ve toparlayıcı bir açıklama, bütünleyici bir anlayış ve görüş sağlamaya çalıştığını belirttik. Böylece, felsefenin bütün çağlarda; aydınlığa, açıklığa, düşüncenin ve bilginin kendi hakkında daha apaçık bir anlayış ve kavrayışa ulaşmak için gösterdiği bir çaba olduğunu anlatmak istedik. Gerçekten de, felsefenin özü ve ölümsüz yanı, tarih boyunca kurulup, zamanla ve şartlar değiştikçe yıkılan sistemlerin kendisinde değil, bu sistemleri yaratan yöneliş ve çabadadır. Felsefe, yeni gerçeklere açık olan; onları irdeleyen, bilgiyi ve doğruları kökünden ele alarak aydınlığa kavuşturmak isteyen derinlemesine düşüncenin çabasıdır. Bu açıdan, eski önemini, başka bir biçim içinde sürdürmektedir. Felsefe tarihi boyunca kurulmuş olan sistemlerde ulaşılmış olduğu sanılan şeylerin hiçbiri değişmeyen ve geçerliğini ebediyen koruyan şeyler değildir. Varlığın tümü gibi, felsefenin bulguları ve açıklamaları da sürekli olarak değişikliğe uğrayan, ortaya çıkıp kaybolan şeylerdir. Ama bütün bunların altında, süregîden ve kalan bir şey de vardır. Bu, tarih boyunca çeşitli felsefe sistemlerini yaratarak ilerleyen ve kendi kendini daha açıklığa ve bilince kavuşturan insan düşüncesidir; insan düşüncesinin, kendi ürünü olan bilgiler ve buluşlar üzerinde sürekli olarak de-rinleşmesidir. Felsefe tarihini kısaca gözden geçirirken, insan ziihrtinin kendi ürünlerini ve kendi düşüncesini kavramak için harcadığı bu sürekli çabayı göreceğiz.
Soru 9 : Bugünkü anlamıyla felsefe nerede ve nasıl başlamıştı?
Fikir ve felsefe tarihi konusunda bugün sahip olduğumuz bilgilere dayanarak, felsefenin eski Yunanda başlamış olduğunu söylemek zorundayız. Gerçekten de, felsefenin cevaplarını vermeğe çalıştığı, «evrenin temeli ve kaynağı nedir?», «insan hayatının anlamı ve amacı nerededir?» gibi sorulara, akla dayanarak cevap vermeye çalışan ilk düşünürler eski Yunanistan'da yetişmiştir.... Fikir ve felsefe tarihi konusunda bugün sahip olduğumuz bilgilere dayanarak, felsefenin eski Yunanda başlamış olduğunu söylemek zorundayız. Gerçekten de, felsefenin cevaplarını vermeğe çalıştığı, «evrenin temeli ve kaynağı nedir?», «insan hayatının anlamı ve amacı nerededir?» gibi sorulara, akla dayanarak cevap vermeye çalışan ilk düşünürler eski Yunanistan'da yetişmiştir.
Eski yunan filozofları, dinlerin ve mitosların (efsanelerin), bu çeşit sorulara ver dikleri cevapla yetinmemişler; akla ve kavramlara dayanan bilimsel - felsefî cevaplar vermeye çalışmışlardır, kaynakları ister Çin, Hint, önasya ya da Yunanistan olsun, mitoslar, bu çeşit sorulara cevap verirken dinî düşüncenin kendine has özelliklerini taşımaktan kurtulamıyorlardı. Yani bu mitosların, en genel soruları (meselâ «evren nereden gelmiştir?») bir inanç konusu olarak kalıyordu. Mitoslarda, bütün peşin hükümlerden ye inançlardan uzak hür bir düşüncenin işleyişi görülmez. Üstelik, mitoslar, kavramlarla degil imajlarla (Imgelerle) iş görüyorlardı. Yani açıklamalarında kavramları (genel ve soyut düşünceleri) değil, somut varlıkları ve bunların insan zihnindeki yansılarını kullanarak açıklama yapıyorlardı. Yani mitoslar, insan gibi düşündükleri (İnsan suretinde kavradıkları) bazı güçleri
yani çeşitli tanrıları işin_içine karıştırarak evrenin
ortaya çıkışını açıklamaya çalışıyorlardı. Mitoslar, evreni ve bütün tabiat olaylarını, kişi haline getirdikleri ve kişiolarak tasavvur ettikleri kuvevetlerle açıklamak çabasından başka şey değildi. Meselâ türk mitolojisi evrenin yaradılışını şöyle açıklıyordu: «daha_yer ve gök yaratılmadan
önce, her şey sudan ibaretti. Ne toprak, ne gök, ne güneş, ne de ay vardı. 'Bütün tanrıların en büyüğü. her_varlığın başlangıcı ve insan oğlunun atası Tanrı Kara - Han, önce kendisine benzer bir mahlûk yarattı ve ismimine Kişi dedi. Kara - Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi, rahatça, su üzerinde uçuşuyorlardı. Fakat Kişi, bu mesut sükûnetten memnun değildi. O Kara-Han'dan daha yükseğe uçmak istiyor-
du..»_J[Bk. «100 Soruca Mitologya», Behçet Necatiglil, Gerçek Yayınevi). Felsefe, Türkistan'da, Çin'de, Hint'te, Mısır'da ve eski Yunanistan'da örneklerine bol bol rastladığımız bu mitolojik düşüncenin eleştirilmesinden ve imajların yerine bilimsel - felsefî kavramların ve açıklamaların konmaya çalışılmasından doğmuştur. (Bk. «Felsefe Tarihi», Macüt Gökberk, Bölüm l.) Böylece, felsefe, dinlere kaynaklık etmiş olan ve özü bakımından dinden farklı olmayan mitolojilerin aşılmasıyla , evrenin kaynağı ve insan hayatının anlamı gibi genel meselelere, dinî düşüncenin etkisinden kurtularak. kavramlarla ve Akıl yürüterek cevap verilmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu çeşit ilk cevaplara ise, yukarda belirttiğimiz gibi eski Yunan'da rastlıyoruz.
Soru 10 : Eski Yunan'dan önce, felsefî ve bilimsel düşünce yok muydu?
Eski Çin, Hint ve iran dinlerinde ve mitoslarında, hem tabiat hem de insan hayatı hakkında derin felsefî düşünceler bulunduğu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eğilimi de vardı.... Eski Çin, Hint ve iran dinlerinde ve mitoslarında, hem tabiat hem de insan hayatı hakkında derin felsefî düşünceler bulunduğu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eğilimi de vardı.
Yani eski doğu düşüncesinde, diyalektik görüşün ilkel bir şekline rastlandığı bile söylenebilir. («Diyalektik Düşüncenin Tarihi,» S. Hilâv, Sosyal Yayınlar). Bununla birlikte, burada, din düşüncesinin, hür bir araştırma, irdeleme ve eleştirme olan felsefî düşünce karşısında ağır bastığı da bir gerçektir. Başka bir deyişle, eski doğu düşüncesinde, felsefe, dinden tamamen sıyrılarak bağımsızlığını elde edememiş ve kendini sadece akla dayanan bağımsız bir araştırma çabası olarak ortaya koyamamıştır. Nitekim, yunan düşünürleri, felsefî düşünceleri olduğu gibi bazı bilgileri de Doğudan aldıkları halde bu bilgileri bambaşka bir biçimde düzenlemiş ve geliştirmişlerdi. Meselâ, Mısır geometrisi, Nil ırmağının belli zamanlarda doğurduğu su baskınlarını önlemek vo bu amaçla kanallar açmak zorunluğundan doğmuştu. Yani pratik bir amacı gözönünde tutuyordu. Ve bu pratik amaçlardan hiç bir zaman sıyrılamamış, bağımsız ve derli toplu yani sistemli bir bilgi haline gelememişti; bölük - pörçük olarak kalmıştı. Oysa, yunan düşünürleri ve özellikle Eukleides, sadece teknik ve pratik bir özellik taşıyan bu bilgileri, sistemli ve teorik bir bilim haline getirmek başarısını göstermişlerdi. Aynı şeyi, Babillilerin dinî amaçları gözetmekten doğan astronomileri için de söyleyebiliriz. Bu bilgi dalıda, eski yunan düşünürlerinin ve bilginlerinin elinde derlitoplu, düzenli ve sadece pratik amaçlara değil ama teorik amaçlara yönelmiş yani sadece bilmek için bilmek istegine cevap veren bir bilim haline gelmişti. Yunan düşünürleri, felsefe alanında da, aynı başarıyı sağlamışlar, felsefi düşünceyi din çerçevesinden çıkararak, tek başına ve bagımsız bir teorik bilgi haline getirmişlerdir. Felsefeyi, dini yada sadece pratik amaçlara yararlı bir çaba olarak degil, hakikati sırf hakikat olduğu için arayıp bulmaya çalışan bir çaba olarak benimsemişlerdir. Bundan ötürü, «bilgi ve bilgelik sever> düşünür tipine yani bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan bir hür filozofada, ilk olarak eski Yunanda rastlıyoruz (bk. «felsefe tarihi», M. Gökberk, Bölüm I.).
Soru 11 : İlkçağ felsefesi hangi bölümlere ayrılır?
İlkçağ, İsa'dan önce dördüncü binyıldan, isa'dan sonra beşinci yüzyılın sonlarına kadar uzayan tarih süresini kapsar, ilkçağda bugünkü anlamıyla felsefenin, eski Yunanistan'da ortaya çıktığını söyledik. Böylece, felsefenin ilkçağ tarihi, İsa'dan önce sekizindi yüzyıldan İsa'dan sonra beşinci yüzyıla kadar uzayan zaman kesitini kapsamaktadır... İlkçağ, İsa'dan önce dördüncü binyıldan, isa'dan sonra beşinci yüzyılın sonlarına kadar uzayan tarih süresini kapsar, ilkçağda bugünkü anlamıyla felsefenin, eski Yunanistan'da ortaya çıktığını söyledik. Böylece, felsefenin ilkçağ tarihi, İsa'dan önce sekizindi yüzyıldan İsa'dan sonra beşinci yüzyıla kadar uzayan zaman kesitini kapsamaktadır.
Felsefe tarihinin bu başlangıç dönemi, «antik felsefe» diye de adlandırılır. Demek ki, antik felsefe içinde hem eski Yunan hem de Roma felsefesinin ele alınması gerekir. Ne var ki, Romalılar, eski Yunan felsefî düşüncesine köklü ve büyük değişiklikler getirememişlerdir. Bundan ötürü, kitabımızda vermeğe çalıştığımız felsefe tarihi özetinde, antik felsefe bölümünün ağırlık noktasını eski Yunan felsefesinin tarihi teşkil edecektir.
Antik felsefe ya da ilkçağ felsefesi, genel olarak şu bölümlere ayrılır:
1. Sokrates - öncesi filozoflar: Bunlar, Sokrates'ten önce yaşamış olan bütün yunan filozoflarıdır; 2. Klasik felsefe çağı: Bu çağı, Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi üç büyük filozof temsil eder; 3. Helenistik çağ: yani, Aristoteles'in ölümünden (İ.Ö. 322) İsa'nın doğuşu¬na kadar uzanan süre; 4. Roma çağı: Bu çağ, İsa'nın doğu¬şundan beşinci yüzyılın sonlarına kadar uzanır.
Antik felsefenin ilk döneminde ele alınan temel soru, " evrenin kaynağı, tabiatın nereden geldiği, varlıkların nereden ve nasıl türediği sorusudur. Bu ilk dönemde, yunan felsefesi, tabiata yönelmiş ve tabiatın sırlarını açığa vurmaya çalışan bir düşünce çabasıdır, ikinci dönemde, özel¬likle Sokrates ile birlikte, «insan nedir?» sorusunun ve ahlâk probleminin önem kazandığını görürüz. Böylece, felsefî düşüncenin nesnesi, tabiattan insana; insan hayatına, manevî değerlere yönelmiştir; bunları araştırır. Yine aynı dönemde. Platon ve Aristoteles gibi filozoflarla birlikte, felsefe, hem tabiatın hem insanın kavranılmasına yönelir yani evrensel bir bilgi olmak amacını gözönünde tutar.
Üçüncü devrede ise Ştoalılar ve Epikuros'çuluk akımlarıyla, felsefenin «ahlâklı (erdemli) hayat nedir?» ve özellikle «insanın mutluluğu nerededir?» sorusuna yöneldiğini görüyoruz. Dördüncü dönemde, felsefe ile hıristiyan dini inancının karşılaşması sözkonusudur.
Soru 12 : ilk filozoflar kimlerdi ve nerede yetiştiler?
Sokrates - öncesi çağın ye felsefe tarihinin ilk filozofları, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes'tir. Bu filozofların üçü de, İzmir'in güneyinde bulunan Miletos'ta yetişmişlerdir. O çağlarda Miletos, Yunanistan'ın bir bölümü olnn ionia'nın yani Ege bölgesinin kıyı şehirlerinden biriydi, bu filozoflar, var olan nesnelerin temelindeki ilk ve ana-maddenin ne olduğunu bulmaya çalışmışlardı... Sokrates - öncesi çağın ye felsefe tarihinin ilk filozofları, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes'tir. Bu filozofların üçü de, İzmir'in güneyinde bulunan Miletos'ta yetişmişlerdir. O çağlarda Miletos, Yunanistan'ın bir bölümü olan ionia'nın yani Ege bölgesinin kıyı şehirlerinden biriydi, bu filozoflar, var olan nesnelerin temelindeki ilk ve ana-maddenin ne olduğunu bulmaya çalışmışlardı. Evrende, bir-birinden farklı sonsuz sayıda varlıklar ve nesneler vardı. Acaba bütün bu varlıklar hangi temelden, hangi kaynaktan, hangi ilkeden türemişlerdi? Bunların tümünü doğuran ana-madde neydi?
Thales, bu ilk anamaddenin «su» olduğunu söyledi,filozofun, aşağı yukarı İ.Ö. 625-545 yılları arasında yaşadıgı tahmin edilmektedir. Çağının bilgilerini öğrenmiş bir kimse olan Thales, özellikle gökyüzü ve yeryüzünde ortaya çıkan olayları açıklamaya çalışmış ve bu olaylarda, «su»yun çok önemli bir rol oynadığını görmüştü. Böylece, çeşitli olayların ve varlıkların temelinde genel, ve değişmez bir anamadde bulundugunu ileri sürmüştür. Varlıklar, bu ana-maddeden çıkıyor ve en sonunda yine ona dönüyordu, Thales evrendeki olayları ve varlıkları önce gözleyip inceliyor daha sonra akıl ve düşünce yoluyla bunları genel bir ilkeye baglıyor ve bu genel ilkeyle açıklıyordu.Bu çabasından ötürü Thales filozofların ilki sayılmış ve felsefe tarihin başında yer almıştır.
Anaksimandros ( i.ö 611-545 ),sınırsız ve sonsuz bir ilk maddenin,bütün varlıkların kaynagı ve temeli oldugunu ileri sürmüştü. Anamadde sınırsız ve sonsuz bir yaratıcılık göstermektedir, bundan ötürü kendisinin de sınırsız ve sonsuz olması gereklidir. Bütün evrenin kaynağı ve sonu olan bu anamaddeye, Anaksimandros, «Apeiron» (sınırı olmayan) adını verir. Dikkat edilecek olursa, Anaksimandros, Thales gibi somut ve sonlu bir maddeyi yani «su»yu anamadde olarak kabul etmemektedir. Çünkü su, öteki maddelerden türemekte ya da öteki maddelere dönüşmektedir. Meselâ katı bîr cisim su haline gelmekte ya da su, katı bir cisim haline girmektedir. Bundan ötürü su, sınırlıdır. Oysa, anamaddenin «sınırsız» olması gereklidir.
Anaksimandros'un bu düşüncesi, Thales'in düşüncesine nispetle büyük bîr ilerlemedir. Çünkü Anaksimandros'ta, çeşitli somut varlıkların, soyut, sınırsız ve sonsuz bir varlık kavramı ile açıklandığını görüyoruz. Felsefî düşüncenin ilerlemesi açısından, bu açıklama, ileri doğru atılmış çok önemli bir adımdı.
Anaksimenes'e (i.ö. 585-525) göre ise, anamadde «hava» dır. Filozof, «bir hava (soluk) olan ruhumuz bizi nasıl ayakta tutuyorsa, bunun gibi bütün evreni de soluk ve hava sarıp tutar» diyordu («Felsefe Tarihi», M. Gökberk, Bölüm I). Anaksimandros'un, evrenin kaynağını açıklarken, Thales'e oranla daha soyut bir kavramı (Apeiron) ileri sürdüğünü ve bundan ötürü, felsefî düşünce bakımından büyük bir ilerleme gerçekleştirdiğini söyledik. Oysa, Aneksimenes'in yeniden somut bir varlığa yani «hava» ya döndüğünü görüyoruz. Anaksimandros'un öğrencisi olduğu halde, bu filozof, varlıkların temelinde «hava» nin bulunduğunu söyleyerek,Thales'in ilkel açıklamasına yaklaşmaktadır. Bununla birlikte Anaksimenes'in de felsefî düşüncenin ilerlemesine iki bakımdan katkıda bulunduğu Söylenebilir. Bunların birincisi, Anaksimenes'in «ruh» kavramını ilk olarak ortaya atmasıdır. Filozof, bir hava (soluk) olarak gördüğü ruh'un canlı bir şey olduğunu düşünmüş ve böylece onun, vücudu,dağılmaktan ve cansız bir madde haline gelmekten kurtardığını; etkileyici ve düzenleyici bîr ilke olduğunu söylemişti. Canlı, etkileyici, düzenleyici ve toparlayıcı bir ilke olarak «ruh» kavramının,felsefe tarihinin daha sonraki aşamalarında büyük, bir önemle, ele alındığını göreceğiz.
Anaksimenes'in felsefî düşünceye getirdiği ikinci yenilik, maddedeki değişiklikler üzerinde düşünmesi ve bunlara cevap vermek ihtiyacını duymasıdır. Thales canlı madde ile cansız madde arasında bir ayırım yapmıyordu. Onun gözünde, anamadde kendi kendine değişen canlı bir varlıktı. Oysa Anaksimenes, anamaddenin kendisinin aynı kaldığı halde, çeşitli görünüşlere bürünerek, değişik şekillerde nasıl ortaya çıktığını sormuştu. Bu soru, evrendeki ve maddedeki değişiklikler ve oluş üzerine dikkati çekmesi bakımından önem taşıyordu. Filozof, havanın, çeşitli derecelerde yoğunlaşması ve gevşemesi sonucunda; ateş, rüzgar, bulutlar, su, toprak ve taşlar gibi varlıkların ortaya çıktıgını söyleyerek, bu soruyu çözmeye çalışmıştı.
Soru 13: Pythagoras'cıların anamadde hakkındaki görüşleri nelerdi?
İlk çag felsefesinin başlangıçlarında yer alan bir başka Yunan filozofu da,evrenin ve varlıkların kaynağının yani anamaddenin ne olduğunu sormuş ve bu soruya, «sayılar» diye cevap vermişti. Bu filozof, Sisam adasında doğmuş ve güney İtalya'ya göç ederek Kroton şehrinde yaşamış olan Pythagoras'tı... İlk çag felsefesinin başlangıçlarında yer alan bir başka Yunan filozofu da,evrenin ve varlıkların kaynağının yani anamaddenin ne olduğunu sormuş ve bu soruya, «sayılar» diye cevap vermişti. Bu filozof, Sisam adasında doğmuş ve güney İtalya'ya göç ederek Kroton şehrinde yaşamış olan Pythagoras'tı.Gizli bir din tarikatininde kurucusu olan bu filozofun düşünceleri,bu dini topluluga baglı kimseler tarafından benimsenmiş ve savunulmuş oldugu için Pythagoras'ın felsefesinden çok Pythagoras'çılıktan söz edilir.
Bu felsefe akımına göre varolan her şeyde bir uyum ve oran bulunmaktadır.Tarikatin dini kurallarına sıkı sıkıya uyan Pythagoras'cılar,maddi zevklerden el etek çekerek disiplinli bir hayat sürüyorlardı. Bu arada özellkle maemetik ve müzikle ilgilenmişlerdi.Pythagoras,kendi yaptıgı incelemer sonunda bir çalgı telinin
uzunluğunun değiştirilmesi sonunda, çıkardığı sesin perdesinin de değiştiğini ve bu ikisi arasında bir oran bulunduğunu ortaya koydu. Böylece, matematik ile müzik arasında bir ilinti de kurmuş oluyordu.
Pythagoras'cılar, bütün gökcisimlerinin ve kürelerin, ateşten yapılmış bir merkez çevresinde ve belirli yörüngeler çizerek döndüklerini ileri sürmüşlerdi. Cisimlerin kapladığı yer, büyüklükleri, şekilleri ve aralarındaki mesafeler, birtakım sayılardan başka şey değildi. Eşyanın biçimini ve oranlarını, sayılarla dile getirmek ya da sayılara indirgemek (irca etmek) mümkündü. Herhangi bir nesne, belli bir biçime bürünmeden mevcut olamayacağına göre, sayıları, bu nesnelerin temel ilkesi yani anamaddesi olarak kabul etmek gerekiyordu. Demek ki, varolan her şeyin temelinde «sayılar» vardı («A History of Philosophy», Albert Sohvvegler, s. 30-31, New York, 1899). Ama Pytjhagoras'cılar, sayıları, düşüncemizin ürünü olan olan soyut varlıklar olarak görmüyorlardı. Bundan ötürü, onların anamaddesi de tam anlamıyla soyut bir. ilke değildi. Pythagoras'cıların gözünde, sayılar, maddî bir yana sahip olan, cisimlere benzeyen temel gerçeklerdi. Varlıklar bu temel ilkelerden (sayılardan) türemişti. Bununla birlikte, varlığın temelinde sayıların ve niceliksel oranların bu-lunduğunu ileri sürmeleri, felsefî düşünce bakımından önemli bir yenilikti. Böylece varlığı matematik açıdan incelemenin ve dile getirmenin ilk örneği verilmiş oluyordu.
Soru 14 : Bugünkü anlamda «diyalektik» görüşü ilk kim ortaya attı?
Miletos'lu filozoflar, evrendeki bütün yarlıkların temelinde bulunan ve değişmeyen anamaddeyi aramışlardı. Gerçi Anaksimenes, bu anamaddenin çeşitli varlıklar haline nasıl geçtiğini sorarak değişme ve oluş problemine dikkati çekmişti; ama Miletos'lu filozofların asıl aradıkları, evrenin içinde değişip duran şey değil... Miletos'lu filozoflar, evrendeki bütün yarlıkların temelinde bulunan ve değişmeyen anamaddeyi aramışlardı.Gerçi Anaksimenes, bu anamaddenin çeşitli varlıklar haline nasıl geçtiğini sorarak değişme ve oluş problemine dikkati çekmişti; ama Miletos'lu filozofların asıl aradıkları, evrenin içinde değişip duran şey değil, değişmeyen ve temeli teşkil eden şeydi, yani varlığın «cevheri»ydi.
Pythagoras'cılar da, bu bakımdan, Miletos'lulardan farklı değillerdi. Bütün bu görüşlere karşı, Herakleitos (İ.Ö. 540-480), evren efe temel olan şeyin, çeşitli varlıkların kökünde bulunan ve değişmeyen bir cevher değil; değişmenin, akışın, ve oluşun kendisi olduğunu ileri sürdü. Miletos'a yakın Ephesos şehrinde doğmuş olan Herakleitos, felsefe tarihinde, evrenin sürekli bir oluş, değişme ve akış olduğunu ilk olarak söyleyen ve değişmenin karşıtlıklardan yani birbiriyle çatışan gerçeklerden doğduğunu savunan ilk düşünürdür. Başka bir deyişle, diyalektik görüşü ilk olarak Herakleitos ortaya atmıştı.
Filozof, hiç bir şeyin, kendisinin aynı kalmadığını; her şeyin gelip geçtiğim, farklı şekillerin ve varlıkların sonsuz bir akış içinde birbiri ardı sıra ortaya çıkıp kaybolduğunu; hayattan ölümün, ölümden hayatın doğdu¬ğunu ileri sürer. Bu düşüncelerini şu ünlü sözüyle dile getirir: «Her şey akar. Aynı ırmağa iki kere giremezsin, çünkü her girişinde üzerinden başka sular geçer». Sular aktığı için, biz içindeyken, ırmak, bir başka ırmak haline gelmiştir, ama bu arada biz de değişmişizdir. Bu başkalaşım, aynı olanın, kendi karşıtı haline geçmesinden başka şey değildir. Görünen, görünmeyen haline gelir; büyük küçükle, küçük büyükle beslenir. Tabiatta da insan hayatında da böyledir bu. Işıkla karanlık, iyiyle kötü, yüksekle alçak, başlangıçla son bir ve aynı şeydir, canlı ölü haline gelecek; ölü canlanıp hayata kavuşacaktır. Aslında, oluş'tan başka şey yoktur. Oluş, karşıtların (çelişik kuvvetlerin ve gerçeklerin) çatışmasının sonucudur. Nitekim, «çarpışma evrenin yasasıdır ve savaş her şeyin anası; bütün varlıkların kraliçesidir» {«Diyalektik Düşüncenin Tarihi», S. Hilâv, s. 17-18).
Ama sürekli oluş ve değişme içinde, bazı şeyler değişmeden kalıyor gibi görünmektedir. Daha doğrusu, biz, sürekli değişme ve oluşa rağmen, bazı şeylerin değişmeden kaldığını sanırız. Bu aldanışın nedeni, bütün varlıkları kapsayan değişme'nin belli bir düzene, ölçüye ve kurala uygun olarak gerçekleşmesidir. Yani, değişme hiçbir düzeno ve kurala uymadan ortaya çıkmaz. Değişmenin uyduğu
bu kural «logos»tur yani «akıladır.Logos,varolanların tümünü toparlamakta ve düzenlemektedir.Oluş ve değişme,sürekli etkinlik gösteren bu toplayıcı kuvvet üzerinde temellenir. Ne var ki, logos, yani akıl, aynı zamanda, insanın hakikî özüdür; insanoğlunun temel ve ayırdedici özelliğidir. Logos'un bilgisini elde etmek, yani varlığı yönetenkanunu bilip tanımak insanın ahlâkî davranışlarını gerektirdiği gibi yürütebilmesi için zorunludur, insan bu aklı, eylemlerinin (ahlâkî davranışlarının) temeli olarak benimsemelidir.
Bu düşüncelerde,Herakleitos'un, varlık hakkındaki açıklamalarından, ahlâk felsefesine nasıl geçtiğini görüyoruz.Filozofa göre,insanoğlu,yalınkat düşüncelerden ve inançlardan kurtularak, varlığın temelinde bulunan logos'u bilip tanımalı ve ona uygun olarak hareket etmelidir; ancak o zaman ahlâklı olabilir.
Herakleitos, oluş ve değişme üzerinde durarak diyalektik bir görüşü savunmakla birlikte, evrenin anamaddesinin ne olduğunu da sormuş ve bu soruya da cevap vermiştir. Filozofa göre, bu ilk ve temel anamadde, «ateşi»tir. Ama Herakleitos, «ateş» i, Miletoslu filozofların «su» ya da «hava» sı gibi değişmeyen ve temelde bulunan bîr cevher olarak değil; bir değişiklik ve oluş olarak, yani bir süreç (vetire) olarak düşünmüştür. Hatta anamadde olarak «ateş» i seçmesinin nedeni de budur. Çünkü, ateş, ortaya çıktığı yerde sürekli olarak değişiklik doğuran; dokunduğu şeyleri değişikliğe uğratan (meselâ, alevin, bir tahtayı sürekli olarak duman ve küle çevirmesi gibi) bir güçtür.
Herakleitos, «ateş» i, değişikliğin ve oluşun canlı bir örneği; bir sembolü olduğu için seçmiş ve bundan ötürü onun, anamadde oldugunu söylemiştir. Evren canlı bir ateştir; sürekli bir yanma süreci, varlıkların tümünü kapsamaktadır. Ama bu ateş, kimi zaman hafifler ve söner gibi olur; katılaşarak maddî unsurlar halline gelir (hava, su, toprak); sonra yeniden alevlenir. Filozofa göre, «ateş» in bu sönmesi ve yeniden alevlenmesi, sürekli olarak ardarda gelen dönemlerdir.Demek ki, 'Herakleitos, ateşi, bütün varlıkların kendisinden türediği bir kuvvet bîr değişme ve oluş bir süreç olarak düşünmektedir.
Herakleitos'un, oluş ve değişme kavramı üzerinde duruşu, felsefe tarilhi bakımından büyük önem taşır. «Tabiat üzerine» adlı eserinden, bugün elimizde sadece bazı parçalar kalmış olan ve anlaşılması bir hayli güç derin düşünceler ileri süren bu büyük filozof, özellikle diyalektik düşüncenin yüzyıllar sonra yeniden canlanması üzerinde büyük etkide bulunmuştur. İlerde görüleceği gibi, özellikle Hegel ve dolaylı olarak Karl Marx üzerinde, bu açıdan, Herakleitos'un derin bir etki yaptığı söylenebilir.
Herakleitos, evrenin bir akıl tarafından—yönetildiğini söyleyerek, daha sonraki panteist (heptanrıcı) görüşleri etkilediği gibi, varlığın sürekli olarak değistiğini ileri sürdüğü için, bu i]eri sürüşten herhangi bir nesne hakkında kesin bir bilgi edinilemeyeceği sonucunu çıkaran bazı düşünürler üzerinde de etki yaparak, felsefe tarihinde şüphecilik denilen, âkımın ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Herakleitos'un oluş ve değişme görüşüne taban tabana karşıt bir görüş, aynı çağlarda, yine Yunanistan'da Elea okulu tarafından ileri sürüldü. Böylece, daha sonraki felsefe tarihi boyunca süregidecek olan iki temel karşıt görüşün (bu görüşlerin ikisi de varlıkla ilgiliydi) ilk örnekleri verilmiş oluyordu.
Soru 15: Elea Okulunun Herakleitos'a karşı savunduğu görüşler nelerdi?
Herakleitos_varlıgın_temelinin "degişme","oluş" ve "akış" oldugunu ileri sürmüştü.Bu filozofa göre "kendi kendisiyle aynı kalan" ve "degişmeyen" varlık kavramı,bir yanılgıdan ve kuruntudan başka bir şey degildi.Gerçek ve temel olan "degişmeydi";"degişmemek" ise sadece bir hayaldi; bizim sathi bilgi ve görüşlerimizden dogan bir...
Herakleitos_varlıgın_temelinin "degişme","oluş" ve "akış" oldugunu ileri sürmüştü.Bu filozofa göre "kendi kendisiyle aynı kalan" ve "degişmeyen" varlık kavramı,bir yanılgıdan ve kuruntudan başka bir şey degildi.Gerçek ve temel olan "degişmeydi";"degişmemek" ise sadece bir hayaldi; bizim sathi bilgi ve görüşlerimizden dogan bir sanıydı.
Elea Okulu, Herakleitos'un bu görüşlerinin tam tersini savunmuştur. Bu okulun görüşlerine temel teşkil edenilk fikirleri, Ksenoplbanes,in (i.Ö. 569-477) ileri sürdüğüsöylenir. Ege kıyısında Kolophon'da yetişen bu düşünür,daha sonra güney İtalya'da yaşamıştır. Elea okulunun asıl kurucusu olan Parmenides'e öğretmenlik yapmıştır. «Tüm varlık, bir'dir» ya da «bütün varliklar, bir tek'dir» şeklinde
dilimize aktarabileceğimiz sözü, ilk olarak Ksenophanes'in söylediği ileri sürülür. Filozof,daha çok yunan dinindekitanrı kavramını ele alarak eleştirmiştir.Homeros ve Hesiodos gibi_yunan şairlerinin, tanrıları insanlar şeklinde tasavvur ederek, insanlar gibi çeşitli kötülükler yaptıklarını şiirlerinde tasvir etmelerinin yanlış ve gülünç oldugunu ileri sürmüştür.
Ksenophanes'e göre tanrı, tepeden tırnağa görüş, duyuş, ve anlayıştır;hareket etmez ve bölünemez her şeyi sadece düşüncesiyle yönetir. Ne şekil ne_de anlayışgücü bakımından insana benzer. Aristotales Ksenophanes'in evreni bir bütün olarak ele aldıgını ve_evrende gördüğü birliği «tanrı» diye adlandırdığını söyler —Tanrı Bir'dir. Elealıların «Bir ve Tüm» kavramının köklerine, dinî bir anlayış içinde de olsa, Ksenophanes'te rastlanmakladır. Filozof, tanrı_hakkındaki bu düşünceleriyle, «tektanrıcılık» görüşünün ortaya çıkmasına önayak olmuştur. Nitekim daha sonraki filozoflar da, yunan dininin, tanrıları insanlara benzetmesine yani «antropomorfizm» adı verilen görûşe karşı çıkmışlardı.
Elea okulunun gerçek kurucusu olan Parmenides (İ.Ö. 540-480), görüşlerini, «Tabiat Üzerine» adlı şiirinde açıklamıştır. Parçaları günümüze kadar kalan bu felsefî ve öğretici şiir, iki bölüme ayrılmıştır. Filozof, birinci bölümde, varlık'ın ne olduğunu araştırır. Ksenophanes'in düşüncelerini geliştirip iyice soyutlayarak saf ve basit bir varlık kavramına ulaşır. Bu varlığın, duyularımızla tanıdığımız gerçeğin tam karşıtı olduğunu ileri sürer. Duyularımız, durmadan değişen ve içinde bir çok varlığın bulunduğu bir gerçeği tanıtmaktadır bize. Ama bu değişen ve çokluk gösteren gerçek, bir hayaldir; bir kuruntu ve aldanıştır. Bu gerçek, aslında mevcut bile değildir.
Asıl varlık ne ortaya çıkan ne kaybolan bir şeydir. Asıl varlık, kendi kendisinin aynıdır, tümdür; kendi kendisi içine kapalıdır; değişikliğe uğramaz, sınırı yoktur, bölünemez, zaman içinde olmadığı halde yine de vardır. Parmenides buna, «Bir» ya da «Bir-olan» der. «lBir»den başka şey mevcut değildir.
ikinci bölümde ise, duyuların tanıttığı değişme ve çokluk dünyasının nereden türemiş olduğunu açıklar. Duyuların tanıttığı gelip geçici olaylar dünyasının mevcut olmadığını ve aslında sadece değişmeyen ve tek bir varlığın bulunduğunu ileri sürmesine rağmen, Parmenides, bu açıklamayı yapmak zorunluğunu duymuştur. Bunu, insanların zihinlerindeki sanıları ve aldanışları açığa çıkarmak için yaptığını iddia eder. Parmenides'e göre, tabiattaki varlıklar ve olaylar, soğuk ile sıcak ya da ateş ile toprak gibi iki değişmez unsurun birbirine karışmasından ortaya çıkar. Aris¬toteles'in söylediğine göre, Parmenides, sıcağı varlık'la, soğuğu da varlık - olmayan'la ilintili olarak düşünmüştür. 'Bütün varlıklar, bu iki karşıtlıktan oluşmuştur; ateşin oranı fazlalaştıkça, varlık, hayat ve bilinç de artar; soğuk ve hareketsizliğin oranı arttıkça ölüm ağır basar.
Parmenides'in gerçek varlık ile duyuların tanıttığı gelip geçici ve aldatıcı dünya hakkında, ileri sürdüğü bu görüşler arasında bir çelişme ve tutarsızlık vardır. Eserinin birinci bölümünde, değişen ve çokluk gösteren duyusal dünyanın mevcut olmadığını söylediği halde, ikinci bölümünde, bu dünyanın hiç olmazsa insanların düşünüşlerinde mevcut olduğunu kabul etmekte ve açıklamaya çalışmaktadır. Parmenides'in felsefesinde, varlık ile varlıık-olmayan bir ile çok (çokluk), yan-yana bulunmakta ve bu çelişme açıklanmamaktadır. («A History of Philosophy,» A. Sdhvvegler, s. 34).
Bununla birlikte, Parmenides, duyularımızın bizi aldatabileceğine dikkati çekmiş bir düşünürdür. Duyular, değişen ve çokluk gösteren gerçeği tanıtmaktadırlar bize. Ve böylece, asıl varlığın bilgisini değil, varlık-olmayanın aldatıcı bilgisini ver-
mektedirler. Asıl varlığı kavramamızı sağlayan araç, duyular değil düşüncedir; ancak düşüncemize güvenebiliriz. Parmonides'in kendisi, duyulardan ve deneyden kaçınarak, hakikati sadece düşünceyle bulmağa çalıştığı için soyut ve bilimsel balkımdan verimli olmayan bir felsefe ortaya koymuştu. Ama duyuların verdiği bilginin değeri üzerinde ileri sürdüğü eleştirmeler, bilgi teorisi bakımından bazı problemlere dikkati çekmişti. Ayrıca, bilginin oluşmasında, dü¬şüncenin ve akılyürütmenin önemi üzerinde duran Parmenides, mantık araştırmalarının öncüsü olmuştu. Bertrand Russell, Parmenides'in felsefe tarihi bakımından taşıdığı önemi, «cevher» (töz) fikrini ilk olarak ortaya koymuş ol¬masında bulur. («A History of VVestern Philosophy», s. 71. London, 1948.)
Parmenides, tam anlamıyla tutarlı bir felsefe ortaya koyabilmek için, duyuların bize tanıttığı değişme ve çokluk dünyasını kökünden inkâr etmek zorundaydı, ama yukarda görüldüğü gibi bunu yapamamıştı. Parmenides'in yapama¬dığı bu iş, soyut düşünce ve mantık planında, öğrencisi Elealı Zenon tarafından gerçekleştirilmeye çalışıldı. Zenon'un (i.ö. 490-430) amacı, değişme, hareket ve çokluğun görüldüğü duyular dünyası hakkındaki düşüncelerimizin, mantık bakımından çözülemez çelişmelerle yüklü olduğunu göstermekti. Böylece, değişmenin, hareketin ve çokluğun düşünül'mesinin imkânsız olduğunu; bunların gerçekte varolmadıklarını ve asıl varlığın değişmeyen «Bir» olduğunu ispatlamak istiyordu. Varlığın çokluk halinde olmasının düşünülemeyeceğini ispatlamak için Zenon şöyle akıl yürütüyor: Varolanı meydana getiren parçalar ya bölünemezler (o zaman çokluk söz konusu değildir) ya da sonsuz olarak bölünürler ve büyüklükleri yoktur; yani sonsuz olarak küçüktürler. Sonsuz olarak küçükseler yani büyüklükleri yoksa, onların bir araya gelmesinden de bir büyüklük elde edilemez. Oysa varolan nesneler, uzayda yer kaplamaktadırlar, yani belirli bir büyüklükleri vardır. Parçaların herhangi bir büyüklüğü olduğunu kabul edersek,yani uzayda yer kapladıklarını söylersek; o zaman, bunların bir araya gel¬mesiyle sonsuz bir büyüklük (belirli bir büyüklük değil) ortaya çıkar.
Demek ki, bölünme ve bunun sonucu olan çokluk, bir hayalden başka şey değildir; mantıkî olarak kavranamaz. Zenon, varolan nesnelerin; sayı bakımından hem sonlu hem sonsuz olduğunu ileri sürer. Sayıca sonlu iseler, eksiksiz fazlasız ne kadarsalar o kadardırlar. Ama aynı zamanda sonsuzdurlar, çünkü iki parçanın olabilmesi için, bu iki parçanın arasında bir üçüncü parçanın bulunması, bu üç parçanın bulunması için de aralarında başka parçaların bulunması ve bunun sonsuza kadar sürmesi gerekir. Asıl varlığın kendi içine kapalı, dopdolu bir varlık olduğunu ispatlamak isteyen Zenon, boş uzayın varlığını da inkâr ediyor.
Filozofa göre, varlık bir uzay içindeyse; bu uzayın da başka bir uzayın içinde bulunması, onun da bir başka uzayın idinde bulunması ve bunun sonsuza kadar sürmesi gerekir. Çokluğun ve boş uzayın düşünülemeyeceğini ispatlamaya çalışan Zenon'un en ünlü kanıtı (delili), hareketin düşünülemeyeceğini ve mümkün olamayacağını göstermek için ileri sürdüğü Ashilleus ve kaplumbağa kanıtıdır. Ashilleus ile kaplumbağa yarışa girmişlerdir ama kaplumbağa yarışa Ashilleus'ten biraz daha ilerden başlamıştır. Zenon, çok süratli koşabilen Ashilleus'ün kaplumbağaya hiç bir zaman yetişemeyeceğini söyler. Çünkü kaplumbağaya yetişmesi için, önce kaplumbağanın yarışa başladığı yere ulaşması gereklidir. Ama bu yere vardığı sırada, kaplumbağa belli bir yol almış olacaktır. Ashilleus'ün bu farkı kapatması gerekecektir. Ama farkı kapatırken, kaplumbağa yeniden belli bir mesafeyi aşmış olacaktır ve bu sonsuza kadar devam edecektir. Zenon, hareketin imkânsızlığını ünlü «ok kanıtı»yla da göstermeye çalışmıştır: Atılan bir okun hareket ettiğini sanırız. Oysa, ok, hedefe varmak için, atıldığı yer ile hedef arasındaki mesafenin her noktasını bir bir geçmek, yani her noktada ayrı ayrı bulunmak zorundadır. Bulunmak, durmak demek olduğuna göre, ok, bütün uçuş süresince duruyor yani hareket etmiyor demektir.
Zenon'un doğru gibi görünen bu kanıtları, aslında, hareketin «süreksiz» bir gerçek olduğunun düşünülmesinden ileri gelmektedir. Başka bir deyişle, düşüncenin sonsuz olarak bölücü ve süreksizlik ortaya koyucu gücünün, sürekli bir gerçek, ya da bir ilişki olan harekete uygulanmasından doğmaktadır. Hareket, süreksizlik ve kesikliği değil ilişkiyi ve bağlantıyı içinde taşıyan bir gerçektir. Nitekim, bir dostluğun, dostluklardan değil de, dost olan kimselerden ortaya çıkması ya da bir soyağacının (şecerenin), soyağaçlarından değil de insanlardan ortaya çıkması gibi; hareket te, hareketlerden değil, hareketlerden ortaya çıkmaktadır. («A History of VVestery Philosoplhy», Bertrand Russell, s. 834, London, 1948). Demek ki, Zenon'un, uzay içindeki yer değiştirmeyi '(imkânsız olarak göstermek için ileri sürdüğü ve «antinomia» diye ün salan bu kanıtı ve buna benzer öteki kanıtları, filozofları tarih boyunca uğraştırmış olduğu halde, usta bir mantık oyunundan başka şey değildir.
Soru 16 : Herakleitos'un ve Elea Okulunun ileri sürdüğü görüşlerden sonra. Yunan felsefesinin karşısına çıkan ana problem neydi?
Herakleitos, evrenin temelinin «değişme» ve oluş olduğunu söylemişti. Elea okulu ise, buna taban tabana karşıt bir fikir ileri sürerek, değişme ve oluşu varolmayan bir şey, bir «dışgörünüş», bir «aldatmaca» olarak görmüş; asıl varlığın değişmeyen, tek bir varlık olduğunu söylemişti. Bu iki karşıt görüşten sonra. Yunan düşüncesinin, her iki görüşü de aşarak daha yüksek bir senteze (bireşime) varması gerekiyordu... Herakleitos, evrenin temelinin «değişme» ve oluş olduğunu söylemişti. Elea okulu ise, buna taban tabana karşıt bir fikir ileri sürerek, değişme ve oluşu varolmayan bir şey, bir «dışgörünüş», bir «aldatmaca» olarak görmüş; asıl varlığın değişmeyen, tek bir varlık olduğunu söylemişti.
Bu iki karşıt görüşten sonra. Yunan düşüncesinin, her iki görüşü de aşarak daha yüksek bir senteze (bireşime) varması gerekiyordu. Bu görüşlerin içindeki doğru yanları, yeni ve daha yüksek bir düzeyde kaynaştırmak zorunluydu. Bundan ötürü, Herakleitos ve Elea okulundan sonra, Yunan felsefesinin karşısına çıkan başlıca soru, «temel varlık, değişme ve oluş haline nasıl geçiyor; anamadde ya da cevher,
çokluk ve farklılık haline nasıl dönüşüyor?» sorusudur. Klasik felsefe terimleriyle aynı soruyu şu şekilde dile getirebiliriz: «Varlıktan oluş nasıl ortaya çıkmaktadır?», «varlık'tan oluş'u nasıl açıklamak gerekir?».
Parmenides'in duyular dünyasını hiçe sayan ve soyut nitelik taşıyan «bir ve değişmez» varlığını olduğu gibi kabul edemediği halde; anamadde ya da cevher kavramından da vazgeçemeyen ve tabiat olaylarını önemle ele aldığı için bilıimsel açıklamalar yapmaktan vazgeçemeyen ve «değişme» ile «oluş»a büyük önem veren yunan düşüncesinin, bu ana probleme verdiği cevabı, Empedokles'in, Demokritos'un ve Anaksagoras'rn felsefelerinde buluyoruz.
Soru 17 : Empedokles,Dernokritos ve Anaksagoras'ın bu probleme Verdikleri cevaplar nelerdi?
Sicilya'nın güneyinde bulunan Agrigentum'da yaşamış olan Empedokles (İ.Ö. 492-432), Elea okulunun düşüncelerini gözönünde tutarak değişmeyen dört anamaddenin (unsurun) varolageldiğini söylüyordu. Herakleitos'un değişme kavramını da önemsediği için, bu unsurların, birbirlerine karışarak oluş ve çokluğu; duyuların bize tanıttığı fenomenler dünyasını ortaya koymuş olduklarını ileri sürüyordu... Sicilya'nın güneyinde bulunan Agrigentum'da yaşamış olan Empedokles (İ.Ö. 492-432), Elea okulunun düşüncelerini gözönünde tutarak değişmeyen dört anamaddenin (unsurun) varolageldiğini söylüyordu. Herakleitos'un değişme kavramını da önemsediği için, bu unsurların, birbirlerine karışarak oluş ve çokluğu; duyuların bize tanıttığı fenomenler dünyasını ortaya koymuş olduklarını ileri sürüyordu. Bu dört unsur (toprak, su, ateş, hava), her zaman varolagelmişlerdi, yani bunlar ezelden beri varolan gerçeklerdi; bir¬birlerinden bağımsızdılar ve birbirlerinden türemiyorlardı.
Empedokles, «sevgi» ve «çatışma» adını verdiği iki kuvvetin, bu unsurları birleştirdiğini ve ayırdığını söylüyordu. Bu unsurlar, birbirine dönüşemiyordu, yani birisi öteki haline gelemiyordu ve bunların kendilerinde herhangi bir değişiklik de ortaya çıkamıyordu. Evrendeki varlıkların sonsuz çeşitliliği, bu «temelunsurlar»ın şu ya da bu ölçüde, birbiriyle karışmasının sonucuydu. Demek ki, Empedokles, oluş ve değişmeyi, sadece yer değiştirmenin (unsurların yer değiştirerek birbiriyle karışmasının) sonucu olarak görüyordu. Ve bundan ötürü, Empedokles, tabiat varlıklarını ve olaylarını, içten gelen canlı ve dinamik bir değişmeyle değil; mekanik bir değişmeyle açıklıyordu.
Asıl varlığın kendisinde, yani dört unsurda, kendi kendine değişikliğe yol açacak bir dinamiklik ve canlılık yoktu; bunlar, her zaman hareketsiz duran anamaddelerdi. Ama Empedokles, oluş ve değişmeyi de inkâr etmediği ve bunları açıklamak zorunda olduğu için, bu unsurların yanına onları hareket ettiren bir kuvveti koymak zorunda kalmıştı. Bunu yapmasaydı, duyuların bize gösterdiği değişmeyi, oluşu, farklılığı ve çokluğu açıklayamazdı. Anamaddeleri (unsurları) harekete getiren bu kuvvet, Empedokles'e göre, iki yönlüydü. Bu yönlerin birincisi «itici», ötekisi «birleştiriciydi. Başka bir deyişle, «sevgi» ve «düşmanlık», bu unsurları kimi zaıman birleştirip kimi zaman ayırarak, evrendeki varlıkların çokluğunu, çeşitliliğini, değişmeyi ve oluşu meydana getiriyordu. Böylece, Empedokles, Elea okulunun «tek varlık»ı ile Herakleitos'un «çokluğunu» ve değişmesini uzlaştırmaya çalıştı.
İonia'da Abdera'da yetişmiş olan Demokritos (I.Ö. 460-370) ise, Elea okulu ile Herakleitos'un felsefelerini, «atomculuk» diye ün salan görüş içinde uzlaştırmaya çalışmıştır. Hayatı hakkında kesin bilgilere sahip olmadığımız Leukippos'un, Demokrîtos'a öğretmenlik ettiği söylenir. Atomculuk anlayışına göre, varlığın aslı, belli bir zamanda ortaya çıkmamıştır, yok olamaz, değişemez ve her zaman nasılsa öyle kalır. Bu temel varlık yani anamadde, sayıları sonsuz olan ve nitelik bakımından aralarında fark bulunmadığı halde, nicelik bakımından farklı olan parçacıklar, yani atomlardır. Atomlar, yer kaplarlar ama bölünemezler.
Birbirlerinden, sadece hacim, biçim ve ağırlık bakımından farklıdırlar. Atomların niteliksel bir değişmeye uğramaları mümkün değildir. Bundan ötürü, evrendeki varlıkların çokluğu ve çeşitliliği bu atomların kendi içinde gerçekleşen dinamik bir değişme ile açıklanamaz. Evren içindeki çokluk ve çeşitlilik, bu atomların, biçimleri, duruşları ve yanyana geliş düzenleri ile yani çeşitli birleşme düzenleri ile açıklanabilir. Dikkat edilecek olursa, atomcular da, Miletos'lu filozoflara ve Herakleitos'a karşıt olarak, tıpkı Empedokles gibi, mekanik bir tabiat görüşü ileri sürmektedirler.
Atomlar, mekân içinde, çeşitli hızlarla ve kendiliklerinden hareket ederler. Birbirleriyle karşılaşmalarından ve yığılmalarından çeşitli unsurlar ve nesneler meydana gelir. Evren, atomların çarpışmalarından ve birbirleri üzerinde gösterdikleri etkilerden ortaya çıkmıştır ve bu zorunlu olarak böyle olmuştur. Demek ki, evrende, mekanik kanunlar ve zorunluk hâkimdir. Ruh da atomlardan yapılmıştır. Bu açıklamalar, Demokritos'un, ilkçağda yaşayan en tutarlı ve bilinçli maddeci (materyalist) olduğunu gösteriyor. Çünkü Demokritos, bütün varlığı, maddî parçacıklarla ve bunların mekanik bir şekilde birleşmesiyle açıklıyor ve bu birleşmenin kendi içinde bir zorunluk taşıdığını, dıştan herhangi bir amaca ya da etkiye göre olmadığını yani kendiliğinden gerçekleştiğini söylüyor. Bu bakımdan, Demokritos'un görüşleri, felsefe ve bilim tarihinde birçok kere yeniden ele alınarak değerlendirilmiş ve etkili olmuştur.
Atomculuğun babası olan Demokritos, ahlâk felsefesi ile de ilgilenmiştir. Demokritos'a gelene kadar, yunan felsefesinde, tabiat felsefesi (varlıkların kaynağı nedir? sorusu) ağır basıyordu. Oysa bu filozof, insanoğlunu doğru ve mutlu bir hayata ulaştıracak kuralların ve ilkelerin ne olduğu sorusunu da önemle ele almıştır. Demokritos'a göre, insan ruhunun dingin (sakin) ve yatışmış bir halde bulunması, doğru, ahlâklı ve mutlu bir hayatın temelidir. Ruh, bu çeşit olumlu bir durumda bulunursa insanlar iyilikten sevinç duyarlar, tad alırlar ve kötülüğü düşünmezler bile. Ruhun bu durumda bulunmasını, daha doğrusu ruhun bu duruma ulaşmasını sağlayan şey ise, korkulardan, batıl inançlardan sıyrılmış olmamızdır. Korkulardan ve batıl inançlardan ise, ancak bilgelikle, bilgiyle sıyrılabiliriz.
Herakleitos ve Elea felsefelerinin ortaya koyduğu problemlerin çözülmesi yolunda çaba harcamış ve yenilikler getirmiş bir düşünür de, Ege bölgesinde bulunan Klazomenai'de yetişmiş olan Anaksagoras'dır. (i.ö. 500 yıllarında doğ-muştur). Anaksagoras, bütün varlıkların, başı belli olmayan zamanlardan beri varolagelmiş unsurların bir araya gelmesinden ve ayrılmasından doğduğunu ileri sürmüştür. Ama Anaksagoras da, Empedokles ve Atomcular gibi, bu unsurların (anamaddelerin) nasıl harekete geçtiğini ve çeşitli varlıkları nasıl meydana getirdiğini açıklamak zorundaydı. Anaksagoras, Empedokles'e uyarak, «sevgi» ya da «düşmanlık» gibi kuvvetlerin unsurları harekete geçirdiğini, ya da Demokritos gibi atomların, mekânda, kendi kendilerine hareket halinde bulunduklarını ve mekanik bir şekilde bir araya geldiklerini ya da ayrıldıklarını söylememişti.
Anaksagoras'a göre, varolanların temelini teşkil eden unsurları harekete geçiren ve böylece evrende gördüğümüz çokluğu, değişmeyi ve oluşu doğuran şey, «varlığı yoğuran, varlığa şekil veren bir akıldı» yani kendi deyişiyle «Nous»tu. Evrenin amacını «Nous» belirlemişti; onu belli bir düzene göre oluşturmuş, şekillendirmiş ve meydana getirmişti. «Nous» kendiliğinden etkin olan ve hareketin temelini sağlayan varlıktı. Anaksagoras'ın, «Nous»u, tamamen gayrî maddî bir güce benzemektedir. Bununla birlikte, filozofun, bu gücü yine de maddî bir şey gibi düşündüğünü belirtmeliyiz. «Nous», iyice incelmiş bir maddedir. Filozof, evrenin şekillenmesini şöyle açıklıyor: «Sayıları sonsuz ve hacimleri artık bölünmeyecek kadar küçük olan nesneler hep bir arada bulunuyordu; o zaman, 'nous' ortaya çıktı ve onları bir düzene soktu.» Anaksagoras'ın unsurları, meydana getirdikleri nesnelere benzeyen ve sonsuz derecede küçük «tohumlandır. Evrendeki nesnelerin sayıları sonsuz olduğu için bu «tohumların» (anamaddelerin) sayıları da sonsuzdur.
Soru 18 : Sofistler kimlerdi ve ne gibi görüşleri savundular?
Yunan felsefesinin Sokrates - öncesi döneminde,buraya kadar düşüncelerini açıkladığımız filozoflardan sonra «sofistler» adıyla tanınan düşünürler ortaya çıkmıştır. «Sofist» kelimesinin yunancadaki kök anlamı «bilgili kişi» demektir. Sofistler, eski Yunanistan'ın belli başlı şehirlerini gezerek parayla ders veren ve özellikle siyaset hayatında ve güzel konuşmada (hitabette) başarılı olmayı öğreten kimselerdi... Yunan felsefesinin Sokrates - öncesi döneminde,buraya kadar düşüncelerini açıkladığımız filozoflardan sonra «sofistler» adıyla tanınan düşünürler ortaya çıkmıştır. «Sofist» kelimesinin yunancadaki kök anlamı «bilgili kişi» demektir. Sofistler, eski Yunanistan'ın belli başlı şehirlerini gezerek parayla ders veren ve özellikle siyaset hayatında ve güzel konuşmada (hitabette) başarılı olmayı öğreten kimselerdi.
Çünkü o çağlarda, Yunanistan'ın toplum hayatında, siyaset ağır basmaya başlamış, güzel konuşma ve toplulukları etkileyip inandırma büyük bir önem kazanmıştı. Bundan ötürü, sofistler, herkes için geçerli olan «hakikatlersin araştırılmasından çok, «inandırmayı», öğretilerinin temeli olarak kabul etmişlerdi. Sofistlerin felsefesine göre, herkesin kabul etmesi gereken genel hakikatler ve doğrular yoktu; doğru dediğimiz şey tek tek insanlara göre değişen bir şeydi. Bu düşünürlerden önceki felsefe, insan bilincinin (şuurunun), dışımızda bulunan dünyaya yani nesnel (objektif) dünyaya bağlı bulunduğunu ve bu nesnel dünyanın bütün bilgilerimizin kaynağı olduğunu kabullenmişti. Oysa sofistler, içdünyanın yani bilincin ve öznenin dışdünyaya değil; dışdünyanın içdünyaya bağlı olduğunu söylüyorlardı. Başka bir deyişle, «dışdünya ve nesneler bize nasıl görünüyorlarsa öyledirler», diyorlardı.
Kendilerinden önce ortaya atılmış olan ve yukarda incelediğimiz çeşitli felsefe görüşlerinin, değişik ve birbirine taban tabana zıt görüşler ileri sürmesi de, sofistlerin, hakikat diye bir şey olmadığını söylemeleri için elverişli bir zemin hazırlamış bulunuyordu. Demek ki, insanların üzerinde birleşeceği bir «doğru» yoktu. «Doğru» dediğimiz şey, herkese göre değişiyordu. Ünlü sofistlerden Protagoras'ın «insan her şeyin ölçüsüdür» sözünün anlamı işte budur. Gorgias, Hippias, Prodikos gibi sofistler de, insan aklının hakikate ulaşamayacağını ve doğru diye bir şeyin bulunmadığını ileri süren bu «şüpheci» felsefeyi savundular. İnsanın edinebileceği bilgi hakkında sofistlerin savunduğu bu görüşe, aynı zamanda «rölativist» yani «görece» ya da «bağıl» bilgi görüşü diyoruz. Çünkü, yukarda belirtildiği gibi, sofistler, bilgilerimiz bize «göre» dir; bize bağlıdır, bize göre değişiklik göstermektedir; bizim dışımızda, nesnelere bağlı genel hakikatler yoktur, diyorlardı.
Felsefe bakımından ele alındığı zaman, sofistlerin bu görüşü, olumsuz (menfî) bir görüş olarak düşünülebilir. Çünkü felsefenin amacı, her şeye rağmen, genel hakikatlerin bulunduğuna inanmak ve bunları ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Bununla birlikte, o çağın Yunanistan'ında, sofistler bilgi ve kültür bakımından olumlu bir rol oynamışlardı. Çünkü, o güne kadar elde edilmiş olan bilgilerin bir bir elden geçirilmesine, eleştirilmesine, aydınlatılmasına önayak olmuşlardı. Bilgi teorisi, mantık ve dil alanlarında, şüpheci ve eleştirici bir tavır takındıkları için, bu alanlarda derinleşmek ihtiyacının duyulmasına yol açmışlardı. Ayrıca, tabiatın araştırılmasından çok insanın araştırılmasına, insanla ilgili problemlerin üzerinde durulmasına önayak olmuşlardı. Nitekim sofistler ve sofistlerin eleştirmeleri ve incelemeleri olmaksızın, Sokrates ve Platon gibi büyük filozofların ortaya çıkışını açıklamak mümkün değildir.
Soru 19: Sokrates'in ileri sürdüğü felsefî görüşlerin özellikleri nelerdi?
Felsefe tarihin en ünlü düşünürü olduğu ve adı efsanelere karışıp günlük dilde bile yaygın hale geldiği halde, Sokrates, yazılı tek satır bırakmamıştır. Onun görüşlerini, öğrencisi Platon'un ve Ksenophon'un yazılarından öğreniyoruz, i. ö. 469-399 yıllarında Atina'da yaşayan filozof, kendisinden önceki düşünürler gibi, dışgerçekle ve tabiatla değil, insanla ve ahlâk problemleriyle ilgilenmişti... Felsefe tarihin en ünlü düşünürü olduğu ve adı efsanelere karışıp günlük dilde bile yaygın hale geldiği halde, Sokrates, yazılı tek satır bırakmamıştır. Onun görüşlerini, öğrencisi Platon'un ve Ksenophon'un yazılarından öğreniyoruz, i. ö. 469-399 yıllarında Atina'da yaşayan filozof, kendisinden önceki düşünürler gibi, dışgerçekle ve tabiatla değil, insanla ve ahlâk problemleriyle ilgilenmişti. Sokrates'in felsefî araştırmaları ahlâkî hayata, erdemlere (faziletlere) yöneliyor, bunları araştırıyor ve felsefe tarihinde ilk olarak ve kesin bir şekilde, insan aklı kendi kendisine dönerek kendisini inceliyordu. Filozof için gerçek değer taşıyan bilgi,insanın kendi kendisi hakkındaki bilgiydi.
Sokrates'in «kendini bil!» sözünün anlamı budur. İnsanın ve ahlâkî hayatın (erdemlerin) ne olduğunu açıklarken, hiç bir şey bilmediğini söyleyerek işe başlıyordu Sokrates. Her şeyden şüphe ediyor; her şeyi eleştiriyor ve irdeliyordu. Bu açıklamalar, Sokrates'in, sofistlere benzediğini göstermektedir. Gerçekten de, tabiatı değil insanoğlunu araştırma konusu yapması ve büyük bir şüphecilikle davranması Sokrates'i, sofistlere yaklaştırmaktadır. Bununla birlikte, Sokrates, insan düşüncesinin herkes için geçerli doğrulara varabileceğine inandığı için sofistlerden kesin olarak ayrılıyordu.
Filozofa göre, iyilik, kötülük, erdem, gibi ahlâkî gerçekler, toplumlara ya da insanlara göre değişen şeyler değildi. Bunlar, düşüncenin metotlu bir şekilde yürümesiyle, bilgisi sağlam bîr şekilde elde edilebilecek olan evrensel gerçeklerdi. Filozofun ödevi, şüphe, inkâr, eleştirme ve araştırma yoluyla, «iyilik», «kötülük», «erdem», «adalet» gibi kavramların tam bir bilgisine ulaşmak, bunların kesin tanımlarını (tariflerini) ortaya koymaktı. Aslında, bu bilgiler, insanların ruhunda gizli olarak bulunuyordu. Önemli olan, bu bilgileri uyandırmak, ortaya çıkmalarına yardım etmekti.Bundan ötürü Sokrates, kendi metoduna «maieutike» (doğurtma sanatı) adını vermişti.Bunu sağlamak için de, herhangi bir konu üzerinde bir kimseyle karşılıklı olarak konuşmaya girişiyordu. Bu karşılıklı konuşma, yani diyalog başladığı zaman, Sokrates konu hakkında hiç bir şey bilmediğini söyleyerek işe girişiyor ve sorular soruyordu. Karşısındaki kimse, üzerinde tartışılan konu (meselâ «adaletin ne olduğu») hakkında bildiklerini ileri sürünce, Sokrates «alaycı» bir tavırla, onun sağlam bilgiler ileri süremediğini gösteriyordu. Oysa, ahlâkî gerçekler hakkında sağlam ve herkes için geçerli bilgiler edinmek gerekliydi. Çünkü Sokrates'e göre, ahlâklı yani erdemli olmak demek bilgili olmak demekti. Ayrıca erdemli kimse, mutlu bir hayat süren kimseydi. Demek ki, filozof, bugün bize ilk ba-kışta bir hayli garip gelen bir görüşü savunmaktadır. Bu görüş, erdemli ya da ahlâklı olmakla, mutlu bir hayat sürmenin aynı şey olduğunu ileri süren görüştür.
«Eudaimonist» (mutlulukçu) diye adlandırılan bu ahlak görüşü, bütün ilk çağ düşüncesinin kabullenmiş olduğu bir düşüncedir. Sokrates, ileri sürdüğü ilkeler ve kullandığı metot ile,ahlâk felsefesinde ilk bilimsel inceleme çığırını açmıştı. Bununla birlikte, geliştirilmiş ve ayrıntılı bir ahlâk felsefesi ortaya koymamıştı. Ne var ki, ahlâk felsefesindeki bu akılcı (rasyonalist) tutumu ve felsefeyi bir çeşit kendikendine dönmüş ve bilinçlenmiş düşünce olarak ortaya koyması, felsefe tarihinde ölümsüz ve belki de en önemli yeri almasını sağlamıştır.
Sokrates, çağdaşları ve özellikle gençlik üzerinde büyük etki göstermişti. Bunun başlıca nedeni, düşüncelerine uygun olarak tam bir bilge hayatı sürmesi; «hakikati» aramaktan başka bir tutkuya kapılmamış olmasıydı. Düşüncesi ile davranışları arasında sağlam bir uyuşma ve bütünlük bulunması da, Sokrates'i, günümüzün düşüncesine ve felsefesine yaklaştıran çok önemli bir özelliktir. Filozof, içinde yaşadığı toplumun inançlarını, törelerini, peşin hükümlerini, sahte yanlarını derinlemesine eleştirip ortaya koyduğu ve akıldan başka bir yol gösterici tanımadığı için ölüme mahkûm edilmişti. Sokrates, hapishaneden kaçmayı kendine yediremeyerek ölümü kabul etti.
iyiyi ve doğruyu arayarak, insanoğlunun yaşantısını daha mutlu kılmaya çalışan gerçek filozof tipinin temsilcisi olduğunu hayatı ve ölümüyle apaçık şekilde gösteren ilk düşünür Sokrates'tir.
Soru 20 : Sokrates'in görüşleri, Kynikler ve Kyrene Okulu tarafından nasıl yorumlandı?
Sokrates'in düşüncesini değişik açılardan alarak geliştiren Kynikler okulunu Atinalı Antisthenes (i. Ö. 444-368), Kyrene okulunu ise Aristippos (i. ö. 435-355) kurdu. Kynikler,Sokrates'in «erdem» kavramı üzerinde durdular... Sokrates'in düşüncesini değişik açılardan alarak geliştiren Kynikler okulunu Atinalı Antisthenes (i. Ö. 444-368), Kyrene okulunu ise Aristippos (i. ö. 435-355) kurdu. Kynikler, Sokrates'in «erdem» kavramı üzerinde durdular,erdemin her şeyden daha üstün ve değerli olduğunu savundular, insan hiç bir karşılık düşünmeden erdemli olmalıydı. Bütün ihtiyaçlardan ve eğilimlerden kurtularak erdemli kişi haline gelmek, insanoğlunun ödeviydi. Bundan ötürü, Kynikler, disiplinli, sert bir hayat sürdüler, dünya değerlerine, zenginliklerine, şana, şerefe hiç önem vermediler; çile çekerek yaşamayı amaç edindiler. Bu tutum, Kynikleri, medenî hayatın bütüriv sunî yanlarından yüz çevirmeye ve «tabiat haline» yönelmeye götürdü.
«Kynik» kelimesi eski Yunancada «köpek» anlamına gelen «kyon» kelimesinden türetilmiştir. «Kynik», «köpek gibi davranan, köpeksi» demektir. Hiç bir nezaket kuralına, ve töreye uymadan yaşadıkları için bu düşünürlere «Kynikler» (köpeksiler) adı verilmiştir.
Kyrene okulu ise, Sokrates'in sözünü ettiği mutluluğu «haz» duymakta bulmuştu. Sokrates, doğrunun araştırılmasından mutluluk duyulduğunu söylemişti. Kyrene okulu, bu görüşü yorumlayarak, erdemli olmanın ve «iyi»ye ulaşmanın, yani mutlu bir hayat sürmenin, acıdan kaçınarak elden geldiğince «haz» duymak demek olduğunu ileri sürdü. Kyrene okulunun bu görüşü, «hazcılık» (hedonizm) diye tanınır. İnsan, en şiddetli hazları duymaya çalışmalıdır. Ama hazzı elde etmek için bilgi gereklidir; çünkü, kuruntulardan, korkulardan, boş inançlardan ancak bilgi sayesinde kurtulabiliriz. Ancak bilgi sayesinde, hayatımıza ve kendimize egemen olabiliriz, özgürlüğe ulaşabiliriz ve dünyanın tadını çıkarabiliriz. Bundan ötürü, bilgi, haz duymak için yani erdemli, mutlu ve ahlâklı bir hayat için gereklidir.
Sokrates'in etkisinde kalan bu iki felsefe okulu, aralarındaki karşıtlığa rağmen, kişinin mutluluğunu amaç edinmeleri bakımından ortak bir noktada birleşmektedirler. Ama okullardan biri, bu amaca bazlara yönelmekle; ötekisi ise, bazlardan kaçınıp sadece erdemli olmakla ulaşılacağını savunuyordu. Bu iki okul, ahlâk felsefesinin daha sonraki gelişmesini etkilemiştir.
Kyrene okulunun haz öğretisi,Epikuros'çulukta,Kyniklerin erdem öğretisi de Stolı'ların felsefesinde daha gelişmiş halde ortaya çıkar.
PauL

Üyelik tarihi
13 Şubat 2015
Mesajlar
2.939
Seslenildi
74 Mesaj
Etiketlendi
4 Konu
Ruh Hali
Felsefe Hakkında Merak Edilenler
27 Şubat 2015
- Paylaş
- Share this post on
Digg
Del.icio.us
Technorati
Twitter
Asrevya bunu beğendi.
" Kaybetmekten korkma!
Bir şeyi kazanmak için, bazı şeyleri kaybetmelisin ve unutma;
kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin "

2Beğeniler
Hybrid-Şeklinde