Günün Sözü DamlaPenia.
Her şey neye layıksa ona dönüşür. -Mevlana
Etiket Listesi

Like Tree2Beğeniler
  • 1 Post By PauL
  • 1 Post By PauL
Seçenekler
Seçenekler
Stil
Avatar Seçilmemiş
Üyelik tarihi
13 Şubat 2015
Mesajlar
2.939
Seslenildi
74 Mesaj
Etiketlendi
4 Konu
Ruh Hali
Acimasiz

Standart Felsefe Hakkında Merak Edilenler

27 Şubat 2015
1

100 Soruda felsefe

Soru 1 : «Felsefe» sözünün kaynağı ve anlamı nedir?

«Felsefe» sözü eski yunancadan arapçaya ve bu dilden türkçeye geçmiştir. Bu sözün yunanca aslı «pihilosophia» dır ve iki kelimeden meydana gelmiştir. «Philia» kelimesi «sevgi» anlamına gelir; «sophia» ise «bilgelik» ya da genel olarak «bilgi» demektir, öyleyse, «philosopihia», «bilgeliği - sevmek» ya da «bilgi - sevgisi» anlamına geliyor.... «Felsefe» sözü eski yunancadan arapçaya ve bu dilden türkçeye geçmiştir. Bu sözün yunanca aslı «pihilosophia» dır ve iki kelimeden meydana gelmiştir. «Philia» kelimesi «sevgi» anlamına gelir; «sophia» ise «bilgelik» ya da genel olarak «bilgi» demektir, öyleyse, «philosopihia», «bilgeliği - sevmek» ya da «bilgi - sevgisi» anlamına geliyor. «Philosophos» (filozof), «bilgeliği -seven», «bilgeliği arayan ve ona ulaşmak isteyen kişi» dir; bilgi ve hakikat âşığıdır. Eski yunancadaki «sopihia» kelimesinin, sadece kuru ve soyut bilgi anlamına değil; akıllıca hareket etmek, aşırılıktan kaçınmak, kendine egemen olmak ve kötü durumlara göğüs germeyi bilmek anlamına geldiğini de belirtmeliyiz. Demek ki, filozof, hayatın anlamını bulmaya ve bu anlama uygun şekilde yaşamaya çalışan kimsedir. Felsefenin amacı, sadece bilgi vermek değil, aynı zamanda doğru davranışlarda bulunmamızı sağlamak, ahlâklı yaşamanın yollarını öğretmektir. Eski yunan düşüncesi bilgi ile bilgelik; bilmek ile işlemek (ahlâk) arasında sıkı bir ilinti görüyordu. Sokrates, bundan ötürü, «kimse bilerek kötülük işlemez» diyordu. Demek ki, «felsefe» kelimesini başlangıçta taşıdığı anlam içinde ele alırsak, sadece bilme¬nin değil, ahlâka uygun ve mutlu bir hayat yaşamanın da söz konusu olduğunu; «felsefe» denince, sağlam bilgiler edinilme çabası kadar, doğru, ahlâklı ve mutlu yaşama çabasının da kastedildiğini görürüz.


Kelimenin taşıdığı bir başka anlam özelliği de, «philosophia» nın, bilgeliğe karşı duyulan «sevgi» ya da «dostluk» oluşudur. «Philosophos» yani filozof, kesin bilgilere yada mutlak hakikatlere sahip olduğunu sanan kimse degildir. Bilgeliği ve bilgiyi seven, arayan, ele geçirmek için çaba harcayan kimsedir. «Philosophos» kelimesini, ilk olarak İsa'dan önce altıncı yüzyılda yaşayan eski yunan filozofu Pylhagoras'ın kendisi için kullandığı söylenir. Pythagoras, kendisinin, mutlak doğruları elde etmiş bir kimse degil, bilgi arayıcısı ve bilgelik âşığı olduğunu söylemek isliyordu. Demek ki, filozof, mutlak bilgileri ve hakikatleri bulduğunu düşünerek mutluluk duyan bir kimse değildir. Ama hiç bir şeyin bilinemeyeceğini düşünerek koyu bir şüpheciliğe düşen kimse de değildir. Filozof, edinmiş olduğu bilgileri yetersiz bulan, tedirginlik duyan, eleştirmelere tlirişen ve arayan kimsedir. İnançlarına körükörüne bağlı kimse, bilgiye ve hakikate sahip olduğundan şüphe etmez. Filozof ise, kendisine sunulan bilgileri, hakikatleri ve inançları eleştirir; irdeler; doğru olanı, gerçek bilgiyi, bilgeliği arar; insanoğlunun hayatını anlamlı kılacak, yaşanmaya dcjğer hale getirecek ve mutluluğa ulaştıracak ilkeleri ve kuralları bulmak ister; bunlara uygun olarak yaşamaya çalışır. Bu ilkeleri ve kuralları, iyice araştırılıp akıl yoluyla bulunmuş temeller üzerine kurmaya çalışır. Felsefî düşünce, eleştirici bir tavır takınmaktır; eylem (ahlâk) alanında, peşîn hükümlerden, içinde, yaşadığımız çevrenin bize kabul ettirdiği inançlardan, tutkulardan, duygulardan ve alışkan¬lıklardan sıyrılıp uzak durmak, onlara dışardan bakmak, onları irdelemek ve eleştirmektir. Kısacası, bilginin temeli olacak doğrulara ve davranışımızı yönetecek ilkelere ulaşmak çabasıdır; arayışıdır, sevgisidir.
Tarih boyunca çeşitli filozoflar gelip geçmiş, farklı felsefe sistemleri kurulmuştur. Hatta, bu sistemlerin bazıları, uzun ya da kısa süreler boyunca, mutlak bir hakikat fllbi kabul edilmiş; insan düşüncesini ve hayatını etkilemiştir. Bununla birlikte, gerçek felsefenin özünde, yukarda açıkladığımız «philosophia» sözünün ilk anlamı, her zaman varolagelmiştir. Yani, gerçek felsefeler, her zaman, bir eleştirme, bir hakikat sevgisi ve arayışı; bir yaşayış, davranış ve ahlâk meselesi olarak, bu amaçlara yönelmiş bir çaba olarak ortaya çıkmıştır. Sistemlerin ve çeşitli felsefî düşünüşlerin derinine inilince, bu sevgiyi, arayışı ve çabayı görmek her zaman mümkündür.


Soru 2 : Felsefe ile din arasında ne gibi ilişkiler vardır?

Yukarda söylediklerimizden anlaşılacağı gibi, felsefe ve din, birbirine karşıt iki düşünüş ve davranış biçimidir. İlkel dînlerde olduğu gibi gelişmiş dînlerde (Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık) de, inanç yani îman temeldir. Herhangi bir dini benimseyen kişi, evren (kâinat) ve insanoğlunun hayatı hakkında belli birtakım görüşleri ve yargıları (hükümleri) kabul etmiş; bunlara inanmış kimsedir.... Yukarda söylediklerimizden anlaşılacağı gibi, felsefe ve din, birbirine karşıt iki düşünüş ve davranış biçimidir. İlkel dînlerde olduğu gibi gelişmiş dînlerde (Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık) de, inanç yani îman temeldir. Herhangi bir dini benimseyen kişi, evren (kâinat) ve insanoğlunun hayatı hakkında belli birtakım görüşleri ve yargıları (hükümleri) kabul etmiş; bunlara inanmış kimsedir. Başka bir deyişle, hakikatin kendisine verilmiş olduğunu ve hakikate sahip bulunduğunu sanan kimsedir; evreni ve insanoğlunu bu hükümler, bu dogmalar (naslar) açısından gören kimsedir. Dinde, «bu, acaba böyle midir?» diye sorulmaz. Çünkü dinde, her şeyin cevabı verilmiş ve inanç sahibi kimse, bu cevaplara inanmış; onları doğru diye bellemiş ve benimsemiştir. Evreni kim yaratmıştır? insanoğlu nereden ve nasıl türemiştir? İnsanoğlunun dünyadaki yeri, tanrı ve hemcinsleri ile ilişkileri nelerdir? İnsanoğlu mutluluğa nasıl ulaşabilir? «İyi» ve «kötü» nedir? Ölümden sonra ruhlarımız ne olacaktır? giibi sorulara, dinlerde (özellikle, gelişmiş dinlerde) inceden inceye cevap verilmiştir. Bunlar, her dinin kutsal kitabında ve din öğretisinde açıklanmıştır. Dindar kimse, bu sorulara verilecek cevapları hazır olan kimsedir. Oysa felsefe, bunlara ve bunlara benzer bütün öteki sorulara, mantığa ve akılgücüne dayanarak eovap vermeye çalışır. Hazırlop cevapların hiçbirini kabul
edemez; dinleri, inançları, peşin hükümleri, gelenekleri sürekli olarak irdeler ve eleştirir, işte bundan ötürü, bu iki tavır, yani din ile felsefenin tavırları, birbirleriyle bağdaşması mümkün olmayan iki ayrı düşünce tarzıdır. Dinin, neden, nasıl ve ne için ortaya çıktığını ve neden ötürü etkili olduğunu felsefe araştırabilir ve açıklayabilir. Bu tür bir Inceleme, din felsefesinin konusunu teşkil eder. Ama din ve dinî düşünüş, felsefeyi kapsayamaz ve açıklayamaz. Dîn, felseye karşı, sadece, belirli bir tavır takınır. Felsefenin, «dinsizlik» olduğunu, insan aklının, tanrı ye evren hakkında bilgi edinemeyeceğini, felsefeyle uğraşmanın gereksiz ve beyhude bir çaba olduğunu söyler.


Soru 3 : Felsefe ile bilimler arasında ne gibi ilişkiler vardır?

Felsefenin, sağlam bilgiler edinmeyi amaç, edindiğini, hakikati bulup ortaya koymaya çalıştığını söyledik. Ama, bütün bilimlerin ortak amacının da bu olduğunu biliyoruz. Bilimler de, kendi araştırma alanlarında doğrulara ulaşmak amacını güderler.... Felsefenin, sağlam bilgiler edinmeyi amaç, edindiğini, hakikati bulup ortaya koymaya çalıştığını söyledik. Ama, bütün bilimlerin ortak amacının da bu olduğunu biliyoruz. Bilimler de, kendi araştırma alanlarında doğrulara ulaşmak amacını güderler. Demek ki, amaç bakımından, felsefe ile bilimler arasında fark yoktur, öyleyse fark nerededir? Fark, bilimlerin, ele aldıkları olaylar arasındaki ilişki ve bağıntıları belirtmekle yetindikleri halde, felsefenin bu ilişkilerin daha derinine gitmeye çalışmasındadır. Bilim, duygularımızın ve deneylerimizin bize tanıttığı olayların birbirlerini «nasıl» izlediklerini, hangi kanunlara uyarak ortaya çıktıklarını belirtmekle ve açıklamakla yetiniyor. Oysa felsefe bu olayların «ne» olduklarını bulmaya çalışıyor. Meselâ, toplumbilimi, toplumsal olayların arasındaki ilişkiyi, bu olayların ortaya çıkışlarının hangi kanunlara uyduğunu bul¬maya çalışıyor. Oysa felsefe, toplumun «ne» olduğunu soruyor. Biyoloji, bayat olaylarının; psikoloji ruh olaylarının ilişkilerini inceliyor. Oysa felsefe, hayatın ve ruhun «ne» olduğunu soruyor, bunların özünü açıklamaya çalışıyor.

Bilimlerin hepsi, hakikatleri bulmaya çalışıyorlar, ama hakikatin ne olduğunu sadece felsefe araştırıyor. Böylece, felsefe, bilimlerin ele almadıkları en genel sorulara cevap vermek istediği gibi, vardıkları sonuçları da inceleyerek bir araya getirmek ve bunlardan genel sonuçlar çıkarmak istiyor. Demek ki felsefe, bilimlerin kendi özel inceleme alanlarında elde edilen sonuçları bir araya ge¬tirmek, bütünlemek, toplu bir bilgi ortaya koymak istiyor; evren hakkında, bize, toplu ve kapsayıcı bir görüş vermek istiyor. Burada, felsefî düşüncenin temel bir özelliğinin ortaya çıktığını görüyoruz. Felsefe, bilimler gibi, belıirli bir yöntemle belirli ve sınırlı bir alanda bilgiye ulaşmaya yönelmiyor. Felsefe, daha çok, edinilmiş bilgi üzerinde sorular sormaya, düşünmeye yöneliyor. Demek ki, felsefî düşünce, zihnin kendisi üzerine dönen, kendisine yönelen bir içdüşünme (teemmül-reflexion) olarak ortaya çıkıyor.. Bilgilerimiz hakkında bir soruşturma, araştırma, eleştirme olarak beliriyor. Bilimlerin gittikçe ilerlemesi ve genişlemesi, felsefî düşüncenin bu özelliğini daha da belirginleştirmîştir.


Soru 4 : Bilimler felsefeden ne zaman ayrıldı?

ilkçağda, felsefe ile bilimler arasında kesin farklar yoktu. Felsefe, bütün bilimleri kapsıyordu ve bilimler, kendi özel araştırma alanlarını ve metotlarını henüz ortaya koymamışlar ve felsefeden ayrılıp bağımsız hale gelmemişlerdi. Ama bilimler, evrensel bir bilgi olarak kabuî edilen felsefeden zamanla ayrıldılar. İlk önce geometri ve daha sonra mekanik bilimleri bağımsız hale geldi.... ilkçağda, felsefe ile bilimler arasında kesin farklar yoktu. Felsefe, bütün bilimleri kapsıyordu ve bilimler, kendi özel araştırma alanlarını ve metotlarını henüz ortaya koymamışlar ve felsefeden ayrılıp bağımsız hale gelmemişlerdi. Ama bilimler, evrensel bir bilgi olarak kabul edilen felsefeden zamanla ayrıldılar. İlk önce geometri ve daha sonra mekanik bilimleri bağımsız hale geldi. Geometrinin bağımsız hale gelmesine Eukleides (İ.Ö. III. yy), mekanik biliminin bağımsızlaşmasına da aynı çağda yaşamış olan Arkhimedes önayak oldu. Fizik bilimi, Galileo (1564-1642) ve Newton (1643-1727) tarafından felsefeden bağımsız olarak kuruldu. Daha sonra XVII. yy. da Lavoisier ile kimya, XIX, yy. da Claude Bernard ile biyoloji bağımsız, bilimler haline geldi. Psikoloji ve sosyoloji bilimleri insanla ilintili konuları ve problemleri kendi özel metotları ile ele alarak incelediler. Tabiat bilimleri gibi, insanla ilintili bilimler de, inceledikleri olayları ölçüye vurup nicelik (kemiyet) olarak kesin bilgiler halinde dile getirmeye çalıştılar. Bilimin bu ilerleyişi, bir zamanlar bütün bilgilerı kapsayan evrensel bir bilim olarak kabul edilen felsefenin alanını gittikçe daralttı. Hatta, bilimlerin, inceledikleri olaylar ve bu olayların bağlı olduğu kanunlar hakkında sağlam bilgiler verdikleri, ama felsefenin bu çeşit bilgilere ulaşamadığı ve bundan ötürü artık aşılmış bir düşünce tarzı olduğu ileri sürüldü. Bilimlerin yanı sıra felsefenin gereği olmadığı savunuldu. Hele felsefenin, varlık, tanrı ve insan ruhu hakkında bilgi vermek iddiasında olan bölümünün yani metafizik'in hiçbir bilimsel değer taşımadığı söylendi.


Soru 5 : Metafizik nedir?

Metafizik, felsefenin belirli bir bölümüdür. Bu bölüm¬de, «Varlık nedir?», «Bir dış dünya var mıdır?», «Vücut ile ruh arasındaki ilişkiler nelerdir?», «Tanrı var mıdır?», «Ruh ölümlü müdür, ölümsüz müdür?» gibi sorulara cevap aranır. Ayrıca bilgimizin nereden geldiği; neleri bilmemiz mümkün olduğu ıgiıbi problemler de ele alınır.... Metafizik, felsefenin belirli bir bölümüdür. Bu bölüm¬de, «Varlık nedir?», «Bir dış dünya var mıdır?», «Vücut ile ruh arasındaki ilişkiler nelerdir?», «Tanrı var mıdır?», «Ruh ölümlü müdür, ölümsüz müdür?» gibi sorulara cevap aranır. Ayrıca bilgimizin nereden geldiği; neleri bilmemiz mümkün olduğu ıgiıbi problemler de ele alınır. Filozoflar, tarih boyunca, metafizik kelimesini çeşitli biçimlerde kul-lanmışlardır; metafizikten yana olmuşlar ya da metafiziği eleştirmişler ve yermişlerdir. «Metafizik» kelimesi ilk olarak isa'dan önce birinci yüzyılda, Rodoslu Andronikos tarafından ortaya atılmıştır. Andronikos, büyük yunan filozofu Aristoteles'in (İ.Ö. 384-322) eserlerini bir araya getirdiği zaman, fizikle ilgili bölümden sonraya gelen esere «metafizik» yani «fizikten - sonra - gelen» ya da «fizik -ötesi» adını vermiştir. Daha sonraları Aristoteles'in bu eserinde incelediği konular, metafiziğin konuları olarak kabul edilmiştir. Metafizik konular deyince, duyularımızı ve algılarımızı (idraklerimizi) aşan konular kastedilmiştir. Aristo-
teles, bu kitabında incelenen konulara «ilk felsefe» diyordu. İlk felsefe yani metafizik, varlığı varlık olarak inceliyor; genel olarak varlığın şartlarını, kaç çeşit «neden» (illet) oldu¬ğunu, bütün varlıkların kaynağını yani tanrıyı açıklıyordu. Ortaçağın sonuna kadar, klasik, felsefertin temel konusunu metaıfizik teşkil etmişti. Bilimlerin ilerlemesiyle, felsefe içinde, metaıfiziğe karşı eleştirici bir tavır ortaya çıktı. Duyularımızı ve algılarımızı aşan konuları inceleyen metafiziğin, sağlam bilgiler veremeyeceği ileri sürüldü. Bilgilerimizin kaynağının ve değerinin araştırılması gerektiği ileri sürüldü. Böylece modern çağlarda, felsefenin ağırlık noktası, metafizikten, bilginin kaynağını, imkânlarını ve değerini araştıran «bilgi teorisi» ne kaydı. Bundan ötürü, modern çağlar felsefesi, eleştirici bir tutumu benimseyerek, felsefe (philosophia) kelimesinin ilk anlamına ' yeniden döndü, ilerde, felsefe tarihîni kısaca gözden geçirirken, felsefeyi geniş anlamda ele alarak çeşitli filozofların hem metafizik alanında, hem de felsefenin öteki kollarında ileri sürdükleri görüşleri bir arada vermeye çalışacağız.


Soru 6 : Felsefenin bölümleri nelerdir?

Felsefenin ele aldığı konular, çeşitli şekillerde sınıflandırılmıştır. Meselâ, liselerde genel felsefe öğretiminde, felsefe boş ayrı kolda ele alınır: Metafizik, mantık, bilgi teorisi, etik (ahlâk felsefesi), estetik (sanat felsefesi). Mantık'ın tıpkı psikoloji gibi bağımsız bir bilim olarak kabul edilip felsefeden ayrı tutulduğu da görülür.... Felsefenin ele aldığı konular, çeşitli şekillerde sınıflandırılmıştır. Meselâ, liselerde genel felsefe öğretiminde, felsefe boş ayrı kolda ele alınır: Metafizik, mantık, bilgi teorisi, etik (ahlâk felsefesi), estetik (sanat felsefesi). Mantık'ın tıpkı psikoloji gibi bağımsız bir bilim olarak kabul edilip felsefeden ayrı tutulduğu da görülür.Bunun tersine, kimi zaman psikoloji, felsefeye dahil edilerek, onun içinde ögretilir, gerçekten de, bugün mantık bilimi, düşüncenin muhteva dışındaki şeklî işleyişini inceleyen «formel mantık» ve bilimlerin metotlarının dayandığı kuralları inceleyen " metotoloji" ve son zamanlarda yaygın ve etkili hale gelen "sembolik mantık" yada «lojistik» gibi bölümleriyle, felsefeden bagımsız bir bilgi kolu haline gelmiştir. Felsefe, bu bilgi dalının kendisini degil de dayandığı ilkeleri ve temelleri bilgi teorisi içinde inceler. Böylece, yukarki sınıflama şu şekle girmiş olur: metafizik, bilgi teorisi, etik, estetik. Ama öğretim alanında kesin ve değişmez bir sınıflama yoktur. Sınıflamalar ülkelere ve öğretim anlayışına göre değişiklik gösterir.

Felsefeyi, araştırma alanları bakımından ele alarak çeşitli kollara ayırmak da mümkündür. Böylece, metafizik (varlık, tanrı, ruh gibi konuların araştırılması); bilgi teorisi (aklın ve düşüncenin dayandığı ilkelerin, bilginin kaynağının, imkânının ve değerinim incelenmesi); ahlâk felsefesi (eylemlerimizin, «iyi» ve «kötü»nün incelenmesi), sanat felsefesi («güzel»in ve sanat yaratışının incelenmesi); tabiat felsefesi (tabiatın incelenmesi), tarih felsefesi, toplum felsefesi, dil felsefesi, din felsefesi v.b., gibi farklı bölümler ortaya konabilir.
Bir başka sınıflamaya göre felsefe, genel olarak varlığın ne olduğunu araştıran «ontoloji» (varlıkbilim), bilgiyi ve hakikati inceleyen «gnozeoloji» ve «iyi», «kötü», «güzel» gibi değerleri inceleyen aksiyoloji'ye (değerler felsefesi) ayrılır. Çeşitli açılardan yapılan bu sınıflamaların altında, felsefî düşüncenin özünün bulunduğunu ve bu bölümlerin hepsinde ortak noktayı bu özün teşkil ettiğini unutmamak gerekir.


Soru 7 : «Felsefe» ve «feylesof» kelimeleri, dilimizde, ne gibi anlamlara gelir?

Günlük dilde «felsefe yapmak», derin ve anlaşılması güç sözler söylemek anlamına gelir. Kimi zaman da, sadece küçültücü ve alaycı bir anlamda kullanılır. Yani, anlaşılmaz şeyler söylemek, mugalata yapmak anlamını taşır. «Feylesof» kelimesi ise «felsefeyle uğraşan kimse» den başka, «dünyayı umursamayan kişi» ve «dinsiz» anlamına gelir.... Günlük dilde «felsefe yapmak», derin ve anlaşılması güç sözler söylemek anlamına gelir. Kimi zaman da, sadece küçültücü ve alaycı bir anlamda kullanılır. Yani, anlaşılmaz şeyler söylemek, mugalata yapmak anlamını taşır. «Feylesof» kelimesi ise «felsefeyle uğraşan kimse» den başka, «dünyayı umursamayan kişi» ve «dinsiz» anlamına gelir. «Dünyayı umursamayan kişi» anlamında, yunanca «sopihos» yani «bilgi» kavramının kalıntılarını görmek mümkündür.

Çünkü bilge sözünün temeldeki anlamlarından biri de, «başına gelenlere göğüs gerebilen, aldırmayan kimse» dir. Ayrıca, dilimizdeki günlük kullanılışın taşıdığı bu anlamda, «dünya işlerine ve değerlerine önem vermeyen kimse» anlamı da bulunmaktadır. Nitekim «philosophos» da, yaşadığı çevrede kabullenilmiş düşüncelere ve değerlere karşı eleştirici tavır takınan; gerçek değerleri bulmaya çalışan, onları gözönünde tutan kimsedir. «Dinsiz» anlamında da, felsefenin inanca değil akıla dayanması özelliğinin dile geldiği görülüyor. Feylesofun, dinî inançlardan çok akla dayandığı, imana değil akla ve düşünceye yönelmiş olduğu belirtiliyor. Osmanlıcada, bilge karşılığı «bakîm» ve bilgelik karşılığı «hikmet» sözleri de kullanılır, islâm felsefesinde, filozofları belirtmek için «felâsife» dendiği gibi «hükema» yani «hakimler» (bilgeler) de deniyordu. Osmanlıcadaki «Hakîm», «feylesof»tan daha geniş kapsamlıydı ve «her şeyde üstün tedbirli tanrı», «çok bilgili», «feylesof» ve «bekim» anlamlarına geliyordu. «Hikmet» kelimesi de «felsefe», «gizli ve bilinmeyen nokta», «sebep», «ahlâka ait kısa söz» anlamını taşıyordu. Demek ki, «hikmet» kelimesi, «felsefe» den daha geniş anlamlıydı ve hem dinî hem de ahlakî kavramları kapsıyordu.


Soru 8 : Felsefe, günümüzde ne gibi anlam ve önem taşır?

Felsefe kelimesinin sözlük .anlamını ele alarak, her şeyden önce, «bilgiyi ve bilgeliği sevmek, doğru olanı araştırmak, doğru ve sağlam bilgilere ulaşarak davran ıslarımızı ve eylemlerimizi dogruya uygun olarak gerçekleştirmek»
anlamına geldiğini söyledik. Felsefenin soyut ve kuru bir bilgi değil, aynı zamanda bir yaşama ve davranma tarzı, bir bilgelik ve mutluluğu gerçekleştirmek isteği olduğunu söyledik.... Felsefe kelimesinin sözlük .anlamını ele alarak, her şeyden önce, «bilgiyi ve bilgeliği sevmek, doğru olanı araştırmak, doğru ve sağlam bilgilere ulaşarak davran ıslarımızı ve eylemlerimizi dogruya uygun olarak gerçekleştirmek»
anlamına geldiğini söyledik. Felsefenin soyut ve kuru bir bilgi değil, aynı zamanda bir yaşama ve davranma tarzı, bir bilgelik ve mutluluğu gerçekleştirmek isteği olduğunu söyledik.

Felsefenin, uzun bir süre; varlık, tanrı, insan ruhunun alınyazısı, hayatın anlamı gibi soruları ele aldığını yani metafizik adı altında bu en genel ve derin konuları
araştırdığını, bunlara cevaplar getirdiğini belirttik. Bilimlerin geliştiğini ve kendi alanlarında, felserfenin sağladığından daha güvenilir ve doğrulanabilir bilgiler verdiklerini ve bundan ötürü felsefenin yine eski «bilgi - severlik» e; bilginin ne olduğu, kaynağının nereden geldiği, ne gibi imkânlara sahip bulunduğu ve ne değer taşıdığı sorularına yöneldiğini; eleştirici bir tutum benimsediğini söyledik. Ayrıca, felsefenin yeni bilgiler bulup ortaya koymaktan çok, (elde edilmiş bilgilere eğilerek onları eleştirmek ve irdelemek olduğu üzerinde durduk. Bundan başka, bilimlerin sağladığı sağlam bilgilerin sonuçlarını bir araya getirerek, evren hakkında kapsayıcı ve toparlayıcı bir açıklama, bütünleyici bir anlayış ve görüş sağlamaya çalıştığını belirttik. Böylece, felsefenin bütün çağlarda; aydınlığa, açıklığa, düşüncenin ve bilginin kendi hakkında daha apaçık bir anlayış ve kavrayışa ulaşmak için gösterdiği bir çaba olduğunu anlatmak istedik. Gerçekten de, felsefenin özü ve ölümsüz yanı, tarih boyunca kurulup, zamanla ve şartlar değiştikçe yıkılan sistemlerin kendisinde değil, bu sistemleri yaratan yöneliş ve çabadadır. Felsefe, yeni gerçeklere açık olan; onları irdeleyen, bilgiyi ve doğruları kökünden ele alarak aydınlığa kavuşturmak isteyen derinlemesine düşüncenin çabasıdır. Bu açıdan, eski önemini, başka bir biçim içinde sürdürmektedir. Felsefe tarihi boyunca kurulmuş olan sistemlerde ulaşılmış olduğu sanılan şeylerin hiçbiri değişmeyen ve geçerliğini ebediyen koruyan şeyler değildir. Varlığın tümü gibi, felsefenin bulguları ve açıklamaları da sürekli olarak değişikliğe uğrayan, ortaya çıkıp kaybolan şeylerdir. Ama bütün bunların altında, süregîden ve kalan bir şey de vardır. Bu, tarih boyunca çeşitli felsefe sistemlerini yaratarak ilerleyen ve kendi kendini daha açıklığa ve bilince kavuşturan insan düşüncesidir; insan düşüncesinin, kendi ürünü olan bilgiler ve buluşlar üzerinde sürekli olarak de-rinleşmesidir. Felsefe tarihini kısaca gözden geçirirken, insan ziihrtinin kendi ürünlerini ve kendi düşüncesini kavramak için harcadığı bu sürekli çabayı göreceğiz.


Soru 9 : Bugünkü anlamıyla felsefe nerede ve nasıl başlamıştı?

Fikir ve felsefe tarihi konusunda bugün sahip olduğumuz bilgilere dayanarak, felsefenin eski Yunanda başlamış olduğunu söylemek zorundayız. Gerçekten de, felsefenin cevaplarını vermeğe çalıştığı, «evrenin temeli ve kaynağı nedir?», «insan hayatının anlamı ve amacı nerededir?» gibi sorulara, akla dayanarak cevap vermeye çalışan ilk düşünürler eski Yunanistan'da yetişmiştir.... Fikir ve felsefe tarihi konusunda bugün sahip olduğumuz bilgilere dayanarak, felsefenin eski Yunanda başlamış olduğunu söylemek zorundayız. Gerçekten de, felsefenin cevaplarını vermeğe çalıştığı, «evrenin temeli ve kaynağı nedir?», «insan hayatının anlamı ve amacı nerededir?» gibi sorulara, akla dayanarak cevap vermeye çalışan ilk düşünürler eski Yunanistan'da yetişmiştir.

Eski yunan filozofları, dinlerin ve mitosların (efsanelerin), bu çeşit sorulara ver dikleri cevapla yetinmemişler; akla ve kavramlara dayanan bilimsel - felsefî cevaplar vermeye çalışmışlardır, kaynakları ister Çin, Hint, önasya ya da Yunanistan olsun, mitoslar, bu çeşit sorulara cevap verirken dinî düşüncenin kendine has özelliklerini taşımaktan kurtulamıyorlardı. Yani bu mitosların, en genel soruları (meselâ «evren nereden gelmiştir?») bir inanç konusu olarak kalıyordu. Mitoslarda, bütün peşin hükümlerden ye inançlardan uzak hür bir düşüncenin işleyişi görülmez. Üstelik, mitoslar, kavramlarla degil imajlarla (Imgelerle) iş görüyorlardı. Yani açıklamalarında kavramları (genel ve soyut düşünceleri) değil, somut varlıkları ve bunların insan zihnindeki yansılarını kullanarak açıklama yapıyorlardı. Yani mitoslar, insan gibi düşündükleri (İnsan suretinde kavradıkları) bazı güçleri
yani çeşitli tanrıları işin_içine karıştırarak evrenin
ortaya çıkışını açıklamaya çalışıyorlardı. Mitoslar, evreni ve bütün tabiat olaylarını, kişi haline getirdikleri ve kişiolarak tasavvur ettikleri kuvevetlerle açıklamak çabasından başka şey değildi. Meselâ türk mitolojisi evrenin yaradılışını şöyle açıklıyordu: «daha_yer ve gök yaratılmadan
önce, her şey sudan ibaretti. Ne toprak, ne gök, ne güneş, ne de ay vardı. 'Bütün tanrıların en büyüğü. her_varlığın başlangıcı ve insan oğlunun atası Tanrı Kara - Han, önce kendisine benzer bir mahlûk yarattı ve ismimine Kişi dedi. Kara - Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi, rahatça, su üzerinde uçuşuyorlardı. Fakat Kişi, bu mesut sükûnetten memnun değildi. O Kara-Han'dan daha yükseğe uçmak istiyor-
du..»_J[Bk. «100 Soruca Mitologya», Behçet Necatiglil, Gerçek Yayınevi). Felsefe, Türkistan'da, Çin'de, Hint'te, Mısır'da ve eski Yunanistan'da örneklerine bol bol rastladığımız bu mitolojik düşüncenin eleştirilmesinden ve imajların yerine bilimsel - felsefî kavramların ve açıklamaların konmaya çalışılmasından doğmuştur. (Bk. «Felsefe Tarihi», Macüt Gökberk, Bölüm l.) Böylece, felsefe, dinlere kaynaklık etmiş olan ve özü bakımından dinden farklı olmayan mitolojilerin aşılmasıyla , evrenin kaynağı ve insan hayatının anlamı gibi genel meselelere, dinî düşüncenin etkisinden kurtularak. kavramlarla ve Akıl yürüterek cevap verilmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu çeşit ilk cevaplara ise, yukarda belirttiğimiz gibi eski Yunan'da rastlıyoruz.


Soru 10 : Eski Yunan'dan önce, felsefî ve bilimsel düşünce yok muydu?

Eski Çin, Hint ve iran dinlerinde ve mitoslarında, hem tabiat hem de insan hayatı hakkında derin felsefî düşünceler bulunduğu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eğilimi de vardı.... Eski Çin, Hint ve iran dinlerinde ve mitoslarında, hem tabiat hem de insan hayatı hakkında derin felsefî düşünceler bulunduğu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eğilimi de vardı.

Yani eski doğu düşüncesinde, diyalektik görüşün ilkel bir şekline rastlandığı bile söylenebilir. («Diyalektik Düşüncenin Tarihi,» S. Hilâv, Sosyal Yayınlar). Bununla birlikte, burada, din düşüncesinin, hür bir araştırma, irdeleme ve eleştirme olan felsefî düşünce karşısında ağır bastığı da bir gerçektir. Başka bir deyişle, eski doğu düşüncesinde, felsefe, dinden tamamen sıyrılarak bağımsızlığını elde edememiş ve kendini sadece akla dayanan bağımsız bir araştırma çabası olarak ortaya koyamamıştır. Nitekim, yunan düşünürleri, felsefî düşünceleri olduğu gibi bazı bilgileri de Doğudan aldıkları halde bu bilgileri bambaşka bir biçimde düzenlemiş ve geliştirmişlerdi. Meselâ, Mısır geometrisi, Nil ırmağının belli zamanlarda doğurduğu su baskınlarını önlemek vo bu amaçla kanallar açmak zorunluğundan doğmuştu. Yani pratik bir amacı gözönünde tutuyordu. Ve bu pratik amaçlardan hiç bir zaman sıyrılamamış, bağımsız ve derli toplu yani sistemli bir bilgi haline gelememişti; bölük - pörçük olarak kalmıştı. Oysa, yunan düşünürleri ve özellikle Eukleides, sadece teknik ve pratik bir özellik taşıyan bu bilgileri, sistemli ve teorik bir bilim haline getirmek başarısını göstermişlerdi. Aynı şeyi, Babillilerin dinî amaçları gözetmekten doğan astronomileri için de söyleyebiliriz. Bu bilgi dalıda, eski yunan düşünürlerinin ve bilginlerinin elinde derlitoplu, düzenli ve sadece pratik amaçlara değil ama teorik amaçlara yönelmiş yani sadece bilmek için bilmek istegine cevap veren bir bilim haline gelmişti. Yunan düşünürleri, felsefe alanında da, aynı başarıyı sağlamışlar, felsefi düşünceyi din çerçevesinden çıkararak, tek başına ve bagımsız bir teorik bilgi haline getirmişlerdir. Felsefeyi, dini yada sadece pratik amaçlara yararlı bir çaba olarak degil, hakikati sırf hakikat olduğu için arayıp bulmaya çalışan bir çaba olarak benimsemişlerdir. Bundan ötürü, «bilgi ve bilgelik sever> düşünür tipine yani bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan bir hür filozofada, ilk olarak eski Yunanda rastlıyoruz (bk. «felsefe tarihi», M. Gökberk, Bölüm I.).


Soru 11 : İlkçağ felsefesi hangi bölümlere ayrılır?

İlkçağ, İsa'dan önce dördüncü binyıldan, isa'dan sonra beşinci yüzyılın sonlarına kadar uzayan tarih süresini kapsar, ilkçağda bugünkü anlamıyla felsefenin, eski Yunanistan'da ortaya çıktığını söyledik. Böylece, felsefenin ilkçağ tarihi, İsa'dan önce sekizindi yüzyıldan İsa'dan sonra beşinci yüzyıla kadar uzayan zaman kesitini kapsamaktadır... İlkçağ, İsa'dan önce dördüncü binyıldan, isa'dan sonra beşinci yüzyılın sonlarına kadar uzayan tarih süresini kapsar, ilkçağda bugünkü anlamıyla felsefenin, eski Yunanistan'da ortaya çıktığını söyledik. Böylece, felsefenin ilkçağ tarihi, İsa'dan önce sekizindi yüzyıldan İsa'dan sonra beşinci yüzyıla kadar uzayan zaman kesitini kapsamaktadır.

Felsefe tarihinin bu başlangıç dönemi, «antik felsefe» diye de adlandırılır. Demek ki, antik felsefe içinde hem eski Yunan hem de Roma felsefesinin ele alınması gerekir. Ne var ki, Romalılar, eski Yunan felsefî düşüncesine köklü ve büyük değişiklikler getirememişlerdir. Bundan ötürü, kitabımızda vermeğe çalıştığımız felsefe tarihi özetinde, antik felsefe bölümünün ağırlık noktasını eski Yunan felsefesinin tarihi teşkil edecektir.

Antik felsefe ya da ilkçağ felsefesi, genel olarak şu bölümlere ayrılır:

1. Sokrates - öncesi filozoflar: Bunlar, Sokrates'ten önce yaşamış olan bütün yunan filozoflarıdır; 2. Klasik felsefe çağı: Bu çağı, Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi üç büyük filozof temsil eder; 3. Helenistik çağ: yani, Aristoteles'in ölümünden (İ.Ö. 322) İsa'nın doğuşu¬na kadar uzanan süre; 4. Roma çağı: Bu çağ, İsa'nın doğu¬şundan beşinci yüzyılın sonlarına kadar uzanır.

Antik felsefenin ilk döneminde ele alınan temel soru, " evrenin kaynağı, tabiatın nereden geldiği, varlıkların nereden ve nasıl türediği sorusudur. Bu ilk dönemde, yunan felsefesi, tabiata yönelmiş ve tabiatın sırlarını açığa vurmaya çalışan bir düşünce çabasıdır, ikinci dönemde, özel¬likle Sokrates ile birlikte, «insan nedir?» sorusunun ve ahlâk probleminin önem kazandığını görürüz. Böylece, felsefî düşüncenin nesnesi, tabiattan insana; insan hayatına, manevî değerlere yönelmiştir; bunları araştırır. Yine aynı dönemde. Platon ve Aristoteles gibi filozoflarla birlikte, felsefe, hem tabiatın hem insanın kavranılmasına yönelir yani evrensel bir bilgi olmak amacını gözönünde tutar.

Üçüncü devrede ise Ştoalılar ve Epikuros'çuluk akımlarıyla, felsefenin «ahlâklı (erdemli) hayat nedir?» ve özellikle «insanın mutluluğu nerededir?» sorusuna yöneldiğini görüyoruz. Dördüncü dönemde, felsefe ile hıristiyan dini inancının karşılaşması sözkonusudur.


Soru 12 : ilk filozoflar kimlerdi ve nerede yetiştiler?

Sokrates - öncesi çağın ye felsefe tarihinin ilk filozofları, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes'tir. Bu filozofların üçü de, İzmir'in güneyinde bulunan Miletos'ta yetişmişlerdir. O çağlarda Miletos, Yunanistan'ın bir bölümü olnn ionia'nın yani Ege bölgesinin kıyı şehirlerinden biriydi, bu filozoflar, var olan nesnelerin temelindeki ilk ve ana-maddenin ne olduğunu bulmaya çalışmışlardı... Sokrates - öncesi çağın ye felsefe tarihinin ilk filozofları, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes'tir. Bu filozofların üçü de, İzmir'in güneyinde bulunan Miletos'ta yetişmişlerdir. O çağlarda Miletos, Yunanistan'ın bir bölümü olan ionia'nın yani Ege bölgesinin kıyı şehirlerinden biriydi, bu filozoflar, var olan nesnelerin temelindeki ilk ve ana-maddenin ne olduğunu bulmaya çalışmışlardı. Evrende, bir-birinden farklı sonsuz sayıda varlıklar ve nesneler vardı. Acaba bütün bu varlıklar hangi temelden, hangi kaynaktan, hangi ilkeden türemişlerdi? Bunların tümünü doğuran ana-madde neydi?

Thales, bu ilk anamaddenin «su» olduğunu söyledi,filozofun, aşağı yukarı İ.Ö. 625-545 yılları arasında yaşadıgı tahmin edilmektedir. Çağının bilgilerini öğrenmiş bir kimse olan Thales, özellikle gökyüzü ve yeryüzünde ortaya çıkan olayları açıklamaya çalışmış ve bu olaylarda, «su»yun çok önemli bir rol oynadığını görmüştü. Böylece, çeşitli olayların ve varlıkların temelinde genel, ve değişmez bir anamadde bulundugunu ileri sürmüştür. Varlıklar, bu ana-maddeden çıkıyor ve en sonunda yine ona dönüyordu, Thales evrendeki olayları ve varlıkları önce gözleyip inceliyor daha sonra akıl ve düşünce yoluyla bunları genel bir ilkeye baglıyor ve bu genel ilkeyle açıklıyordu.Bu çabasından ötürü Thales filozofların ilki sayılmış ve felsefe tarihin başında yer almıştır.

Anaksimandros ( i.ö 611-545 ),sınırsız ve sonsuz bir ilk maddenin,bütün varlıkların kaynagı ve temeli oldugunu ileri sürmüştü. Anamadde sınırsız ve sonsuz bir yaratıcılık göstermektedir, bundan ötürü kendisinin de sınırsız ve sonsuz olması gereklidir. Bütün evrenin kaynağı ve sonu olan bu anamaddeye, Anaksimandros, «Apeiron» (sınırı olmayan) adını verir. Dikkat edilecek olursa, Anaksimandros, Thales gibi somut ve sonlu bir maddeyi yani «su»yu anamadde olarak kabul etmemektedir. Çünkü su, öteki maddelerden türemekte ya da öteki maddelere dönüşmektedir. Meselâ katı bîr cisim su haline gelmekte ya da su, katı bir cisim haline girmektedir. Bundan ötürü su, sınırlıdır. Oysa, anamaddenin «sınırsız» olması gereklidir.

Anaksimandros'un bu düşüncesi, Thales'in düşüncesine nispetle büyük bîr ilerlemedir. Çünkü Anaksimandros'ta, çeşitli somut varlıkların, soyut, sınırsız ve sonsuz bir varlık kavramı ile açıklandığını görüyoruz. Felsefî düşüncenin ilerlemesi açısından, bu açıklama, ileri doğru atılmış çok önemli bir adımdı.

Anaksimenes'e (i.ö. 585-525) göre ise, anamadde «hava» dır. Filozof, «bir hava (soluk) olan ruhumuz bizi nasıl ayakta tutuyorsa, bunun gibi bütün evreni de soluk ve hava sarıp tutar» diyordu («Felsefe Tarihi», M. Gökberk, Bölüm I). Anaksimandros'un, evrenin kaynağını açıklarken, Thales'e oranla daha soyut bir kavramı (Apeiron) ileri sürdüğünü ve bundan ötürü, felsefî düşünce bakımından büyük bir ilerleme gerçekleştirdiğini söyledik. Oysa, Aneksimenes'in yeniden somut bir varlığa yani «hava» ya döndüğünü görüyoruz. Anaksimandros'un öğrencisi olduğu halde, bu filozof, varlıkların temelinde «hava» nin bulunduğunu söyleyerek,Thales'in ilkel açıklamasına yaklaşmaktadır. Bununla birlikte Anaksimenes'in de felsefî düşüncenin ilerlemesine iki bakımdan katkıda bulunduğu Söylenebilir. Bunların birincisi, Anaksimenes'in «ruh» kavramını ilk olarak ortaya atmasıdır. Filozof, bir hava (soluk) olarak gördüğü ruh'un canlı bir şey olduğunu düşünmüş ve böylece onun, vücudu,dağılmaktan ve cansız bir madde haline gelmekten kurtardığını; etkileyici ve düzenleyici bîr ilke olduğunu söylemişti. Canlı, etkileyici, düzenleyici ve toparlayıcı bir ilke olarak «ruh» kavramının,felsefe tarihinin daha sonraki aşamalarında büyük, bir önemle, ele alındığını göreceğiz.


Anaksimenes'in felsefî düşünceye getirdiği ikinci yenilik, maddedeki değişiklikler üzerinde düşünmesi ve bunlara cevap vermek ihtiyacını duymasıdır. Thales canlı madde ile cansız madde arasında bir ayırım yapmıyordu. Onun gözünde, anamadde kendi kendine değişen canlı bir varlıktı. Oysa Anaksimenes, anamaddenin kendisinin aynı kaldığı halde, çeşitli görünüşlere bürünerek, değişik şekillerde nasıl ortaya çıktığını sormuştu. Bu soru, evrendeki ve maddedeki değişiklikler ve oluş üzerine dikkati çekmesi bakımından önem taşıyordu. Filozof, havanın, çeşitli derecelerde yoğunlaşması ve gevşemesi sonucunda; ateş, rüzgar, bulutlar, su, toprak ve taşlar gibi varlıkların ortaya çıktıgını söyleyerek, bu soruyu çözmeye çalışmıştı.


Soru 13: Pythagoras'cıların anamadde hakkındaki görüşleri nelerdi?

İlk çag felsefesinin başlangıçlarında yer alan bir başka Yunan filozofu da,evrenin ve varlıkların kaynağının yani anamaddenin ne olduğunu sormuş ve bu soruya, «sayılar» diye cevap vermişti. Bu filozof, Sisam adasında doğmuş ve güney İtalya'ya göç ederek Kroton şehrinde yaşamış olan Pythagoras'tı... İlk çag felsefesinin başlangıçlarında yer alan bir başka Yunan filozofu da,evrenin ve varlıkların kaynağının yani anamaddenin ne olduğunu sormuş ve bu soruya, «sayılar» diye cevap vermişti. Bu filozof, Sisam adasında doğmuş ve güney İtalya'ya göç ederek Kroton şehrinde yaşamış olan Pythagoras'tı.Gizli bir din tarikatininde kurucusu olan bu filozofun düşünceleri,bu dini topluluga baglı kimseler tarafından benimsenmiş ve savunulmuş oldugu için Pythagoras'ın felsefesinden çok Pythagoras'çılıktan söz edilir.

Bu felsefe akımına göre varolan her şeyde bir uyum ve oran bulunmaktadır.Tarikatin dini kurallarına sıkı sıkıya uyan Pythagoras'cılar,maddi zevklerden el etek çekerek disiplinli bir hayat sürüyorlardı. Bu arada özellkle maemetik ve müzikle ilgilenmişlerdi.Pythagoras,kendi yaptıgı incelemer sonunda bir çalgı telinin
uzunluğunun değiştirilmesi sonunda, çıkardığı sesin perdesinin de değiştiğini ve bu ikisi arasında bir oran bulunduğunu ortaya koydu. Böylece, matematik ile müzik arasında bir ilinti de kurmuş oluyordu.

Pythagoras'cılar, bütün gökcisimlerinin ve kürelerin, ateşten yapılmış bir merkez çevresinde ve belirli yörüngeler çizerek döndüklerini ileri sürmüşlerdi. Cisimlerin kapladığı yer, büyüklükleri, şekilleri ve aralarındaki mesafeler, birtakım sayılardan başka şey değildi. Eşyanın biçimini ve oranlarını, sayılarla dile getirmek ya da sayılara indirgemek (irca etmek) mümkündü. Herhangi bir nesne, belli bir biçime bürünmeden mevcut olamayacağına göre, sayıları, bu nesnelerin temel ilkesi yani anamaddesi olarak kabul etmek gerekiyordu. Demek ki, varolan her şeyin temelinde «sayılar» vardı («A History of Philosophy», Albert Sohvvegler, s. 30-31, New York, 1899). Ama Pytjhagoras'cılar, sayıları, düşüncemizin ürünü olan olan soyut varlıklar olarak görmüyorlardı. Bundan ötürü, onların anamaddesi de tam anlamıyla soyut bir. ilke değildi. Pythagoras'cıların gözünde, sayılar, maddî bir yana sahip olan, cisimlere benzeyen temel gerçeklerdi. Varlıklar bu temel ilkelerden (sayılardan) türemişti. Bununla birlikte, varlığın temelinde sayıların ve niceliksel oranların bu-lunduğunu ileri sürmeleri, felsefî düşünce bakımından önemli bir yenilikti. Böylece varlığı matematik açıdan incelemenin ve dile getirmenin ilk örneği verilmiş oluyordu.


Soru 14 : Bugünkü anlamda «diyalektik» görüşü ilk kim ortaya attı?

Miletos'lu filozoflar, evrendeki bütün yarlıkların temelinde bulunan ve değişmeyen anamaddeyi aramışlardı. Gerçi Anaksimenes, bu anamaddenin çeşitli varlıklar haline nasıl geçtiğini sorarak değişme ve oluş problemine dikkati çekmişti; ama Miletos'lu filozofların asıl aradıkları, evrenin içinde değişip duran şey değil... Miletos'lu filozoflar, evrendeki bütün yarlıkların temelinde bulunan ve değişmeyen anamaddeyi aramışlardı.Gerçi Anaksimenes, bu anamaddenin çeşitli varlıklar haline nasıl geçtiğini sorarak değişme ve oluş problemine dikkati çekmişti; ama Miletos'lu filozofların asıl aradıkları, evrenin içinde değişip duran şey değil, değişmeyen ve temeli teşkil eden şeydi, yani varlığın «cevheri»ydi.

Pythagoras'cılar da, bu bakımdan, Miletos'lulardan farklı değillerdi. Bütün bu görüşlere karşı, Herakleitos (İ.Ö. 540-480), evren efe temel olan şeyin, çeşitli varlıkların kökünde bulunan ve değişmeyen bir cevher değil; değişmenin, akışın, ve oluşun kendisi olduğunu ileri sürdü. Miletos'a yakın Ephesos şehrinde doğmuş olan Herakleitos, felsefe tarihinde, evrenin sürekli bir oluş, değişme ve akış olduğunu ilk olarak söyleyen ve değişmenin karşıtlıklardan yani birbiriyle çatışan gerçeklerden doğduğunu savunan ilk düşünürdür. Başka bir deyişle, diyalektik görüşü ilk olarak Herakleitos ortaya atmıştı.

Filozof, hiç bir şeyin, kendisinin aynı kalmadığını; her şeyin gelip geçtiğim, farklı şekillerin ve varlıkların sonsuz bir akış içinde birbiri ardı sıra ortaya çıkıp kaybolduğunu; hayattan ölümün, ölümden hayatın doğdu¬ğunu ileri sürer. Bu düşüncelerini şu ünlü sözüyle dile getirir: «Her şey akar. Aynı ırmağa iki kere giremezsin, çünkü her girişinde üzerinden başka sular geçer». Sular aktığı için, biz içindeyken, ırmak, bir başka ırmak haline gelmiştir, ama bu arada biz de değişmişizdir. Bu başkalaşım, aynı olanın, kendi karşıtı haline geçmesinden başka şey değildir. Görünen, görünmeyen haline gelir; büyük küçükle, küçük büyükle beslenir. Tabiatta da insan hayatında da böyledir bu. Işıkla karanlık, iyiyle kötü, yüksekle alçak, başlangıçla son bir ve aynı şeydir, canlı ölü haline gelecek; ölü canlanıp hayata kavuşacaktır. Aslında, oluş'tan başka şey yoktur. Oluş, karşıtların (çelişik kuvvetlerin ve gerçeklerin) çatışmasının sonucudur. Nitekim, «çarpışma evrenin yasasıdır ve savaş her şeyin anası; bütün varlıkların kraliçesidir» {«Diyalektik Düşüncenin Tarihi», S. Hilâv, s. 17-18).

Ama sürekli oluş ve değişme içinde, bazı şeyler değişmeden kalıyor gibi görünmektedir. Daha doğrusu, biz, sürekli değişme ve oluşa rağmen, bazı şeylerin değişmeden kaldığını sanırız. Bu aldanışın nedeni, bütün varlıkları kapsayan değişme'nin belli bir düzene, ölçüye ve kurala uygun olarak gerçekleşmesidir. Yani, değişme hiçbir düzeno ve kurala uymadan ortaya çıkmaz. Değişmenin uyduğu
bu kural «logos»tur yani «akıladır.Logos,varolanların tümünü toparlamakta ve düzenlemektedir.Oluş ve değişme,sürekli etkinlik gösteren bu toplayıcı kuvvet üzerinde temellenir. Ne var ki, logos, yani akıl, aynı zamanda, insanın hakikî özüdür; insanoğlunun temel ve ayırdedici özelliğidir. Logos'un bilgisini elde etmek, yani varlığı yönetenkanunu bilip tanımak insanın ahlâkî davranışlarını gerektirdiği gibi yürütebilmesi için zorunludur, insan bu aklı, eylemlerinin (ahlâkî davranışlarının) temeli olarak benimsemelidir.

Bu düşüncelerde,Herakleitos'un, varlık hakkındaki açıklamalarından, ahlâk felsefesine nasıl geçtiğini görüyoruz.Filozofa göre,insanoğlu,yalınkat düşüncelerden ve inançlardan kurtularak, varlığın temelinde bulunan logos'u bilip tanımalı ve ona uygun olarak hareket etmelidir; ancak o zaman ahlâklı olabilir.

Herakleitos, oluş ve değişme üzerinde durarak diyalektik bir görüşü savunmakla birlikte, evrenin anamaddesinin ne olduğunu da sormuş ve bu soruya da cevap vermiştir. Filozofa göre, bu ilk ve temel anamadde, «ateşi»tir. Ama Herakleitos, «ateş» i, Miletoslu filozofların «su» ya da «hava» sı gibi değişmeyen ve temelde bulunan bîr cevher olarak değil; bir değişiklik ve oluş olarak, yani bir süreç (vetire) olarak düşünmüştür. Hatta anamadde olarak «ateş» i seçmesinin nedeni de budur. Çünkü, ateş, ortaya çıktığı yerde sürekli olarak değişiklik doğuran; dokunduğu şeyleri değişikliğe uğratan (meselâ, alevin, bir tahtayı sürekli olarak duman ve küle çevirmesi gibi) bir güçtür.

Herakleitos, «ateş» i, değişikliğin ve oluşun canlı bir örneği; bir sembolü olduğu için seçmiş ve bundan ötürü onun, anamadde oldugunu söylemiştir. Evren canlı bir ateştir; sürekli bir yanma süreci, varlıkların tümünü kapsamaktadır. Ama bu ateş, kimi zaman hafifler ve söner gibi olur; katılaşarak maddî unsurlar halline gelir (hava, su, toprak); sonra yeniden alevlenir. Filozofa göre, «ateş» in bu sönmesi ve yeniden alevlenmesi, sürekli olarak ardarda gelen dönemlerdir.Demek ki, 'Herakleitos, ateşi, bütün varlıkların kendisinden türediği bir kuvvet bîr değişme ve oluş bir süreç olarak düşünmektedir.

Herakleitos'un, oluş ve değişme kavramı üzerinde duruşu, felsefe tarilhi bakımından büyük önem taşır. «Tabiat üzerine» adlı eserinden, bugün elimizde sadece bazı parçalar kalmış olan ve anlaşılması bir hayli güç derin düşünceler ileri süren bu büyük filozof, özellikle diyalektik düşüncenin yüzyıllar sonra yeniden canlanması üzerinde büyük etkide bulunmuştur. İlerde görüleceği gibi, özellikle Hegel ve dolaylı olarak Karl Marx üzerinde, bu açıdan, Herakleitos'un derin bir etki yaptığı söylenebilir.

Herakleitos, evrenin bir akıl tarafından—yönetildiğini söyleyerek, daha sonraki panteist (heptanrıcı) görüşleri etkilediği gibi, varlığın sürekli olarak değistiğini ileri sürdüğü için, bu i]eri sürüşten herhangi bir nesne hakkında kesin bir bilgi edinilemeyeceği sonucunu çıkaran bazı düşünürler üzerinde de etki yaparak, felsefe tarihinde şüphecilik denilen, âkımın ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Herakleitos'un oluş ve değişme görüşüne taban tabana karşıt bir görüş, aynı çağlarda, yine Yunanistan'da Elea okulu tarafından ileri sürüldü. Böylece, daha sonraki felsefe tarihi boyunca süregidecek olan iki temel karşıt görüşün (bu görüşlerin ikisi de varlıkla ilgiliydi) ilk örnekleri verilmiş oluyordu.


Soru 15: Elea Okulunun Herakleitos'a karşı savunduğu görüşler nelerdi?

Herakleitos_varlıgın_temelinin "degişme","oluş" ve "akış" oldugunu ileri sürmüştü.Bu filozofa göre "kendi kendisiyle aynı kalan" ve "degişmeyen" varlık kavramı,bir yanılgıdan ve kuruntudan başka bir şey degildi.Gerçek ve temel olan "degişmeydi";"degişmemek" ise sadece bir hayaldi; bizim sathi bilgi ve görüşlerimizden dogan bir...
Herakleitos_varlıgın_temelinin "degişme","oluş" ve "akış" oldugunu ileri sürmüştü.Bu filozofa göre "kendi kendisiyle aynı kalan" ve "degişmeyen" varlık kavramı,bir yanılgıdan ve kuruntudan başka bir şey degildi.Gerçek ve temel olan "degişmeydi";"degişmemek" ise sadece bir hayaldi; bizim sathi bilgi ve görüşlerimizden dogan bir sanıydı.

Elea Okulu, Herakleitos'un bu görüşlerinin tam tersini savunmuştur. Bu okulun görüşlerine temel teşkil edenilk fikirleri, Ksenoplbanes,in (i.Ö. 569-477) ileri sürdüğüsöylenir. Ege kıyısında Kolophon'da yetişen bu düşünür,daha sonra güney İtalya'da yaşamıştır. Elea okulunun asıl kurucusu olan Parmenides'e öğretmenlik yapmıştır. «Tüm varlık, bir'dir» ya da «bütün varliklar, bir tek'dir» şeklinde
dilimize aktarabileceğimiz sözü, ilk olarak Ksenophanes'in söylediği ileri sürülür. Filozof,daha çok yunan dinindekitanrı kavramını ele alarak eleştirmiştir.Homeros ve Hesiodos gibi_yunan şairlerinin, tanrıları insanlar şeklinde tasavvur ederek, insanlar gibi çeşitli kötülükler yaptıklarını şiirlerinde tasvir etmelerinin yanlış ve gülünç oldugunu ileri sürmüştür.

Ksenophanes'e göre tanrı, tepeden tırnağa görüş, duyuş, ve anlayıştır;hareket etmez ve bölünemez her şeyi sadece düşüncesiyle yönetir. Ne şekil ne_de anlayışgücü bakımından insana benzer. Aristotales Ksenophanes'in evreni bir bütün olarak ele aldıgını ve_evrende gördüğü birliği «tanrı» diye adlandırdığını söyler —Tanrı Bir'dir. Elealıların «Bir ve Tüm» kavramının köklerine, dinî bir anlayış içinde de olsa, Ksenophanes'te rastlanmakladır. Filozof, tanrı_hakkındaki bu düşünceleriyle, «tektanrıcılık» görüşünün ortaya çıkmasına önayak olmuştur. Nitekim daha sonraki filozoflar da, yunan dininin, tanrıları insanlara benzetmesine yani «antropomorfizm» adı verilen görûşe karşı çıkmışlardı.

Elea okulunun gerçek kurucusu olan Parmenides (İ.Ö. 540-480), görüşlerini, «Tabiat Üzerine» adlı şiirinde açıklamıştır. Parçaları günümüze kadar kalan bu felsefî ve öğretici şiir, iki bölüme ayrılmıştır. Filozof, birinci bölümde, varlık'ın ne olduğunu araştırır. Ksenophanes'in düşüncelerini geliştirip iyice soyutlayarak saf ve basit bir varlık kavramına ulaşır. Bu varlığın, duyularımızla tanıdığımız gerçeğin tam karşıtı olduğunu ileri sürer. Duyularımız, durmadan değişen ve içinde bir çok varlığın bulunduğu bir gerçeği tanıtmaktadır bize. Ama bu değişen ve çokluk gösteren gerçek, bir hayaldir; bir kuruntu ve aldanıştır. Bu gerçek, aslında mevcut bile değildir.

Asıl varlık ne ortaya çıkan ne kaybolan bir şeydir. Asıl varlık, kendi kendisinin aynıdır, tümdür; kendi kendisi içine kapalıdır; değişikliğe uğramaz, sınırı yoktur, bölünemez, zaman içinde olmadığı halde yine de vardır. Parmenides buna, «Bir» ya da «Bir-olan» der. «lBir»den başka şey mevcut değildir.

ikinci bölümde ise, duyuların tanıttığı değişme ve çokluk dünyasının nereden türemiş olduğunu açıklar. Duyuların tanıttığı gelip geçici olaylar dünyasının mevcut olmadığını ve aslında sadece değişmeyen ve tek bir varlığın bulunduğunu ileri sürmesine rağmen, Parmenides, bu açıklamayı yapmak zorunluğunu duymuştur. Bunu, insanların zihinlerindeki sanıları ve aldanışları açığa çıkarmak için yaptığını iddia eder. Parmenides'e göre, tabiattaki varlıklar ve olaylar, soğuk ile sıcak ya da ateş ile toprak gibi iki değişmez unsurun birbirine karışmasından ortaya çıkar. Aris¬toteles'in söylediğine göre, Parmenides, sıcağı varlık'la, soğuğu da varlık - olmayan'la ilintili olarak düşünmüştür. 'Bütün varlıklar, bu iki karşıtlıktan oluşmuştur; ateşin oranı fazlalaştıkça, varlık, hayat ve bilinç de artar; soğuk ve hareketsizliğin oranı arttıkça ölüm ağır basar.

Parmenides'in gerçek varlık ile duyuların tanıttığı gelip geçici ve aldatıcı dünya hakkında, ileri sürdüğü bu görüşler arasında bir çelişme ve tutarsızlık vardır. Eserinin birinci bölümünde, değişen ve çokluk gösteren duyusal dünyanın mevcut olmadığını söylediği halde, ikinci bölümünde, bu dünyanın hiç olmazsa insanların düşünüşlerinde mevcut olduğunu kabul etmekte ve açıklamaya çalışmaktadır. Parmenides'in felsefesinde, varlık ile varlıık-olmayan bir ile çok (çokluk), yan-yana bulunmakta ve bu çelişme açıklanmamaktadır. («A History of Philosophy,» A. Sdhvvegler, s. 34).

Bununla birlikte, Parmenides, duyularımızın bizi aldatabileceğine dikkati çekmiş bir düşünürdür. Duyular, değişen ve çokluk gösteren gerçeği tanıtmaktadırlar bize. Ve böylece, asıl varlığın bilgisini değil, varlık-olmayanın aldatıcı bilgisini ver-
mektedirler. Asıl varlığı kavramamızı sağlayan araç, duyular değil düşüncedir; ancak düşüncemize güvenebiliriz. Parmonides'in kendisi, duyulardan ve deneyden kaçınarak, hakikati sadece düşünceyle bulmağa çalıştığı için soyut ve bilimsel balkımdan verimli olmayan bir felsefe ortaya koymuştu. Ama duyuların verdiği bilginin değeri üzerinde ileri sürdüğü eleştirmeler, bilgi teorisi bakımından bazı problemlere dikkati çekmişti. Ayrıca, bilginin oluşmasında, dü¬şüncenin ve akılyürütmenin önemi üzerinde duran Parmenides, mantık araştırmalarının öncüsü olmuştu. Bertrand Russell, Parmenides'in felsefe tarihi bakımından taşıdığı önemi, «cevher» (töz) fikrini ilk olarak ortaya koymuş ol¬masında bulur. («A History of VVestern Philosophy», s. 71. London, 1948.)

Parmenides, tam anlamıyla tutarlı bir felsefe ortaya koyabilmek için, duyuların bize tanıttığı değişme ve çokluk dünyasını kökünden inkâr etmek zorundaydı, ama yukarda görüldüğü gibi bunu yapamamıştı. Parmenides'in yapama¬dığı bu iş, soyut düşünce ve mantık planında, öğrencisi Elealı Zenon tarafından gerçekleştirilmeye çalışıldı. Zenon'un (i.ö. 490-430) amacı, değişme, hareket ve çokluğun görüldüğü duyular dünyası hakkındaki düşüncelerimizin, mantık bakımından çözülemez çelişmelerle yüklü olduğunu göstermekti. Böylece, değişmenin, hareketin ve çokluğun düşünül'mesinin imkânsız olduğunu; bunların gerçekte varolmadıklarını ve asıl varlığın değişmeyen «Bir» olduğunu ispatlamak istiyordu. Varlığın çokluk halinde olmasının düşünülemeyeceğini ispatlamak için Zenon şöyle akıl yürütüyor: Varolanı meydana getiren parçalar ya bölünemezler (o zaman çokluk söz konusu değildir) ya da sonsuz olarak bölünürler ve büyüklükleri yoktur; yani sonsuz olarak küçüktürler. Sonsuz olarak küçükseler yani büyüklükleri yoksa, onların bir araya gelmesinden de bir büyüklük elde edilemez. Oysa varolan nesneler, uzayda yer kaplamaktadırlar, yani belirli bir büyüklükleri vardır. Parçaların herhangi bir büyüklüğü olduğunu kabul edersek,yani uzayda yer kapladıklarını söylersek; o zaman, bunların bir araya gel¬mesiyle sonsuz bir büyüklük (belirli bir büyüklük değil) ortaya çıkar.

Demek ki, bölünme ve bunun sonucu olan çokluk, bir hayalden başka şey değildir; mantıkî olarak kavranamaz. Zenon, varolan nesnelerin; sayı bakımından hem sonlu hem sonsuz olduğunu ileri sürer. Sayıca sonlu iseler, eksiksiz fazlasız ne kadarsalar o kadardırlar. Ama aynı zamanda sonsuzdurlar, çünkü iki parçanın olabilmesi için, bu iki parçanın arasında bir üçüncü parçanın bulunması, bu üç parçanın bulunması için de aralarında başka parçaların bulunması ve bunun sonsuza kadar sürmesi gerekir. Asıl varlığın kendi içine kapalı, dopdolu bir varlık olduğunu ispatlamak isteyen Zenon, boş uzayın varlığını da inkâr ediyor.

Filozofa göre, varlık bir uzay içindeyse; bu uzayın da başka bir uzayın içinde bulunması, onun da bir başka uzayın idinde bulunması ve bunun sonsuza kadar sürmesi gerekir. Çokluğun ve boş uzayın düşünülemeyeceğini ispatlamaya çalışan Zenon'un en ünlü kanıtı (delili), hareketin düşünülemeyeceğini ve mümkün olamayacağını göstermek için ileri sürdüğü Ashilleus ve kaplumbağa kanıtıdır. Ashilleus ile kaplumbağa yarışa girmişlerdir ama kaplumbağa yarışa Ashilleus'ten biraz daha ilerden başlamıştır. Zenon, çok süratli koşabilen Ashilleus'ün kaplumbağaya hiç bir zaman yetişemeyeceğini söyler. Çünkü kaplumbağaya yetişmesi için, önce kaplumbağanın yarışa başladığı yere ulaşması gereklidir. Ama bu yere vardığı sırada, kaplumbağa belli bir yol almış olacaktır. Ashilleus'ün bu farkı kapatması gerekecektir. Ama farkı kapatırken, kaplumbağa yeniden belli bir mesafeyi aşmış olacaktır ve bu sonsuza kadar devam edecektir. Zenon, hareketin imkânsızlığını ünlü «ok kanıtı»yla da göstermeye çalışmıştır: Atılan bir okun hareket ettiğini sanırız. Oysa, ok, hedefe varmak için, atıldığı yer ile hedef arasındaki mesafenin her noktasını bir bir geçmek, yani her noktada ayrı ayrı bulunmak zorundadır. Bulunmak, durmak demek olduğuna göre, ok, bütün uçuş süresince duruyor yani hareket etmiyor demektir.

Zenon'un doğru gibi görünen bu kanıtları, aslında, hareketin «süreksiz» bir gerçek olduğunun düşünülmesinden ileri gelmektedir. Başka bir deyişle, düşüncenin sonsuz olarak bölücü ve süreksizlik ortaya koyucu gücünün, sürekli bir gerçek, ya da bir ilişki olan harekete uygulanmasından doğmaktadır. Hareket, süreksizlik ve kesikliği değil ilişkiyi ve bağlantıyı içinde taşıyan bir gerçektir. Nitekim, bir dostluğun, dostluklardan değil de, dost olan kimselerden ortaya çıkması ya da bir soyağacının (şecerenin), soyağaçlarından değil de insanlardan ortaya çıkması gibi; hareket te, hareketlerden değil, hareketlerden ortaya çıkmaktadır. («A History of VVestery Philosoplhy», Bertrand Russell, s. 834, London, 1948). Demek ki, Zenon'un, uzay içindeki yer değiştirmeyi '(imkânsız olarak göstermek için ileri sürdüğü ve «antinomia» diye ün salan bu kanıtı ve buna benzer öteki kanıtları, filozofları tarih boyunca uğraştırmış olduğu halde, usta bir mantık oyunundan başka şey değildir.


Soru 16 : Herakleitos'un ve Elea Okulunun ileri sürdüğü görüşlerden sonra. Yunan felsefesinin karşısına çıkan ana problem neydi?

Herakleitos, evrenin temelinin «değişme» ve oluş olduğunu söylemişti. Elea okulu ise, buna taban tabana karşıt bir fikir ileri sürerek, değişme ve oluşu varolmayan bir şey, bir «dışgörünüş», bir «aldatmaca» olarak görmüş; asıl varlığın değişmeyen, tek bir varlık olduğunu söylemişti. Bu iki karşıt görüşten sonra. Yunan düşüncesinin, her iki görüşü de aşarak daha yüksek bir senteze (bireşime) varması gerekiyordu... Herakleitos, evrenin temelinin «değişme» ve oluş olduğunu söylemişti. Elea okulu ise, buna taban tabana karşıt bir fikir ileri sürerek, değişme ve oluşu varolmayan bir şey, bir «dışgörünüş», bir «aldatmaca» olarak görmüş; asıl varlığın değişmeyen, tek bir varlık olduğunu söylemişti.

Bu iki karşıt görüşten sonra. Yunan düşüncesinin, her iki görüşü de aşarak daha yüksek bir senteze (bireşime) varması gerekiyordu. Bu görüşlerin içindeki doğru yanları, yeni ve daha yüksek bir düzeyde kaynaştırmak zorunluydu. Bundan ötürü, Herakleitos ve Elea okulundan sonra, Yunan felsefesinin karşısına çıkan başlıca soru, «temel varlık, değişme ve oluş haline nasıl geçiyor; anamadde ya da cevher,
çokluk ve farklılık haline nasıl dönüşüyor?» sorusudur. Klasik felsefe terimleriyle aynı soruyu şu şekilde dile getirebiliriz: «Varlıktan oluş nasıl ortaya çıkmaktadır?», «varlık'tan oluş'u nasıl açıklamak gerekir?».

Parmenides'in duyular dünyasını hiçe sayan ve soyut nitelik taşıyan «bir ve değişmez» varlığını olduğu gibi kabul edemediği halde; anamadde ya da cevher kavramından da vazgeçemeyen ve tabiat olaylarını önemle ele aldığı için bilıimsel açıklamalar yapmaktan vazgeçemeyen ve «değişme» ile «oluş»a büyük önem veren yunan düşüncesinin, bu ana probleme verdiği cevabı, Empedokles'in, Demokritos'un ve Anaksagoras'rn felsefelerinde buluyoruz.


Soru 17 : Empedokles,Dernokritos ve Anaksagoras'ın bu probleme Verdikleri cevaplar nelerdi?

Sicilya'nın güneyinde bulunan Agrigentum'da yaşamış olan Empedokles (İ.Ö. 492-432), Elea okulunun düşüncelerini gözönünde tutarak değişmeyen dört anamaddenin (unsurun) varolageldiğini söylüyordu. Herakleitos'un değişme kavramını da önemsediği için, bu unsurların, birbirlerine karışarak oluş ve çokluğu; duyuların bize tanıttığı fenomenler dünyasını ortaya koymuş olduklarını ileri sürüyordu... Sicilya'nın güneyinde bulunan Agrigentum'da yaşamış olan Empedokles (İ.Ö. 492-432), Elea okulunun düşüncelerini gözönünde tutarak değişmeyen dört anamaddenin (unsurun) varolageldiğini söylüyordu. Herakleitos'un değişme kavramını da önemsediği için, bu unsurların, birbirlerine karışarak oluş ve çokluğu; duyuların bize tanıttığı fenomenler dünyasını ortaya koymuş olduklarını ileri sürüyordu. Bu dört unsur (toprak, su, ateş, hava), her zaman varolagelmişlerdi, yani bunlar ezelden beri varolan gerçeklerdi; bir¬birlerinden bağımsızdılar ve birbirlerinden türemiyorlardı.

Empedokles, «sevgi» ve «çatışma» adını verdiği iki kuvvetin, bu unsurları birleştirdiğini ve ayırdığını söylüyordu. Bu unsurlar, birbirine dönüşemiyordu, yani birisi öteki haline gelemiyordu ve bunların kendilerinde herhangi bir değişiklik de ortaya çıkamıyordu. Evrendeki varlıkların sonsuz çeşitliliği, bu «temelunsurlar»ın şu ya da bu ölçüde, birbiriyle karışmasının sonucuydu. Demek ki, Empedokles, oluş ve değişmeyi, sadece yer değiştirmenin (unsurların yer değiştirerek birbiriyle karışmasının) sonucu olarak görüyordu. Ve bundan ötürü, Empedokles, tabiat varlıklarını ve olaylarını, içten gelen canlı ve dinamik bir değişmeyle değil; mekanik bir değişmeyle açıklıyordu.

Asıl varlığın kendisinde, yani dört unsurda, kendi kendine değişikliğe yol açacak bir dinamiklik ve canlılık yoktu; bunlar, her zaman hareketsiz duran anamaddelerdi. Ama Empedokles, oluş ve değişmeyi de inkâr etmediği ve bunları açıklamak zorunda olduğu için, bu unsurların yanına onları hareket ettiren bir kuvveti koymak zorunda kalmıştı. Bunu yapmasaydı, duyuların bize gösterdiği değişmeyi, oluşu, farklılığı ve çokluğu açıklayamazdı. Anamaddeleri (unsurları) harekete getiren bu kuvvet, Empedokles'e göre, iki yönlüydü. Bu yönlerin birincisi «itici», ötekisi «birleştiriciydi. Başka bir deyişle, «sevgi» ve «düşmanlık», bu unsurları kimi zaıman birleştirip kimi zaman ayırarak, evrendeki varlıkların çokluğunu, çeşitliliğini, değişmeyi ve oluşu meydana getiriyordu. Böylece, Empedokles, Elea okulunun «tek varlık»ı ile Herakleitos'un «çokluğunu» ve değişmesini uzlaştırmaya çalıştı.

İonia'da Abdera'da yetişmiş olan Demokritos (I.Ö. 460-370) ise, Elea okulu ile Herakleitos'un felsefelerini, «atomculuk» diye ün salan görüş içinde uzlaştırmaya çalışmıştır. Hayatı hakkında kesin bilgilere sahip olmadığımız Leukippos'un, Demokrîtos'a öğretmenlik ettiği söylenir. Atomculuk anlayışına göre, varlığın aslı, belli bir zamanda ortaya çıkmamıştır, yok olamaz, değişemez ve her zaman nasılsa öyle kalır. Bu temel varlık yani anamadde, sayıları sonsuz olan ve nitelik bakımından aralarında fark bulunmadığı halde, nicelik bakımından farklı olan parçacıklar, yani atomlardır. Atomlar, yer kaplarlar ama bölünemezler.

Birbirlerinden, sadece hacim, biçim ve ağırlık bakımından farklıdırlar. Atomların niteliksel bir değişmeye uğramaları mümkün değildir. Bundan ötürü, evrendeki varlıkların çokluğu ve çeşitliliği bu atomların kendi içinde gerçekleşen dinamik bir değişme ile açıklanamaz. Evren içindeki çokluk ve çeşitlilik, bu atomların, biçimleri, duruşları ve yanyana geliş düzenleri ile yani çeşitli birleşme düzenleri ile açıklanabilir. Dikkat edilecek olursa, atomcular da, Miletos'lu filozoflara ve Herakleitos'a karşıt olarak, tıpkı Empedokles gibi, mekanik bir tabiat görüşü ileri sürmektedirler.

Atomlar, mekân içinde, çeşitli hızlarla ve kendiliklerinden hareket ederler. Birbirleriyle karşılaşmalarından ve yığılmalarından çeşitli unsurlar ve nesneler meydana gelir. Evren, atomların çarpışmalarından ve birbirleri üzerinde gösterdikleri etkilerden ortaya çıkmıştır ve bu zorunlu olarak böyle olmuştur. Demek ki, evrende, mekanik kanunlar ve zorunluk hâkimdir. Ruh da atomlardan yapılmıştır. Bu açıklamalar, Demokritos'un, ilkçağda yaşayan en tutarlı ve bilinçli maddeci (materyalist) olduğunu gösteriyor. Çünkü Demokritos, bütün varlığı, maddî parçacıklarla ve bunların mekanik bir şekilde birleşmesiyle açıklıyor ve bu birleşmenin kendi içinde bir zorunluk taşıdığını, dıştan herhangi bir amaca ya da etkiye göre olmadığını yani kendiliğinden gerçekleştiğini söylüyor. Bu bakımdan, Demokritos'un görüşleri, felsefe ve bilim tarihinde birçok kere yeniden ele alınarak değerlendirilmiş ve etkili olmuştur.

Atomculuğun babası olan Demokritos, ahlâk felsefesi ile de ilgilenmiştir. Demokritos'a gelene kadar, yunan felsefesinde, tabiat felsefesi (varlıkların kaynağı nedir? sorusu) ağır basıyordu. Oysa bu filozof, insanoğlunu doğru ve mutlu bir hayata ulaştıracak kuralların ve ilkelerin ne olduğu sorusunu da önemle ele almıştır. Demokritos'a göre, insan ruhunun dingin (sakin) ve yatışmış bir halde bulunması, doğru, ahlâklı ve mutlu bir hayatın temelidir. Ruh, bu çeşit olumlu bir durumda bulunursa insanlar iyilikten sevinç duyarlar, tad alırlar ve kötülüğü düşünmezler bile. Ruhun bu durumda bulunmasını, daha doğrusu ruhun bu duruma ulaşmasını sağlayan şey ise, korkulardan, batıl inançlardan sıyrılmış olmamızdır. Korkulardan ve batıl inançlardan ise, ancak bilgelikle, bilgiyle sıyrılabiliriz.

Herakleitos ve Elea felsefelerinin ortaya koyduğu problemlerin çözülmesi yolunda çaba harcamış ve yenilikler getirmiş bir düşünür de, Ege bölgesinde bulunan Klazomenai'de yetişmiş olan Anaksagoras'dır. (i.ö. 500 yıllarında doğ-muştur). Anaksagoras, bütün varlıkların, başı belli olmayan zamanlardan beri varolagelmiş unsurların bir araya gelmesinden ve ayrılmasından doğduğunu ileri sürmüştür. Ama Anaksagoras da, Empedokles ve Atomcular gibi, bu unsurların (anamaddelerin) nasıl harekete geçtiğini ve çeşitli varlıkları nasıl meydana getirdiğini açıklamak zorundaydı. Anaksagoras, Empedokles'e uyarak, «sevgi» ya da «düşmanlık» gibi kuvvetlerin unsurları harekete geçirdiğini, ya da Demokritos gibi atomların, mekânda, kendi kendilerine hareket halinde bulunduklarını ve mekanik bir şekilde bir araya geldiklerini ya da ayrıldıklarını söylememişti.

Anaksagoras'a göre, varolanların temelini teşkil eden unsurları harekete geçiren ve böylece evrende gördüğümüz çokluğu, değişmeyi ve oluşu doğuran şey, «varlığı yoğuran, varlığa şekil veren bir akıldı» yani kendi deyişiyle «Nous»tu. Evrenin amacını «Nous» belirlemişti; onu belli bir düzene göre oluşturmuş, şekillendirmiş ve meydana getirmişti. «Nous» kendiliğinden etkin olan ve hareketin temelini sağlayan varlıktı. Anaksagoras'ın, «Nous»u, tamamen gayrî maddî bir güce benzemektedir. Bununla birlikte, filozofun, bu gücü yine de maddî bir şey gibi düşündüğünü belirtmeliyiz. «Nous», iyice incelmiş bir maddedir. Filozof, evrenin şekillenmesini şöyle açıklıyor: «Sayıları sonsuz ve hacimleri artık bölünmeyecek kadar küçük olan nesneler hep bir arada bulunuyordu; o zaman, 'nous' ortaya çıktı ve onları bir düzene soktu.» Anaksagoras'ın unsurları, meydana getirdikleri nesnelere benzeyen ve sonsuz derecede küçük «tohumlandır. Evrendeki nesnelerin sayıları sonsuz olduğu için bu «tohumların» (anamaddelerin) sayıları da sonsuzdur.


Soru 18 : Sofistler kimlerdi ve ne gibi görüşleri savundular?

Yunan felsefesinin Sokrates - öncesi döneminde,buraya kadar düşüncelerini açıkladığımız filozoflardan sonra «sofistler» adıyla tanınan düşünürler ortaya çıkmıştır. «Sofist» kelimesinin yunancadaki kök anlamı «bilgili kişi» demektir. Sofistler, eski Yunanistan'ın belli başlı şehirlerini gezerek parayla ders veren ve özellikle siyaset hayatında ve güzel konuşmada (hitabette) başarılı olmayı öğreten kimselerdi... Yunan felsefesinin Sokrates - öncesi döneminde,buraya kadar düşüncelerini açıkladığımız filozoflardan sonra «sofistler» adıyla tanınan düşünürler ortaya çıkmıştır. «Sofist» kelimesinin yunancadaki kök anlamı «bilgili kişi» demektir. Sofistler, eski Yunanistan'ın belli başlı şehirlerini gezerek parayla ders veren ve özellikle siyaset hayatında ve güzel konuşmada (hitabette) başarılı olmayı öğreten kimselerdi.

Çünkü o çağlarda, Yunanistan'ın toplum hayatında, siyaset ağır basmaya başlamış, güzel konuşma ve toplulukları etkileyip inandırma büyük bir önem kazanmıştı. Bundan ötürü, sofistler, herkes için geçerli olan «hakikatlersin araştırılmasından çok, «inandırmayı», öğretilerinin temeli olarak kabul etmişlerdi. Sofistlerin felsefesine göre, herkesin kabul etmesi gereken genel hakikatler ve doğrular yoktu; doğru dediğimiz şey tek tek insanlara göre değişen bir şeydi. Bu düşünürlerden önceki felsefe, insan bilincinin (şuurunun), dışımızda bulunan dünyaya yani nesnel (objektif) dünyaya bağlı bulunduğunu ve bu nesnel dünyanın bütün bilgilerimizin kaynağı olduğunu kabullenmişti. Oysa sofistler, içdünyanın yani bilincin ve öznenin dışdünyaya değil; dışdünyanın içdünyaya bağlı olduğunu söylüyorlardı. Başka bir deyişle, «dışdünya ve nesneler bize nasıl görünüyorlarsa öyledirler», diyorlardı.

Kendilerinden önce ortaya atılmış olan ve yukarda incelediğimiz çeşitli felsefe görüşlerinin, değişik ve birbirine taban tabana zıt görüşler ileri sürmesi de, sofistlerin, hakikat diye bir şey olmadığını söylemeleri için elverişli bir zemin hazırlamış bulunuyordu. Demek ki, insanların üzerinde birleşeceği bir «doğru» yoktu. «Doğru» dediğimiz şey, herkese göre değişiyordu. Ünlü sofistlerden Protagoras'ın «insan her şeyin ölçüsüdür» sözünün anlamı işte budur. Gorgias, Hippias, Prodikos gibi sofistler de, insan aklının hakikate ulaşamayacağını ve doğru diye bir şeyin bulunmadığını ileri süren bu «şüpheci» felsefeyi savundular. İnsanın edinebileceği bilgi hakkında sofistlerin savunduğu bu görüşe, aynı zamanda «rölativist» yani «görece» ya da «bağıl» bilgi görüşü diyoruz. Çünkü, yukarda belirtildiği gibi, sofistler, bilgilerimiz bize «göre» dir; bize bağlıdır, bize göre değişiklik göstermektedir; bizim dışımızda, nesnelere bağlı genel hakikatler yoktur, diyorlardı.

Felsefe bakımından ele alındığı zaman, sofistlerin bu görüşü, olumsuz (menfî) bir görüş olarak düşünülebilir. Çünkü felsefenin amacı, her şeye rağmen, genel hakikatlerin bulunduğuna inanmak ve bunları ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Bununla birlikte, o çağın Yunanistan'ında, sofistler bilgi ve kültür bakımından olumlu bir rol oynamışlardı. Çünkü, o güne kadar elde edilmiş olan bilgilerin bir bir elden geçirilmesine, eleştirilmesine, aydınlatılmasına önayak olmuşlardı. Bilgi teorisi, mantık ve dil alanlarında, şüpheci ve eleştirici bir tavır takındıkları için, bu alanlarda derinleşmek ihtiyacının duyulmasına yol açmışlardı. Ayrıca, tabiatın araştırılmasından çok insanın araştırılmasına, insanla ilgili problemlerin üzerinde durulmasına önayak olmuşlardı. Nitekim sofistler ve sofistlerin eleştirmeleri ve incelemeleri olmaksızın, Sokrates ve Platon gibi büyük filozofların ortaya çıkışını açıklamak mümkün değildir.


Soru 19: Sokrates'in ileri sürdüğü felsefî görüşlerin özellikleri nelerdi?

Felsefe tarihin en ünlü düşünürü olduğu ve adı efsanelere karışıp günlük dilde bile yaygın hale geldiği halde, Sokrates, yazılı tek satır bırakmamıştır. Onun görüşlerini, öğrencisi Platon'un ve Ksenophon'un yazılarından öğreniyoruz, i. ö. 469-399 yıllarında Atina'da yaşayan filozof, kendisinden önceki düşünürler gibi, dışgerçekle ve tabiatla değil, insanla ve ahlâk problemleriyle ilgilenmişti... Felsefe tarihin en ünlü düşünürü olduğu ve adı efsanelere karışıp günlük dilde bile yaygın hale geldiği halde, Sokrates, yazılı tek satır bırakmamıştır. Onun görüşlerini, öğrencisi Platon'un ve Ksenophon'un yazılarından öğreniyoruz, i. ö. 469-399 yıllarında Atina'da yaşayan filozof, kendisinden önceki düşünürler gibi, dışgerçekle ve tabiatla değil, insanla ve ahlâk problemleriyle ilgilenmişti. Sokrates'in felsefî araştırmaları ahlâkî hayata, erdemlere (faziletlere) yöneliyor, bunları araştırıyor ve felsefe tarihinde ilk olarak ve kesin bir şekilde, insan aklı kendi kendisine dönerek kendisini inceliyordu. Filozof için gerçek değer taşıyan bilgi,insanın kendi kendisi hakkındaki bilgiydi.

Sokrates'in «kendini bil!» sözünün anlamı budur. İnsanın ve ahlâkî hayatın (erdemlerin) ne olduğunu açıklarken, hiç bir şey bilmediğini söyleyerek işe başlıyordu Sokrates. Her şeyden şüphe ediyor; her şeyi eleştiriyor ve irdeliyordu. Bu açıklamalar, Sokrates'in, sofistlere benzediğini göstermektedir. Gerçekten de, tabiatı değil insanoğlunu araştırma konusu yapması ve büyük bir şüphecilikle davranması Sokrates'i, sofistlere yaklaştırmaktadır. Bununla birlikte, Sokrates, insan düşüncesinin herkes için geçerli doğrulara varabileceğine inandığı için sofistlerden kesin olarak ayrılıyordu.

Filozofa göre, iyilik, kötülük, erdem, gibi ahlâkî gerçekler, toplumlara ya da insanlara göre değişen şeyler değildi. Bunlar, düşüncenin metotlu bir şekilde yürümesiyle, bilgisi sağlam bîr şekilde elde edilebilecek olan evrensel gerçeklerdi. Filozofun ödevi, şüphe, inkâr, eleştirme ve araştırma yoluyla, «iyilik», «kötülük», «erdem», «adalet» gibi kavramların tam bir bilgisine ulaşmak, bunların kesin tanımlarını (tariflerini) ortaya koymaktı. Aslında, bu bilgiler, insanların ruhunda gizli olarak bulunuyordu. Önemli olan, bu bilgileri uyandırmak, ortaya çıkmalarına yardım etmekti.Bundan ötürü Sokrates, kendi metoduna «maieutike» (doğurtma sanatı) adını vermişti.Bunu sağlamak için de, herhangi bir konu üzerinde bir kimseyle karşılıklı olarak konuşmaya girişiyordu. Bu karşılıklı konuşma, yani diyalog başladığı zaman, Sokrates konu hakkında hiç bir şey bilmediğini söyleyerek işe girişiyor ve sorular soruyordu. Karşısındaki kimse, üzerinde tartışılan konu (meselâ «adaletin ne olduğu») hakkında bildiklerini ileri sürünce, Sokrates «alaycı» bir tavırla, onun sağlam bilgiler ileri süremediğini gösteriyordu. Oysa, ahlâkî gerçekler hakkında sağlam ve herkes için geçerli bilgiler edinmek gerekliydi. Çünkü Sokrates'e göre, ahlâklı yani erdemli olmak demek bilgili olmak demekti. Ayrıca erdemli kimse, mutlu bir hayat süren kimseydi. Demek ki, filozof, bugün bize ilk ba-kışta bir hayli garip gelen bir görüşü savunmaktadır. Bu görüş, erdemli ya da ahlâklı olmakla, mutlu bir hayat sürmenin aynı şey olduğunu ileri süren görüştür.

«Eudaimonist» (mutlulukçu) diye adlandırılan bu ahlak görüşü, bütün ilk çağ düşüncesinin kabullenmiş olduğu bir düşüncedir. Sokrates, ileri sürdüğü ilkeler ve kullandığı metot ile,ahlâk felsefesinde ilk bilimsel inceleme çığırını açmıştı. Bununla birlikte, geliştirilmiş ve ayrıntılı bir ahlâk felsefesi ortaya koymamıştı. Ne var ki, ahlâk felsefesindeki bu akılcı (rasyonalist) tutumu ve felsefeyi bir çeşit kendikendine dönmüş ve bilinçlenmiş düşünce olarak ortaya koyması, felsefe tarihinde ölümsüz ve belki de en önemli yeri almasını sağlamıştır.

Sokrates, çağdaşları ve özellikle gençlik üzerinde büyük etki göstermişti. Bunun başlıca nedeni, düşüncelerine uygun olarak tam bir bilge hayatı sürmesi; «hakikati» aramaktan başka bir tutkuya kapılmamış olmasıydı. Düşüncesi ile davranışları arasında sağlam bir uyuşma ve bütünlük bulunması da, Sokrates'i, günümüzün düşüncesine ve felsefesine yaklaştıran çok önemli bir özelliktir. Filozof, içinde yaşadığı toplumun inançlarını, törelerini, peşin hükümlerini, sahte yanlarını derinlemesine eleştirip ortaya koyduğu ve akıldan başka bir yol gösterici tanımadığı için ölüme mahkûm edilmişti. Sokrates, hapishaneden kaçmayı kendine yediremeyerek ölümü kabul etti.

iyiyi ve doğruyu arayarak, insanoğlunun yaşantısını daha mutlu kılmaya çalışan gerçek filozof tipinin temsilcisi olduğunu hayatı ve ölümüyle apaçık şekilde gösteren ilk düşünür Sokrates'tir.


Soru 20 : Sokrates'in görüşleri, Kynikler ve Kyrene Okulu tarafından nasıl yorumlandı?

Sokrates'in düşüncesini değişik açılardan alarak geliştiren Kynikler okulunu Atinalı Antisthenes (i. Ö. 444-368), Kyrene okulunu ise Aristippos (i. ö. 435-355) kurdu. Kynikler,Sokrates'in «erdem» kavramı üzerinde durdular... Sokrates'in düşüncesini değişik açılardan alarak geliştiren Kynikler okulunu Atinalı Antisthenes (i. Ö. 444-368), Kyrene okulunu ise Aristippos (i. ö. 435-355) kurdu. Kynikler, Sokrates'in «erdem» kavramı üzerinde durdular,erdemin her şeyden daha üstün ve değerli olduğunu savundular, insan hiç bir karşılık düşünmeden erdemli olmalıydı. Bütün ihtiyaçlardan ve eğilimlerden kurtularak erdemli kişi haline gelmek, insanoğlunun ödeviydi. Bundan ötürü, Kynikler, disiplinli, sert bir hayat sürdüler, dünya değerlerine, zenginliklerine, şana, şerefe hiç önem vermediler; çile çekerek yaşamayı amaç edindiler. Bu tutum, Kynikleri, medenî hayatın bütüriv sunî yanlarından yüz çevirmeye ve «tabiat haline» yönelmeye götürdü.

«Kynik» kelimesi eski Yunancada «köpek» anlamına gelen «kyon» kelimesinden türetilmiştir. «Kynik», «köpek gibi davranan, köpeksi» demektir. Hiç bir nezaket kuralına, ve töreye uymadan yaşadıkları için bu düşünürlere «Kynikler» (köpeksiler) adı verilmiştir.

Kyrene okulu ise, Sokrates'in sözünü ettiği mutluluğu «haz» duymakta bulmuştu. Sokrates, doğrunun araştırılmasından mutluluk duyulduğunu söylemişti. Kyrene okulu, bu görüşü yorumlayarak, erdemli olmanın ve «iyi»ye ulaşmanın, yani mutlu bir hayat sürmenin, acıdan kaçınarak elden geldiğince «haz» duymak demek olduğunu ileri sürdü. Kyrene okulunun bu görüşü, «hazcılık» (hedonizm) diye tanınır. İnsan, en şiddetli hazları duymaya çalışmalıdır. Ama hazzı elde etmek için bilgi gereklidir; çünkü, kuruntulardan, korkulardan, boş inançlardan ancak bilgi sayesinde kurtulabiliriz. Ancak bilgi sayesinde, hayatımıza ve kendimize egemen olabiliriz, özgürlüğe ulaşabiliriz ve dünyanın tadını çıkarabiliriz. Bundan ötürü, bilgi, haz duymak için yani erdemli, mutlu ve ahlâklı bir hayat için gereklidir.

Sokrates'in etkisinde kalan bu iki felsefe okulu, aralarındaki karşıtlığa rağmen, kişinin mutluluğunu amaç edinmeleri bakımından ortak bir noktada birleşmektedirler. Ama okullardan biri, bu amaca bazlara yönelmekle; ötekisi ise, bazlardan kaçınıp sadece erdemli olmakla ulaşılacağını savunuyordu. Bu iki okul, ahlâk felsefesinin daha sonraki gelişmesini etkilemiştir.

Kyrene okulunun haz öğretisi,Epikuros'çulukta,Kyniklerin erdem öğretisi de Stolı'ların felsefesinde daha gelişmiş halde ortaya çıkar.

Asrevya bunu beğendi.
" Kaybetmekten korkma!
Bir şeyi kazanmak için, bazı şeyleri kaybetmelisin ve unutma;
kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin "
Avatar Seçilmemiş
Üyelik tarihi
13 Şubat 2015
Mesajlar
2.939
Seslenildi
74 Mesaj
Etiketlendi
4 Konu
Ruh Hali
Acimasiz
Standart Cevap: Felsefe Hakkında Merak Edilenler
27 Şubat 2015
2
Soru 21 : Platon, «İdea'lar teorisi»ni niçin ileri sürdü ve «idealizm» ne demektir?

Daha önce belirttiğimiz gibi, eski Yunan düşüncesinde Platon ve Aristoteles ile birlikte büyük felsefe sistemlerinin kurulduğunu görüyoruz. Platon, insanoğlunun bilgilerinin tümünü kapsayan açıklamalar ortaya koymak istemişti. Bundan ötürü; «varlık nedir?», «ahlâklı bir hayat neye dayanır?», «insan bilgisinin kaynağı ve değeri nedir?», «tabiat hangi güçlerin etkisindedir ve nasıl oluşmuştur?», «devlet ve toplum nedir?», «güzellik ve sevgi ne demektir?» gibi çeşitli sorulara kapsayıcı cevaplar vermek istemişti... Daha önce belirttiğimiz gibi, eski Yunan düşüncesinde Platon ve Aristoteles ile birlikte büyük felsefe sistemlerinin kurulduğunu görüyoruz. Platon, insanoğlunun bilgilerinin tümünü kapsayan açıklamalar ortaya koymak istemişti. Bundan ötürü; «varlık nedir?», «ahlâklı bir hayat neye dayanır?», «insan bilgisinin kaynağı ve değeri nedir?», «tabiat hangi güçlerin etkisindedir ve nasıl oluşmuştur?», «devlet ve toplum nedir?», «güzellik ve sevgi ne demektir?» gibi çeşitli sorulara kapsayıcı cevaplar vermek istemişti. Platon'un bu sorulara verdiği cevaplar, elli yıllık düşünce çabası boyunca değişikliğe uğramış ve gelişmiştir. Bundan ötürü, ortaya koyduğu derin ve geniş düşünceleri birkaç cümleyle özetlemek mümkün değildir. Ne var ki, Platon'un felsefesinde, bütün düşüncelerinin ve görüşlerinin belkemiğini teşkil eden belli birtakım ilkeler ve ana kavramlar vardır. Bunların en önemlisi, «idealar teorisidir. Felsefe tarihinin en ünlü açıklamalarından biri olan idea'îar teorisini ileri sürerken, Platon, hangi sorulara cevap vermek istiyordu? Filozofun karşısına çıkan soru, ilkçağ felsefesini incelerken, buraya gelinceye kadar üzerinde durduğumuz temel soruydu. Yani Platon, duyularımızın bize tanıttığı değişik, farklı ve çok sayıda varlığı görüp kabul ediyor ama bunların temelinde değişmeyen ve kendi kendisiyle aynı kalan bir varlığın da bulunması gerektiğini düşünüyordu. Çünkü bu çeşitlilıiği ve çokluğu kavramamız için bu çeşitliliğin ve çokluğun içinde bir birlik olması gerekiyordu. Yoksa evren hakkında bilgi edinmemiz mümkün değildi. Çünkü sonsuz sayıda olan tek tek varlıkların herbiri hakkında ayrıca bilgi edinmemiz gerekecekti.

Oysa böyle bir şey mümkün olamazdı, öte yandan birlik; gerçek, somut ve canlı bir şey olabilmek için çokluk içinde kendini göstermeliydi; çokluğa katılmalı ve onun içinde mevcut olmalıydı. Yoksa, birlik, gerçekliği olmayan bir çeşit kuruntu ve ha¬yalden ibaret kalırdı. Dikkat edilecek olursa, Platon, tıpkı hocası Sokrates gibi, varlıklar hakkında genel bir bilginin akıl yoluyla elde edilebilmesi imkânlarını araştırıyor ve bundan ötürü, çokluğun temelini teşkil eden birlik fikrini ortaya atıyordu. Peki, Platon «idea» derken somut olarak ne anlıyordu? İdea'îar ne çeşit varlıklardı? Ne gibi özellikler taşıyorlardı? İdealar, tıpkı Elea okulunun «bir varlık'ı» gibi, bölünemeyen, ezelden beri varolagelen, değişmeyen, kendi başlarına var olan gerçeklerdi.

Evrende varolan bütün varlıkların ilk örnekleri idealardı. Bu varlıklar, ideaların kopyalarından, resimlerinden başka şey değildi. Yani duyu dünyasının bize tanıttığı çeşitli varlıklar, idealardan çıkarılmış birer kopya gibiydi. Duyular dünyasının varlıklarına karşı, ideaların ayrı bir dünyası vardı. Düşünen ve bilen insan açısından ele alındıkları zaman, idealar, doğru bilgi edinmemizi sağlayan kaynaklar ve ilkelerdi. Ama idealar duyularla tanınamazlardı; onları duyularla görüp bilgilerini edinmemiz mümkün değildi. Ancak akılgözüyle, akıl yoluyla bilinebilirlerdi. Bu dünyanın kökü ve özü olan ideaların bilgisine erişmemiz için duyular dünyası bize ancak bir işaret verebilirdi. Sağlam ve doğru bilgi, akılgözüyle kavranan bu idealardan çıkarılabilirdi. Nesnel bakımdan, idealar, varlığın ve duyuların bize tanıttığı değişme ve çokluk dünyasının değişmeyen ilkeleri, kaynakları ve asıllarıydı. İdealar cisimsel ve maddî gerçekler değillerdi; za¬manla ve mekânla ilintileri yoktu. Bununla birlikte, zaman ve mekân içinde bulunan duyular dünyasının temelini (ana-maddesinıi) teşkil ediyorlardı.

Başka bir deyişle, Platon'un ideaları, bizim bugün ge¬nel fikirler, kavramlar, ya da sınıflar dediğimiz şeydir. Çev¬remizde çeşitli ağaçlar görürüz. Bu ağaçları, duyumlarımız ve algılarımız (idraklerimiz) aracılığı île tek tek tanırız. Ama
bütün bunlardan genel bir fikir, kapsayıcı bir kavram da türetiriz. Bu, «ağaç» kavramı, ya da «ağaç» türü dediğimiz şeydir. Tek tek ağaçları aşan ve onların özünü, mahiyetini, ilkesini dile getiren genel bir fikirdir bu; ağaç kavramıdır, ya da ağaç «türü»dür. işte, Platon'un «idea» derken gözönünde tuttuğu gerçek budur.

Platon, ideaların sadece kavramlar değil aynı zamanda bu varlıkların nesnel olarak içinden türediği bir kaynak, bir temel, bir ilke bir anamadde olduğunu da düşünmüştü. Hatta, ağaç ideasının, tek tek ağaçlardan çok daha sağlam bir gerçekliği olduğunu; çok daha hakikî olduğunu ileri sürmüştü. Çünkü Platon, duyularımızla tanıdığımız somut ağaçların bir gün ortaya çıkıp bir başka gün ortadan kalkmasına karşılık, ağaç ideasının ezelî ve ebedî olarak varolup gittiğini söylemişti. Tek tek ağaçlar, maddî bir varlığa sahip oldukları ve değişmeye boyun eğerek ortaya çıkıp göçtükleri halde, maddî olmayan yani ideal bir varlığa sahip olan ve değişmeyen ağaç idesi her zaman varolagelmekteydi. Maddî gerçeklere nisbetle maddî olmayan ilkelerin, (tanrı, ruh, düşünce) daha sağlam ve aslî bir varlığı olduğunu söyleyen ve maddî gerçeklerin bu ideal varlıklardan türediğini ileri süren felsefî okula «idealizm» adı verilir. Bundan ötürü, Platon, idealizmin ilk ve en büyük temsilcilerinden biridir. İlerde görüleceği gibi, idealizm ile realizmin (felsefî gerçekçilik) ya da maddeciliğin (materyalizm) savaşı, bütün felsefe tarihi boyunca sürüp gider.

Duyuların tanıttığı çokluk ve değişme dünyası, yani fenomenler dünyası, idealara katıldığı ölçüde mevcuttur. Başka bir deyişle, fenomenler dünyası, bütün varoluşunu, bu dünya içinde dile gelen idealara borçludur. Bundan ötürü, Platon, îdeaları, temel ve gerçek varlık; değişmeyen ölümsüz bir cevher olarak gördüğü halde, fenomenler dünyasını (maddeyi), varlık-olmayan bir şey olarak ya da gerçek varlığa benzeyen (benzemekle kalan) bir şey olarak görür. Anaksagoras'ın «nous» kavramını benimseyerek geliştiren Platon, bütün tabiatın belli bir amaca göre yaratılmış
olduğunu; akıllı bir varlık olan «nous»un, ideaları örnek alarak tabiat dünyasını ve tabiattaki bütün nesneleri düzenlediğini ileri sürer. Nous, varolan her şeyi, en iyi olacak şekilde ortaya çıkarır. Bundan ötürü, nesnelerin her'birine has olan sayısız ideanın en üstünde, «en yüce iybnin ideası bulunur. Platon, evreni, bir çeşit kademeleşme yani üstüste sıralanma olarak görmektedir. «En yüce iyi,» en tepede bulunmakta ,ve bütün öteki varlıkları yönetmektedir. Bundan ötürü içinde yaşadığımız evren, «en iyi», en mükemmel evrendir. Dünya, Platon'un «nous» ya da «akıllı varlık», dediği ve tanrı olarak düşündüğü bu «yüce iyi»riin ideası tarafından organik bir bütün teşkil edecek şekilde düzenlenmiştir.

Daha önceki filozofların, insan bilgilerinin kaynağı ve değeri problemi üzerinde durduklarını görmüştük. Platon, gerçek bilginin nereden edinilebileceği sorusuna eğilmiş ve bu soruya sistemli bir cevap getirmeye çalışmıştır. Platon, bütün öteki sorular gibi bu sorunun cevabını da, felsefesinin temelini teşkil eden idealar teorisine dayanarak verir. Duyular, gelip geçen, değişen ve çokluk gösteren dünya hakkında bilgi verir bize; ama bu bilgi sağlam ve kesin bir bilgi değildir. Buna karşılık, akılgözüyle kavradığımız idealar hakkında sağlam, kesin ve genel bilgiler elde edebiliriz, idealar, insanın ruhunda gizli olarak bulunmaktadırlar; çünkü insan ruhu, doğumdan önce, idealar dünyasında bulunuyordu. Bundan ötürü, insanın, daha önce idealar dünyasındayken görmüş olduklarını yeniden «hatırlaması» sağlam bilgilere ulaşması için yeterlidir. Bilim ancak, ideaların akılla kavranılması sayesinde elde edilebilir.

Platon'a göre, insan ruhu, doğumdan önce idealar dünyasında bulunmuştur ve tanrısal bir nitelik taşır. Daha sonra, yeryüzüne sürüklenmiş, kökünden ayrı düşmüş ve bir beden'in içine girmek zorunda kalarak alçalmıştır. Bundan ötürü ruh, her zaman, kendi kaynağına, ocağına dönme hasretini çeker; içinde bulunduğu durum hakkında belli belirsiz bir bilinci vardır. Bilgiye karşı gösterilen sevgi ve güzellik karşısında duyulan coşkunluk, ruhun bu tanrısal niteliğini ve bir başka dünyaya ait oluşunu gösterir. Bundan ötürü, insanoğlunun, ruhunu, anayurduna, yani kaynağına döndürecek şekilde yaşaması, temizlemesi, inceltmesi ve yüceltmesi gereklidir. Bu da, dünya zevklerinden ve maddî hazlardan uzak durmakla, onlardan sıyrılmakla, idealar dünyası ve ruhun kendi kaynağı hakkında bilgi edinmekle yani kısacası felsefeyle mümkündür. Ama bilgiyi, erdem ve yaşantı haline getirmek şarttır.

Platon'un ahlâk felsefesinde, sosyal bir yan da vardır. Daha önceki filozoflar gibi tek insanın doğru ve mutlu bir hayat yaşamasını gözönünde tutmaz sadece; insan türünün ahlâklı ve mutlu bir hayat yaşamasının nasıl ve ne şekilde mümkün olacağını sorar. Bundan ötürü Platon'un ahlâkı, Sokrates'in etkisinde kalmış olan Kynikler'in ve Kyreneli-lerin ferdiyetçi (bireyci) ahlâkına karşıt sosyal bir ahlâktır. («Felsefe Tarihi», M. Gökberk, I. Bölüm).

Platon için önemli olan toplumun mutluluğudur. Toplumun mutluluğunu sağlayacak araç olarak da devleti gördüğü için, ahlâk felsefesinde, devlet hakkındaki görüşleri önemli yer tutar. Çünkü Platon'a göre, erdem, önce devlette ortaya çıkmalıdır. Ancak ondan sonra vatandaşın erdemli olmasından ve ahlâkî davranışlarda bulunmasından söz edilebilir. Platon, ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini açıklamıştır. Platon'un devleti, «besleyenler» (halk), «koruyanlar» (savaşçılar) ve «öğretenler» (yöneticiler) diye adlandırdığı üç gruptan meydana gelmiştir. Devleti yönetenlerin ve kanun koyanların filozof olmaları gereklidir. Yöneticilerin ve savaşçıların kendi aileleri ve özel mülkleri yoktur; kadın, çocuk ve malda ortaktırlar, ihtiyaçları da devlet tarafından sağlanır. Filozof, son eseri olan «Kanunlar»da, devlet hakkındaki bazı düşüncelerini değiştirmiş, evlenme ve özel mülkiyeti kabul etmiştir. Burada önemli olan nokta, filozofun, ideal devlet konusunda söylediklerinden çok, insan hayatının mutluluğunun ancak toplumun insanî ve mutlu hale gelmesiyle gerçekleşebileceğini düşünmüş olmasında ve bunu bir zorunluk olarak görmesindedir. Bu, Platon'un felsefe tarihini yüzyıllarca etkisi altında bırakan derin düşünceleri yanında dikkatimizi ayrıca çeken çok önemli bir görüştür.
Soru 22 : «Madde ve form» teorisi nedir?

Felsefe tarihinde «madde ve form» teorisi diye ün kazanan görüşü, Aristoteles ileri sürmüştür, idealar teorisi, Platon'un felsefesinin belkemiğini teşkil ediyordu. Tıpkı bunun gibi, Aristoteles'in felsefesinin belkemiğini de «madde ve form» teorisi teşkil eder. Aristoteles, tamamen akla dayanan mantıklı ve bilimsel bir sistem kurmak istemiştir; yaşadığı çağda, insanın edinmiş olduğu bilgilerin tümünü bir bütün içinde toplayarak yorumlamaya çalışmıştır... Felsefe tarihinde «madde ve form» teorisi diye ün kazanan görüşü, Aristoteles ileri sürmüştür, idealar teorisi, Platon'un felsefesinin belkemiğini teşkil ediyordu. Tıpkı bunun gibi, Aristoteles'in felsefesinin belkemiğini de «madde ve form» teorisi teşkil eder. Aristoteles, tamamen akla dayanan mantıklı ve bilimsel bir sistem kurmak istemiştir; yaşadığı çağda, insanın edinmiş olduğu bilgilerin tümünü bir bütün içinde toplayarak yorumlamaya çalışmıştır. Aristoteles, Platon'a oranla, maddî olmayan varlığa değil, duyularımızla tanıdığımız elle tutulur dünyaya daha fazla önem vermiş, bu dünyayı açıklamak istemiştir. Platon'un idealarının, maddî dünyadan ayrı ve uzak gerçekler olduklarını; maddî dünyayı gerektiği gibi açıklayamadıklarını söyleyerek eleştirmiştir.

Aristoteles'e göre idealar, Platon'un ileri sürdüğü gibi nesnelerin dışında, zaman ve mekânın ötesinde değillerdir; idealar, varlıkların içinde bulunan «öz»lerdir. Duyuların bize tanıttığı varlıkların içinde ortaklaşa bir «öz», bir «form» (biçim) vardır; bu ortak nokta, varlıkların çokluğu içinde birliği temsil eden şeydir. «Form» aynı zamanda, maddeye şekil vererek tek tek varlıkların ortaya çıkmasını, gördüğümüz şekle bürünmelerini sağlamıştır. Aristoteles'in birlik ve çokluk, değişmezlik ve oluş problemine yeni bir çözüm yolu getirdiği görülmektedir. Madde bir imkândır, bir olabilirliktir; «kuvve» halinde bulunan, şekil kazanacak olan bir şeydir. Form, bu maddeye biçim kazandırarak onu bir gerçek haline; ortada olan, gerçek varlığa sahip bulunan bir şey haline getirir, yani «fiil» haline sokar. Madde başlangıçta, herhangi bir belirlenmeye sahip değildir; «şu» ya da «bu» nesne haline gelmemiştir; sınırlı ve kesin bir varlık kazanmamıştır. Meselâ, bir mermer par¬çası, o mermerden yapılan heykele oranla, henüz belirlenmemiş, biçim kazanmamış, ve belli bir varlık haline gelememiş bir imkândır. Heykel formuna göre şekillendirildiği zaman, belirli bir nesne yani heykelin kendisi olarak ortaya çıkar. Tıpkı bunun gibi, bütün varlıkların temelinde de, çeşitli formlara göre şekillenerek evrendeki belirli varlıkları doğuran bir ilk madde vardır.

Aristoteles, madde ve form teorisi ile, varlıktaki değişme ve oluşu, dışardan gelen bir etkiyle ya da mekanik bir şekilde değil, içten gelen bir etkiyle ve dinamik (organik) şekilde açıklamaya çalışmaktadır. Formun maddede kendini gerçekleştirmesi hare-kettir. iBöylece, form, madde ve hareket birlik teşkil edecek şekilde düşünülmekte ve evrendeki «oluş» bu ilkelere dayanılarak açıklanmaktadır. Daha yakından inceleyecek olursak, oluş'un ortaya çıkmasında (gerçekleşmesinde), Aristoteles'e göre dört «nedensin etkili olduğunu görürüz: maddî neden, formel neden, hareket ettiren neden ve ereksel (gayeye dayanan) neden. Heykel örneğini gözönünde tutarsak; mermer maddî nedendir, heykelin biçimi formel nedendir, heykeli yapan sanatçı hareket ettirici nedendir, sanatçının heykeli yaparken gözönünde tuttuğu amaç ise ereksel nedendir. Heykelin ortaya çıkması yani «oluşması» için bu dört nedenin bulunması zorunludur. Evrendeki bütün varlıkların ortaya çıkışı için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

Aristoteles, evreni, madde ve form açısından, kademeleşmiş bir bütün olarak görür. Bir alt derece olan varlık, kendisinin üstündeki derecede (kademede) bulunan varlık için bir «madde»dir, ama kendi altındakine göre «form»dur. Meselâ, inşaat kerestesi eve göre maddedir (ev, onun formudur), ama ağaca göre formdur. Varlıkların madde ve form bakımından bu kademeleşmesinin en altında tamamen formsuz olan «ilk madde» vardır, en üstünde de «saf form» bulunur. «Saf form»un maddeye ihtiyacı yoktur. Kendisi hareket etmediği halde maddeyi harekete getiren işte bu ilk katkısız formdur. Saf form kavramı, Platon'un «nous»una ya da «en yüce iyi»sine benzer. Başka bir deyişle, saf form, tanrıdan başka şey değildir. Kendisi hareket etmediği halde, evren onu özlediği ve ona yöneldiği için, tek tek varlıklar ortaya çıkmakta, değişme ve oluş gerçekleşmektedir. Demek ki, evren ve tabiat, tanrıya yönelmektedir, ona yükselmek istemektedir; tanrı, evrenin yönelmiş olduğu erektir (gayedir).

Aristoteles'in tabiat felsefesi, madde ve form teorisine bağlıdır. Tabiattaki formlar, tanrıya yaklaştıkları ölçüde değer ve gerçeklik kazanırlar. Tabiattaki fenomenlerin yukarıya (tanrıya) doğru yükselişleri iki yönlüdür. Yeryüzündeki düzensiz olaylardan gökyüzünün düzenli hareketlerine doğru bir yükseliş olduğu gibi, sadece mekanik olan yer değiştirme hareketinden başlayarak ruhun akıl bilgisini edinmesine kadar varan bir yükseliş de vardır. Dernek ki, tabiat içindeki varlıklar, Aristoteles'e göre, belli yerlerde ve kademelerde bulunurlar. Yeryüzündeki en aşağı formlar, toprak, su, hava ve ateştir. Bu unsurlar merkeze doğru ya da merkezden uzaklaşacak şekilde hareket ederler. Toprak ve ondan daha az ölçüde olmak üzere su, merkeze yönelir; ateş ve hava ise merkezden uzaklaşır. Demek ki, her unsurun, kendisinde bir tabiî hareket yönelimi vardır; her unsurun kendine has tabiî bir yeri vardır ve unsur oraya yönelir.

Demek kî, Aristoteles'in fiziğinde, bir varlığın niceliğinden (kemiyetinden) çok niteliği (keyfiyeti) önemlidir. Bir varlığın niteliğini sağlayan yani o varlığı ötekilerden farklı kılan şey ise, varlığın özünün ve formunun doğurduğu özelliktir. Başka bir deyişle, herhangi bir varlığı fizik bakımından in¬celemek istersek onu matematik açısından yani niceliklerle ifade edebilmek açısından değil, formu ve özü, yani niteliği bakımından incelememiz gerekir. Varlıkları matematik açıdan inceleyip dile getirmek isteyen modern fizik bilimi ile Aristoteles'in bu görüşü arasında tam bir uzlaşmazlık vardır.Bununla birlikte, Aristoteles'in fizik alanındaki bu görüşü, yüzyıllar boyunca insan düşüncesini egemenliği altında tutmuştur.

Aristoteles, ruh ile beden arasındaki ilintiyi de madde ve form teorisi açısından ele alır. Filozofa göre, beden madde, ruh da formdur. Bedendeki değişmeler, formun ortaya çıkması amacına yönelmiştir; bundan ötürü, bedendeki değişme ve gelişmeleri belirleyen ruhtur yani formdur.

Aristoteles, ahlâklı ve erdemli hayatın amacının mutlu yaşamak olduğunu söyler. Ama bir varlığın mutlu olabilmesi için kendi içindeki özü ya da formu gerektiği gibi gerçekleştirmesi zorunludur. İnsana has olan; onun asıl özünü ve ereğini teşkil eden şey ise «akıldır. öyleyse, mutlu yaşamak, aklını kullanabilen; aklıyla hareket eden kişinin ulaşabileceği bir durumdur.

Toplum ve devlet felsefesinde, Aristoteles'in, Platon'a oranla daha gerçekçi davranarak ideal bir topluluk tasavvur etmediğini ama varolagelmiş devlet ve yönetim şekillerini inceleyip eleştirdiğini görüyoruz. Filozofa göre, en iyi devlet, vatandaşları, ahlâklı ve iyi yetişmiş kimseler olacak şekilde eğiten devlettir. Bundan ötürü, devlet, eğitim işini ele almalı ve düzenlemelidir.

Aristoteles'in bilgi teorisi de yine madde ve form teorisine bağlıdır. Nesnelerin ortak noktasını, özünü, formunu teşkil eden gerçek aynı zamanda onların kavramıdır. Bu kavram kapsayıcı ve genel bir kavramdır. Tek tek nesnelerin «tümü»nün temeli olan, onların tümünde bulunan özelliktir. Bir kavram olarak bildiğimiz bu «tümel»den tek tek şeylerin nasıl çıktığını; tek tek şeylerin yani «tekil» olanın tümele nasıl dayandığını göstermek bilimin ödevidir. Ama asıl amaç tümelin bilinmesi değildir; tümel, bize tekilin kavranmasını sağladığı için önemlidir. Oysa Platon için, idealar; genel kavramlar yani tümeller, tek tek varlıklardan yani tikelden daha önemliydi. Aristoteles'in duyular dünyasına; tek tek nesnelere Platon'dan daha fazla önem verdiği burada da görülmektedir. Aristoteles, bilimin amacının, tümelden tekilin zorunlukla nasıl çıktığını göstermek olduğunu söylemişti. bu «göstermeyi» sağlayacak yolları ortaya koyacak olan bilim de mantık'tır.

Bundan ötürü mantığın temel konusu, insan düşüncesinin belli bîr yolunun yani «tümden gelerek tekili ortaya koyma»nın ya da «tümden gelim»in (talil) incelenmesi ve kurallarının ortaya konmasıdır. Aristoteles'e göre, insan düşüncesinin işleyişinin temel formu taşrmjdlır (syllogisme-kıyas). Tasım, bir önermenin başka önermelerden çıkarılmasıdır; bu çıkarılmanın biçimidir; formudur. Aristoteles, bu araştırmalarının sonucunda, «formel mantık» diye tanınan ve hakikate ulaşmak için düşüncenin ne gibi kurallara uyması gerektiğini göstermek amacını güden bilimi tek başına ortaya koymuştur. Formel mantık, ya da eskilerin deyişiyle «surî mantık», insanoğlunun düşüncesini yüzyıllar boyunca etkisinde tutmuş ve hakikate götüren biricik araç olarak görülmüştür. » Aristoteles, tabiatı ve insanın bütün ürünlerini felsefesine konu olarak alıp bir sistem içinde toplamaya çalışırken, «sanatın özü nedir?», sorusuna da cevap vermiştir.

Filozofa göre sanat, «taklid»e dayanır. Çeşitli sanatlar birbirinden ayıran, taklit ettikleri şey ye bu taklidi gerçekleştirirken kullandıkları araçtır. Meselâ edebiyat, insanı ve hayatını taklit eder yani onu kopya ederek yeniden canlandırır; bunu gerçekleştirirken kullandığı araçlar da söz, 'ritim ve uyumdur (ahenk). Sanatın amacı ahlâkîdir. Sanat eseri insanları belli bir şekilde duygulandıracak ve böylece tutku ve korkulardan kurtulmasını; ruhun temizlenip arınmasını sağlayacaktır. Aristoteles, «güzel nedir?» sorusuna da cevap vermiştir. Filozofa göre, bir şeyin güzel olabilmesi için şu üç özelliği taşıması gereklidir: düzen, oran ve simetri, belirli ve sağlam bir şekilde uyarlanmışlık..
Soru 23 : Aristoteles'ten sonra, yunan felsefesi hangi konulara yöneldi?

Platon ve Aristoteles'in sistemlerinden sonra, isa'nın doğumundan önceki üç yüz yıl süresince, felsefenin üzerinde durduğu belli başlı konu, ahlâk problemiydi. Bu çağın... Platon ve Aristoteles'in sistemlerinden sonra, isa'nın doğumundan önceki üç yüz yıl süresince, felsefenin üzerinde durduğu belli başlı konu, ahlâk problemiydi. Bu çağın
toplumsal ve politik bakımdan bir kargaşalık çağı olması, felsefî düşünceyi teorik amaçlardan çok pratik çözüm yolları aramaya zorlamıştı. «İnsan, hayatını nasıl düzenlemeli, hangi kurallara uyarak yaşamalıdır?» ya da «mutlu bir hayat, nasıl mümkündür, bunun yolları nelerdir?» gibi sorular, bu dönemin filozoflarını bütün öteki sorulardan daha fazla ilgilendiriyordu.

Stoalı'lar diye tanınan felsefe akımının kurucusu Kıbrıslı Zenon (i. ö. 336-264), insanın, doğru, erdemli ve mutlu yaşamasının temelini, dünyaya bağlı olmamakta buluyordu, insan, ne devlete, ne de tanrılara bağlı olarak yaşamalıdır, insan, sadece kendi kendine dayanarak ve güvenerek yaşamak zorundadır. Böyle yaşamasını sağlayacak bir güce sahiptir. Bu güc, akıl gücüdür; akılla düşünebilmesidir. Bütün tutkular ve duygular, insana zararlı olan şeylerdir. Çünkü tutkular ve duygular, insanoğlunun aklını karartır, onun iyice işlemesini engeller. Oysa, kişinin tam anlamıyla özgürlüğüne ulaşması ve yaşamaktan tad alması için aklını kullanması gereklidir. Gerçek mutluluk; dış varlıklara muhtaç olmak, onlara bağlanmak, onlara önem vermek değil, kendi kendine yetebilmektir. Böylece, insan, dünyanın geçici ve değersiz yanlarından sıyrılarak, kendine döner, kendi gerçek ve öz varlığına ulaşır.

Demek ki, bağımsızlığa ve mutluluğa ulaşmamızı sağlayan araç, bir «duygusuzluk» haline girmektir, yani tutkulardan, eğilimlerden, duygulardan kurtulmaktır. «Duygusuzluk» sayesinde, bütün kuruntulardan, ve batıl inançlardan sıyrılırız, özgürlük de budur. Ama özgürlük, insanın istediğini yapması demek değildir, özgürlük, zorunluğu, yani varlığın yasalarını görüp tanımak ve onları oldukları gibi kabul etmektir. Bundan ötürü, erdemli olmak, akla uygun olmak ve evrenin yasasına, tabiata göre yaşamak demektir. Stoalıların bu ahlâk öğretisi, isa'dan sonra beşinci yüzyıla kadar etkili olmuş ve özellikle Roma'da yaygınlaşmıştır.

Aynı dönemde ün kazanan ve yayılan bir başka ahlâk felsefesi de Epikuros'çuluktur. Epikuros, görüşlerini Atina'da, aşağı yukarı i. ö. 300 yıllarında açıklamıştır. Epikuros,erdemli ve mutlu bir hayatı, dünyadan eletek çekerek, batıl inançlardan kurtularak ve hayatın tadını çıkararak yaşamakta buluyordu. Kişinin hayatını yaşayarak özgür ve mutlu olması, özellikle batıl inançlardan kurtulmasına bağlıydı. Bundan ötürü, filozof, tanrıların insan hayatına (hâkim olmadıklarını, çünkü bu dünya ile uğraşmadıklarını ileri sürüyordu. Evrendeki olaylar, belli kanunlara göre ortaya çıkıyordu. Tabiat üstü kuvvetlere inanç, boş bir kuruntudan başka şey değildi. Nitekim ölüm korkusu da, bu çeşit bir kuruntuydu. «Biz yaşadıkça ölüm diye bir şey yoktur, ölüm geldiği zaman ise artık biz mevcut olmayacağız» diyordu filozof. İnsan «haz» arayarak, «haz» elde ederek mutlu olur¬du ancak. Ama «haz» Epikuros'un felsefesinde «acıdan kurtulmak» anlamına gelmektedir. Haz almak için ölçülü bir hayat sürmek gereklidir. Epikuros, insan iradesinin hürlüğü konusunda, ilgi çekici bir görüş ileri sürmüştür. Filozof, insan iradesinin daha önceden belirlenmediğini, kör bir alınyazısına bağlı bulunmadığını ileri sürer, insan iradesinin ve insanın seçme ve yapma (eylem) hürlüğünün birçok dış nedenlerin etkisi altında kaldığını inkâr etmez. Ama bununla birlikte, insanın iradesinin yine de hür bir şekilde işlediğini kabul eder.

Aristoteles'ten sonra ortaya çıkan felsefe akımları içinde «şüphecilik» de önemli bir yer tutar. Pyrrhon (i. ö. 365 -275) ve öğrencisi Timon (i. ö. 320-230), varlıklar hakkında doğru bilgiler elde edemeyeceğimizi söylemişlerdi. Daha önce, sofistlerin de «insan bilgisinin kaynağı ve değeri nedir?» sorusunu ele alarak şüpheciliğe düştüklerini görmüştük. Ne var ki Pyrrhon'un «şüpheciliği»,bu çağın genel eğilimine uygun olarak ahlâk probleminin araştırılması dolayısiyle varılmış bir şüpheciliktir. Pyrrhon, Yunan felsefesinin geleneğine bağlı olarak, erdemin ve mutluluğun tümelinde bilginin bulunduğunu kabul etmişti. Bundan ötürü, urdemli ve mutlu bir hayata ulaşmamız için, önce bilginin no olduğunu araştırmak gerektiğini düşünüyordu. Bu araştırma sonunda, bilgilerimizin, hakikate ulaşmayı sağlayamadiği sonucuna varıyordu.

Filozofa göre, herhangi bir şey hakkında kesin ve doğru bir yargı veremeyiz, bundan ötürü herhangi bir yargı vermekten kaçınmamız gereklidir. Biz varlığın ancak görünüşünü bilebiliriz. Varlığın altında ve gerisinde ne olduğunu bilemeyiz. Bundan ötürü, bilgisine ulaşamayacağımız konuları bir yana atmamız zorunludur. Bunu yapınca, birçok kuruntudan ve korkudan kurtulmuş oluruz. Bu kuruntular arasında en önemlileri ölüm ve ölümden sonra başımıza gelecekler hakkındaki korkulardır. Demek ki, şüphecilik, bizi erdemli ve mutlu bir hayata ulaştırabilir.
Soru 24 : Romalıların ilkçağ felsefesine katkısı nedir?

Felsefenin gelişmesinde ve derinleşmesinde, Roma'lıların bağımsız ve yeni katkıları olmamıştır. Genel olarak, Roma felsefesi, eski yunan düşüncesinin etkisi altında kalmış, onu aşamamıştır. Yunanistan, Roma'nın bir eyaleti haline gelince, iki ülke arasındaki kültür alışverişi, yunan felsefesinin ortaya koyduğu çeşitli felsefe görüşlerinin Roma'da yaygınlaşmasına ve etkili hale gelmesine yol açtı... Felsefenin gelişmesinde ve derinleşmesinde, Roma'lıların bağımsız ve yeni katkıları olmamıştır. Genel olarak, Roma felsefesi, eski yunan düşüncesinin etkisi altında kalmış, onu aşamamıştır. Yunanistan, Roma'nın bir eyaleti haline gelince, iki ülke arasındaki kültür alışverişi, yunan felsefesinin ortaya koyduğu çeşitli felsefe görüşlerinin Roma'da yaygınlaşmasına ve etkili hale gelmesine yol açtı. özellikle Epikuros'çuluk ve Stoalıların görüşleri, öteki fikir akımlarından daha yaygın ve etkiliydi. Epikuros'çuluğu, «Tabiat üzerine» adlı uzun felsefî şiir yazan Lucretius, Stoa felsefesini de Seneca, başarılı bir şekilde temsil ettiler. Başka bir deyişle, Romalılar, kendilerine has ve orijinal felsefe sistemleri ortaya koyamadılar. Eski yunan'ın felsefe görüşlerini yaygınlaştırmakla ve yeniden açıklamakla yetindiler, ilk çağın sonuna doğru, Yeni-Platonculuk akımının da ortaya çıktığını belirtmeliyiz. Bu felsefe, Platon'un, mistik ve heptanrıcı (panteist) görüşleri üzerinde durarak bu görüşleri geliştiriyordu.

Akımın en ünlü temsilcisi Plotinos'tu (i. S. 205-270). Filozofa göre, gerçek varlık, «Bir»dir. «Bir», zaman bakımından başı olmayan, yani her zaman varolagelmiş olan temel varlıktır. «Bir»den, «nous» (akıl) çıkmıştır.
akıldan da, âlemin ruhu türemiştir. Madde ise, âlemin ruhundan çıkmıştır. Madde, görüp tanıdığımız dünyayı yani duyusal dünyayı meydana getirir, öteki ilk üç gerçek ise, akılla kavranılabilen manevî dünyayı meydana getirir. «Bir» in yani tanrının bu şekilde alçalarak dünya haline gelişine karşılık bir başka hareket daha vardır. Bu hareket de, duyular dünyasından, Bir'e yani tanrıya doğru yükselen insan ruhunun hareketidir ve bu hareket yukarı doğru bir harekettir, insan ruhunu Bir'e yükselterek onunla kaynaşmasını sağlayan şey, varlıkların gönül gözüyle görülüp tanınması ve her şeyin aslında «Bir» (tek) olduğunu ve bütün varlıkların tanrının yansılarından başka şey olmadığını «vecd» içinde, yani kendinden geçerek duymak ve yaşamaktır.

Plotinos, daha sonra, Doğu'da ve Batı'da görülen heptanrıcı, mistik dünyâ görüşlerinin ve ahlâk felsefelerinin temellerini atmıştır. Hıristiyanlığın ağır basmasıyla, beşinci ve altıncı yüzyıllarda, yunan felsefesinin bu son ürünü de yavaş yavaş bağımsızlığını kaybetmiş ve felsefe olarak ortadan kalkmıştır.

Soru 25 : Doğu'da ve Batı'da, iskolastik'ten aynı anlamda söz edilebilir mi?

Ortaçağ düşüncesinin genel olarak bir iskolastik olduğu kabul edilir. İskolastiğin amacı ve temel problemi, dinin ilkeleri (dogmaları, nasları) ile düşünen insan aklını uzlaştırmaktır. Başka bir deyişle inanç (iman) ile bilgiyi uzlaştırmaktır, iskolastik, fikir alanında konulmuş belli temellere ve ilkelere uygun olarak düşünmektir; yani özgür, araştırıcı ve eleştirici düşüncenin karşıtıdır... Ortaçağ düşüncesinin genel olarak bir iskolastik olduğu kabul edilir. İskolastiğin amacı ve temel problemi, dinin ilkeleri (dogmaları, nasları) ile düşünen insan aklını uzlaştırmaktır. Başka bir deyişle inanç (iman) ile bilgiyi uzlaştırmaktır, iskolastik, fikir alanında konulmuş belli temellere ve ilkelere uygun olarak düşünmektir; yani özgür, araştırıcı ve eleştirici düşüncenin karşıtıdır. Soyut ve derine inmeyen bir karşılaştırma yapacak olursak, doğu (islâm) düşüncesinin de tıpkı batı (hıristiyan) düşüncesi gibi bir iskolastik olduğu ileri sürülebilir. Ama islâm düşüncesi, islâm uygarlığının gelişmesi devrinde, hür düşünce olarak başlamıştır.

Bu düşünce, çeşitli tarihî ve toplumsal nedenlerden ötürü dünya ile ilintisini kesmek ve kendi içine kapanmak zorunda kaldığı zamandır ki, iskolastik bir düşünce halini almıştır. («İslâm Düşüncesi», H. Z. Ülken, s. 5. istanbul, 1946). Bu bakımdan, islâm düşüncesi ile hıristiyan iskolastiği arasında belli bir fark vardır. Ayrıca, islâm düşüncesinin Ortaçağda ele aldığı problemler de hıristiyan iskolastiğinin problemlerinden farklıdır. İslâm felsefesi üzerinde yapılan son araştırmalarda, bu felsefeyi, batı felsefesi gibi üç döneme yani İlkçağ, Ortaçağ ve Yeniçağlara ayırmanın doğru olmadığı, bunun batı düşüncesi için geçerli sayılabileceği ve islâm felsefesinin ise farklı dönemler geçirmiş olan kendine has bir «düşünce türü ya da tipi» olduğu üzerinde durulmuştur («Histoire de la philosophie islamique», Henry Corbin, 5-11, İdees).
Soru 26 : islâm düşüncesinin temel özellikleri ve ana problemleri nelerdir?

Yunan düşüncesi, ıher şeyden önce «varlığın» ne olduğu problemi üzerinde duruyordu. Evreni bir düzenin yönettiğini, varlıkların belli düzenlere ve biçimlere bağlı olduğunu ileri sürüyordu. Phytagoras'ın sayıları, Platon'un ideaları, Aristoteles'in madde ve form'u,varlığın temeli olan değişmez gerçeklerdi... Yunan düşüncesi, ıher şeyden önce «varlığın» ne olduğu problemi üzerinde duruyordu. Evreni bir düzenin yönettiğini, varlıkların belli düzenlere ve biçimlere bağlı olduğunu ileri sürüyordu. Phytagoras'ın sayıları, Platon'un ideaları, Aristoteles'in madde ve form'u, varlığın temeli olan değişmez gerçeklerdi. Bu felsefede, değişmeyen, değişene oranla genel olarak ağır basıyordu. Evren değişmez gerçeklere göre şekillenmiş ve düzenlenmişti.

Modern çağların batı düşüncesinde ise, «gelişme» ve «oluş» fikrinin genellikle ağır bastığı söylenebilir. Duyuların ve oluşun dünyası, batı düşüncesini sürekli olarak ilgilendirmiş bir konudur. Bu ilgiyle birlikte, batı düşüncesinin ana problemi de ortaya çıkıyordu. 'Bu problem insan bilgisinin «hangi kaynaktan geldiği», «sınırının ve değerinin ne olduğu» sorularını ortaya çıkarıyordu. Başka bir deyişle, «bilgi teorisi» ön plana geçiyordu.

İslâm düşüncesinde ise formsuz, değişme, ve hareketsiz, tam bir dinginlik (sükûn) içindeki ezelî an fikri ağır basar («İslâm Düşüncesi», H. Z. Ülken, s. 7). Bu temel fikir, «İnsan ile bu mutlak varlık arasında ne gibi ilişki vardır?» sorusunu ortaya çıkarmıştır. Yani insan iradesinin özgür olup olmadığı sorusu, islâm düşüncesinin ana problemidir, insan iradesinin özgürlüğü (hürlüğü), hayatın anlamı, doğru ve gerçek yaşamanın yolları, islâm dininin ilkeleri gözönünde tutularak çeşitli şekillerde çözülmeye çalışılmıştır. Bundan ötürü, islâm düşüncesinde, her şeyden önce din ve ahlâk felsefesinin önplana geçtiği görülür.

Soru 27 : İslâm düşüncesinin temel problemine verilen ilk cevaplar hangileridir?

islâm dininin akılla ele alınışında ortaya çıkan ve üzerinde tartışılan ilk ve önemli soru, insanın özgürlüğü, insan iradesinin hür olup olmadığı sorusuydu. «Allah bizim yaptığımız işleri, davranışlarımızı, eylemlerimizi önceden belirlemiş midir?», «yoksa, insan, iradesiyle şunu ya da bunu yaparken hür müdür?»... islâm dininin akılla ele alınışında ortaya çıkan ve üzerinde tartışılan ilk ve önemli soru, insanın özgürlüğü, insan iradesinin hür olup olmadığı sorusuydu. «Allah bizim yaptığımız işleri, davranışlarımızı, eylemlerimizi önceden belirlemiş midir?», «yoksa, insan, iradesiyle şunu ya da bunu yaparken hür müdür?» gibi sorulara insanın özgür olduğunu söyleyerek cevap verenlere, «kaderiye» adı verilmiştir.Bu kelime, «kader» kavramını akla getirdiği için ileri sürülen görüşe uygun düşmüyormuş gibi görünebilir. Ama burada, «kader» kelimesi «alınyazısı» anlamına değildi; «kudret», «yapabilme gücü», «irade» anlamına geliyordu. Yaptığımız işlerin daha önceden belirlenmiş olduğunu; Tanrının iradesine bağlı ve tâbi bulunduğunu, yani insanın özgür olmadığını söyleyenlere ise «cebriye» adı verilmiştir.

Soru 28 : Kelâm nedir?

Kelâm, islâm dininin çeşitli inanç ve mezheplere karşı savunulması ihtiyacından doğmuş bir fikir ve araştırma çabasıdır. Başka bir deyişle, islâm dininin aklî temellere oturtulması çabasıdır, yani islâm ilahiyatıdır (teolojisidir). Ke-lâmcılar, dinin temelleriyle ve tanrı ile ilintili kavramları akılla işler, akıl süzgecinden geçirirler... Kelâm, islâm dininin çeşitli inanç ve mezheplere karşı savunulması ihtiyacından doğmuş bir fikir ve araştırma çabasıdır. Başka bir deyişle, islâm dininin aklî temellere oturtulması çabasıdır, yani islâm ilahiyatıdır (teolojisidir). Kelâmcılar, dinin temelleriyle ve tanrı ile ilintili kavramları akılla işler, akıl süzgecinden geçirirler. Bundan ötürü, kelamda, islâm düşüncesinin başka alanlarında rastlanan mistik ve kapalı bir bilgi, ancak yaşamakla ve duymakla ulaşılabilecek bir «içbilgi» ya da «gönül bilgisi» söz konusu değildir, islâm filozoflarından Farabî ve ifoni Sina'nın belirttiği gibi, kelâmcılar (mütekellimin),, her şeyden önce, islâm dinini akıl yoluyla savunmaya çalışan düşünürlerdir. Kuran'ın metninden tutarlı bir fikir bütünü çıkarmak; bu kutsal kitapta birbiriyle çelişen yargıları (hükümleri) yorum* layarak uzlaştırmak ve tutarlı bir sistem haline getirmak kelâmcıların amacıydı.

Din sorularını akıl yoluyla çözmeye ilk çalışanlar, kelâmcîların «mutezile» adı verilen bölüğüdür. Bu düşünürler, bilgi, teorisinde şüpheciliğe varacak kadar ileri gitmişler ve iman edilecek şeyi iman edilmeyecek şeyden ayıran ölçünün ne olduğunu araştırmışlar; ferdiyetçi ve liberal bir dünya görüşünü savunmuşlardı. Ayrıca, Demokritos, Zenon, Epikuros ve Empedokles'in düşüncelerinden yararlanmışlardı, özellikle Demokritos'un atomculuğu, bu düşünürler üzerinden büyük etki yaptı. Ama atomları, Demokritos'ta olduğu gibi her zaman varolagelmiş ezelî ve ebedî varlıklar olarak görmediler. Onların gözünde, atomlar, yaradılmışlardı ve ortadan kaldırılabilirlerdi. Ezelî ve yaratıcı yegâne varlık, Allah'tı.

Kelâm düşüncesi içinde ortaya çıkan en etkili ve yaygın akım «Eşari»liktir (X. y. y.). Bu akıma göre, insan aklı, varlığın ne olduğu hakkındaki soruya cevap verecek güçte değildir. Eşariler, aklın bilgi gücüne inanmak konusunda mutezile'den ayrılırlar. Aklın, birbirine karşıt olan birtakım genel yargılara varmaktan başka şey yapamadığını; hakikate ulaşmasının imkânsız olduğunu söylerler. Akıldan çok, dine ve inanca (imana) önem veren bu akım, yüz yıllar boyunca, islâm düşüncesi üzerinde derin bir etki yapmıştır.

Soru 29 : Tasavvufun islâm düşüncesindeki yeri ve özellikleri nelerdir?

Dinin gerçek anlamı, bu gerçek anlama uygun ve ahlâklı yaşamanın ilkeleri,insan iradesinin özgürlüğü, varlıkların ve tanrının ilişkisi gibi konularda, islâm düşüncesinin verdiği cevapların en ilgi çekicilerine ve orijinallerine tasavvufta rastlarız. Tasavvuf, her şeyden önce bir eylem (action), yaşama ve davranma felsefesidir; bîr bilgeliktir. Ama aVnı zamanda, bir bilgi, bir dünya görüşü ve felsefî bîr" sistemdir... Dinin gerçek anlamı, bu gerçek anlama uygun ve ahlâklı yaşamanın ilkeleri, insan iradesinin özgürlüğü, varlıkların ve tanrının ilişkisi gibi konularda, islâm düşüncesinin verdiği cevapların en ilgi çekicilerine ve orijinallerine tasavvufta rastlarız. Tasavvuf, her şeyden önce bir eylem (action), yaşama ve davranma felsefesidir; bîr bilgeliktir. Ama aVnı zamanda, bir bilgi, bir dünya görüşü ve felsefî bîr" sistemdir.

Mistik bir düşünüşe dayanan islâm tasavvufunda, hint mistisizminin dünyadan uzaklaşma, varlıktan sıyrılma ve yoklukla bir olma düşüncesi ağır basmaz. Tasavvufta, gorünüşlerden, bu görünüşün altındaki gerçek varlığa ulaşmak fikri vardır ama hakikate ulaştıktan sonra yeniden dünyaya ve varlığa geri dönmek; olgunluğa ulaşmış bir kimse olarak günlük hayata ve insanların arasına girmek fikri de vardır. İslâm mutasavvıfları bunu, «terki dünya, terki ırkba, terki terk» (dünyayı terk etmek, ahıreti terk etmek, terki terketmek) sözleriyle dile getirirler. Burada, çeşitli ve karşıt aşamalardan geçerek daha yüksek bir düzeye ulaşmayı ve yeniden dünyaya dönüşü öngören diyalektik bir manevî ilerleyiş söz konusudur. H. Z. Ülken'in belirttiği gibi, bunu, Hegel'in olumsuzlamanin olumsuzlanmasına (negation de la negation - inkârın inkârı) benzetmek mümkündür.
(«İslâm Düşüncesi», s. 23). Dünyaya dönüş, hıristiyan mistisizminde de genellikle görülür. Ama hıristiyan mistisizminde, felsefî ve metafizik yan iyice gelişmemiştir. Varlıkla ilintili sorular tasavvufta önemli bir yer tuttuğu halde, hıristiyan mistisizminde her şeyden önce, ahlâkî hayat ve eylem ağır basar.

Genel ve ortak bir dünya görüşü olarak tasavvuf, bir yandan belli bir yaşayış tarzını öte yandan seziş ve düşünceye dayanan teorik çabaları kapsar. Tasavvuf yoluyla hakikate ulaşmak isteyen kişinin geçirmesi gereken ruh yaşantısı çeşitli ve belirli dönemlere ayrılmıştır. Bir yol göstericiye (mürşid'e) uyularak, belirli şeyler (meselâ «zikir») yapmak gereklidir. Böylece, «şeriat»dan yani islâm dininin temel ilkelerinden «hakikat»e yani islâm dininin iç ve gerçek anlamına varılacak; bu gerçek anlama göre yaşanacak, davranılacaktır. Ama tasavvufun; tanrı, varlık, insan, insanın ortaya çıkışı gibi konular hakkında da teorik açıklamaları vardır. (Bk. «100 Soruda Tasavvuf», A. Gölpmarlı, Bö¬lüm V, VI - Gerçek Yayınevi).

Sadece akıl yoluyla hakikate ulaşmanın imkânsız olduğunu kabul ettiği için felsefenin işe yaramayan bir çaba olduğunu söylemesine rağmen, tasavvufun belli bir felsefesi vardır ve bu felsefe hem mutasavvıf düşünürlerin hem de tasavvufu teorik açıdan ele alarak geliştirmiş ve sistemleştirmiş düşünürlerin eserlerinde dile gelir. (Bk. «islâm Düşüncesi», H. Z. Ülken, s. 101-204).

Soru 30 : Tasavvufun varlık hakkındaki görüşü nedir?

Tasavvufun varlık görüşü «vahdet-i vücûd»dur; yani «varlık birliği»dir. Varlıkların kaynağında tanrı vardır ve her şey tanrının varlığından ibarettir; tanrı bütün varlıklarda kendini ortaya koyar, bu varlıklarda görünür. Bu görüş, heptanrıcılık (panteizm) diye adlandırılan ve tanrı ile evrenin aynı şey olduğunu savunan görüşün bir yorumundan ortaya çıkmıştır... Tasavvufun varlık görüşü «vahdet-i vücûd»dur; yani «varlık birliği»dir. Varlıkların kaynağında tanrı vardır ve her şey tanrının varlığından ibarettir; tanrı bütün varlıklarda kendini ortaya koyar, bu varlıklarda görünür. Bu görüş, heptanrıcılık (panteizm) diye adlandırılan ve tanrı ile evrenin aynı şey olduğunu savunan görüşün bir yorumundan ortaya çıkmıştır, islâm dinî açısından, tanrı ile dünyanın bir ve aynı şey olduğunu; tanrının evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı bulunmadığını kabul etmek imkânsızdır. Çünkü islâm dinine göre, Allah evreni yaratmıştır ve ondan ayrıdır, bağımsızdır. Oysa, heptanrıcılık evren ve tabiat dışında bir tanrı bulunmadığı; evren ve tabiatın, tanrının kendisi olduğu şeklinde de yorumlanabilir. Bu yorumlayış, maddeci, yani tanrıtanımaz bir görüşe ulaşabilir. Bundan ötürü, tasavvuf felsefesinde, varlığın ne olduğu tartışılırken, evren ile tanrı arasındaki ilişki üzerinde durularak sonu gelmez tartışmalar yapılmıştır. Vahdeti vücud'u savunanlar, tanrının evrende göründüğünü, ama bu görünüş ile bir ve aynı şey olmadığını ileri sürmüşlerdir. Evren ile tanrının bir ve aynı şey olduğunu savunanların görüşüne ise «vahdeti mevcut» (yarlıkların birliği) adı verilmiştir. Ne var ki, mutasavvıflardan bazılarının «vahdeti mevcut» görüşünü benimsedikleri de görülmektedir. Bundan ötürü, tasavvuf felsefesinde kimi zaman maddeciliğe kayan görüşlerle karşılaşılır.

Soru 31 : Tasavvufun, felsefe açısından taşıdığı gerçek önem nereden geliyor?

İslâm dini, toplum hayatını, insanın bilgisini, eylemini, ne umud edebileceğini, alınyazısının ne olduğunu kesin açıklamalar ve kurallar halinde ortaya koymuş bir dindir, insanoğlunun hem maddî ıhem manevî hayatını en ince ayrıntısına(teferruatına) kadar, belli ilkelere ve kurallara bağlamıştır.... İslâm dini, toplum hayatını, insanın bilgisini, eylemini, ne umud edebileceğini, alınyazısının ne olduğunu kesin açıklamalar ve kurallar halinde ortaya koymuş bir dindir, insanoğlunun hem maddî ıhem manevî hayatını en ince ayrıntısına (teferruatına) kadar, belli ilkelere ve kurallara bağlamıştır. İslâm dininde, Hıristiyanlıkta gördüğümüz kilise yoktur, tanrı ile kişi arasına bir başka kurum (müessese) girmemiş gibi görünür. Bununla birlikte, islâm dininin dogmaları (nasları), insanoğlunun hayatı ile ilintili her şeyi belirlemiş, kurallara bağlamış, anlamlarını açıklamıştır. Sağlıklı yaşamak için ne yapmak gerektiğinden, hukuk kurallarının nasıl olması gerektiğine; cinsel hayattan ölümden sonra başımıza neler geleceğine kadar her şey, islâm dininden çıkarılan yasalarla ve dogmalarla belirlenmiş ve açıklanmıştır, islâm dininin en yaygın ve etkili akımı olan «ehli sünnet», bu kuralları apaçık şekilde ortaya koymuştur. İslâm dogmalarını olduğu gibi kabul edenler ve bunlardan ayrılmayanlar «ehli sünnet» akımı içinde yer alırlar. Bu dinî görüşte, genel kuralların, tek tek insanların araştırma, eleştirme, ıbuima, bağlanma ve inanma çabasının yerine geçtiği görülür. Bu özelliğe sadece islâm dininde rastlamıyoruz. Gelişmiş dinlerin hemen hepsi (Musevilik, Hıristiyanlık) tek insana karşı bu çeşit genel kuralları ve dogmaları ileri sürmüşlerdir.

Tasavvufun önemi ve özelliği, bu genel çerçeve içinde, tek insanın yaşantısını, deneyini, hakikati arayışını ve bulmak hakkını bir ilke olarak ileri sürmüş olmasıdır. Tasavvuf, dinin, ileri sürdüğü ilkeleri yani dinin emirlerini, yasaklarını, açıklamalarını ve yüklediği ödevleri, altında bambaşka ve derin anlamlar yatan dışşekiller, örtüler, kabuklar olarak görmektedir. Bu örtüleri kaldırarak, gerçek ve derin anlama inmek, insan hayatının ve alınyazısının gerçek anlamını bulmak, tasavvufun başlıca amacıdır. Burada, daha önce ilkçağ felsefesini açıklarken belirttiğimiz gibi, felsefî bir davranışla karşı karşıyayız. Hakikat açıkça verilmiş değildir, belki de hakikatin sadece dışgörünüşü, kabuğu verilmiştir, insan, bu dışgörünüşü aşıp, gerçek anlama, bilgeliğe, ahlâklı ve temiz bir hayat yaşamaya yönelmek zorundadır. Tasavvuf, bütün gerçek felsefî çabala gibi genel kuralları, açıklamaları, buyrukları ve yasakları aşarak, doğru - olana, hakikî-olana yönelen, onu arayan bir bilgelik çabasıdır. Gerçi, dışgörünüşten. iç hakikate götü ren yoldan geçmek için bazı kurallara uymak gereklidir ama bu yolculuk ve serüven yine de tek kişinin kendisinin yaptığı, kendisinin yaşadığı, kesinliğini kendisinin bildiği bir yaşantıdır. Bundan ötürü tasavvuf insana güvenme, insana inanma ve insanı yüceltmedir. Mutasavvıf şair Nesimî bu görüşü eşsiz mısralarında şöyle dile getiriyor:

Can mülkünün armağanı
sensin Tendir bu cihan,
ki canı sensin.

İslâm dini çerçevesi içinde ortaya çıktığı için hem ondan yararlanmış hem de kimi zaman «ehli sünnet» görüşüne aykırı düşmüş olan tasavvuf; sathî ve yalancı dünya değerlerinden yüzçevirdiği; kişinin kendi yaşantısını, sezgisini, eylemini ve hem kendisiyle hem de dışgerçekle savaşını anlamlı ve hakikî bir hayata varışın temelleri olarak kabul ettiği için, felsefî düşüncenin ve davranışın özüne uygun, ilgi çekici ve orijinal bir çabadır. Bu çaba, kuralların ve dogmaların, körü körüne kabul edilmiş inançların ve sadece şekille ilgili düşüncelerin ötesinde, insanoğlunun yaşantısı, duygusu, iyilik özlemi, daha âdil ve doğru bir düzen isteği ile eyleminin sağlam bir bütün teşkil etmesine yönelmesi bakımından ayrı bir önem taşır.

Soru 32 : Şeyh Bedreddin maddeci bir filozof mudur?

Hakikatin aranmasına ve gerçekleştirilmesine yönelmiş bir düşünce ve yaşama çabası olması bakımından, tasavvufun, islâm kültürü çerçevesi içinde, bir felsefî tutumu dile getirdiğini belirttik.Bu akımın.... Hakikatin aranmasına ve gerçekleştirilmesine yönelmiş bir düşünce ve yaşama çabası olması bakımından, tasavvufun, islâm kültürü çerçevesi içinde, bir felsefî tutumu dile getirdiğini belirttik.Bu akımın, bir başka yanı da, kimi zaman batınîlikle (Bk. Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, A. Gölpınarlı, s. 12-29, Eti Yayınevi), içice geçerek çeşitli tarikatler ve inançlar halinde, yakın doğu islâm halklarının hayatında çok önemli bir rol oynamış olmasıdır.

Batınîlik ve tasavvuf, bir bakıma, halk kütlelerinin, hâkim sınıflara ve onların ideolojilerine karşı fikir, duygu ve inanç alanında giriştikleri bir protesto, bir karşı çıkma gibi görünmektedir; bu bakımdan fikir tarihi ve sosyolojisi açısından ayrı bir önom taşır. Kitabımızın sınırları içinde, problemi bu açıdan ele alarak derinleştiremeyeceğiz. Sadece, Anadolu türk toplumunun yetiştirdiği çok ünlü bir islâm düşünürü üzerinde duracağız. Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (XIV-XV yy.) batınîli'kle ve tasavvufla ilintisi olan bir düşünürdür. Üstad Abdülbâki Gölpınarlı, Bedreddin'in, evren ile tanrıyı bir ve aynı şey saydığını; evrenin dışında bağımsız bir tanrı fikrini benimsememiş olduğunu; yani maddeci bir felsefeyi savunduğunu söylüyor (Tasavvuf, s. 51). Bu görüşün, islâm dininin temel inançlarıyla bağdaşmayacağını belirtiyor. Sayın Golpınarlı'ya göre, bazı istisnaların dışında, mutasavvıfların hemen hepsi, evrenin tanrıdan kaynak aldığını ama tanrının evrenden ayrı ve bağımsız olduğunu kabul ederler. Bundan ötürü, Bedreddin tasavvuf çerçevesi içinde yer almayan bir filozoftur. Hocamız H. Z. Ülken ise, Bedreddin'-maddeci bir düşünür olduğunu söylediği halde, felsefesini, tasavvuf çerçevesi içinde inceler («İslâm Düşüncesi»,* s. 187-197). İki bilgin, ünlü düşünür ibnî Arabî (X. yy.) konusunda da birbiriyle aynı açıdan çatışan yorumlar ileri sürerler. Bu filozofların, tasavvuf düşüncesi içinde ele alınıp alınamayacağını uzmanlara bırakarak, biz, hem Anadolu tarihinin önemli bir dinî ve siyasî ayaklanma hareketine ön-ayak olması, hem çağının en büyük bilgin ve düşünürlerinden biri olarak kabul edilmesi ve hem de genel islâmî düşüncenin dışına çıkarak felsefî bir çaba göstermesi açısından Şeyh Bedreddin'in fikirlerini kısaca gözden geçireceğiz. Bedreddin'in, sosyalist bir toplum felsefesi, ileri sürdüğü söylenir.

Önayak olduğu hareket, bu çeşit düşüncelerden beslenmiş gibi görünmektedir.Ayrıca, genel olarak batınîlikte ve tasavvufta, «eşitlik» fikrinin toplum gerçeklerine yöneltilmesi ve uygulanması konusunda bir eğilim ve devrimci bir tutum olduğunu da söylemeliyiz. Bununla birlikte, eski tarihçilerin Bedreddin'e atfettikleri bu toplumcu düşünceler, bugüne kadar bilinen kendi eserlerinde görülmemektedir. Ünlü eseri «Varidat», «mutlak varlık ve birlik, insan iradesinin hürlüğü, dünya ve ahiret, cesetlerin haşri, dünyadan eletek çekme ve çile, ibadet, tasavvuf, rüya, v.b.» gibi konular hakkındaki konuşmalarının ve açıklamalarının bir araya toplanmasından meydana gelmiştir. Düşünür, bu eserinde, ilk olarak, kutsal kitaplarda peygamberlerin söylediklerinin, birer sembol olduğunu açıklamakla işe başlıyor. Kutsal kitaplar, halkın anlayabilmesini sağlamak için, hakikatleri semboller ve mecazlarla dile getirirler. Bu sembol ve mecazların bir iç anlamı vardır ve gerçek anlamı, bu iç anlamdır. Cennet ve cehennem, bu hayatta var olan şeylerdir, iyi ve güzel olan her şey cennet, aşağı ve çirkin olan her şey cehennemdir. Hakikatin bilinmesinde üç kesinlik derecesi vardır. Bedreddin'in burada, mutasavvıflar tarafından genellikle kabul edilen dereceleri benimsediği görülüyor. Bu üç derece, 1. ilmelyakin, 2. Aynelyakin ve 3. Hakkelyakin'dir. Bir nesnenin nitelikleri hakkında duyarak bilgi edinirsek bu ilmelyakin'dir, yani bilme'dir. O nesnenin niteliklerini biz kendimiz görürsek; bu aynelyakin'dir, yani görme'dir. Aynı nitelikleri, kendimiz yaşayıp o nitelikleri edinir, o nitelikler haline dönüşürsek, bu, hakkelyakin'dir,yani olma'dır. İnsanın tanrıya yaklaşmasında ortaya çıkan kesinlik dereceleri (aşamaları) olarak,tasavvufun, «bilme»,«görme» ve «olma»yı genellikle kabul ettiği bilinmektedir.

Bedreddin, mutlak varlıktan (Hak'tan) başka şeyin varolmadığını söylüyor. Bütün farklar, karşıtlıklar ve çelişmeler, onun içinde eriyip kaybolur. Mutlak varlık etkileyiş olarak tanrı etkileniş olarak kul'dur. Tabiat ve tanrı arasında fark yoktur. Varlık, birlik acısından ele alındığı zaman tanrı; çokluk açısından ele alındığı zaman evren ya da tabiattır. Mutlak varlık, madde ve ruh biçimlerine bürünerek ortaya çıkar; bunlar aynı gerçeğinikiyüzüdürler.Bedreddin'in,maddeyi de ruh mertebesinde tuttuğu görülüyor. Başka bir deyişle, madde ile ruhun kökünün tek ve bir olduğunu söylüyor. Bu fikirler, onun maddeci yanı ağır basan bir heptanrıcı olduğunu gösterir. «Varlığın bütün mertebeleri, cisimler âleminin içinde ortaya çıkar; cisimler âleminin içindedir. Hatta cisimler âlemi topyekûn ortadan kalksa, ruhlar ve soyut gerçekler âlemi de ortadan kalkar» diyor Bedreddin. Demek ki, cisimlerin ve maddî gerçeğin dışında, ötesinde ve üstünde; bağımsız ruhların ya da manevî ve soyut varlıkların bulunduğunu kabul etmiyor. Bilindiği gibi, maddeci görüşün ana özelliği de budur. Bedreddin'in ahlâk görüşü de, varlık hakkındaki temel görüşüne yani metafiziğine bağlıdır. İnsanı, varlıkların en kusursuzu olarak gören filozof, en karşıt kuvvetlerin insanda bir araya gelmiş olduğunu; en büyük ve keskin çatışma alanının insan ruhu olduğunu ileri sürer. Şeytan ile meleğin, kötü ile iyinin çatışması ve mücadelesi, aslında insanın ruhunda (nefsinde) olup bitmektedir. Gerçek varlığa, mutlağa, hakikate ulaşmamızı sağlayan her şey melektir (iyiliktir); yanlışa, dışgörünüşe, aşağı dünyaya bağlanmamıza yol açan her şey de şeytandır (kötülüktür). İnsan nefsinin kötü yanı ile iyi yanının; tutkularla vicdanın çalışmasıdır bu. Olgun, ahlâklı ve bilge kişi, Öİı çatışmadan zafer kazanarak çıkan kimsedir.Tasavvuf ahlâkının felsefî yanı ve önemi Bedreddin'de açıkça görünür.

Soru 33 : islâm düşüncesinde «Felâsife» ya da «Hü-kema» denince ne anlaşılır?

İslâm düşüncesinin ana problemlerinin daha çok din ve ahlâk felsefesinde ve bundan ötürü tasavvufta kendini gösterdiğini belirttik; islâm düşüncesinin özelliğini ve orijinalliğini meydana getiren bu çabaların yanı sıra, eski yunan felsefesinin etkisinde kalarak.... İslâm düşüncesinin ana problemlerinin daha çok din ve ahlâk felsefesinde ve bundan ötürü tasavvufta kendini gösterdiğini belirttik; islâm düşüncesinin özelliğini ve orijinalliğini meydana getiren bu çabaların yanı sıra, eski yunan felsefesinin etkisinde kalarak, tamamen akıl yoluyla ve bilimsel açıklamalarla felsefe sorularına cevap vermeye çalışan düşünürler de çıkmıştır. Bunlara «felâsife» (filozoflar) ya da «hükema» (hakimler) denir. Genellikle Aristoteles'in etkisinde kalmış olan bu düşünürlerden başka, islâm düşüncesinde tabiat felsefesine ve maddeciliğe doğru yöneliş görüldüğü gibi, dinin temel görüşlerini tam anlamıyla serbest bir yorumdan geçiren «batınî» bir felsefe akımı da görülmektedir.

Tabiat felsefesinin ilk temsilcisi Ebu Bekir Zekeriya Razî (841 -926), batı dünyasında da tanınmıştır. Razî, tabiatın araştırılmasına, bilimsel çalışmalara önem verir; bilgimizin sadece duyu verilerinden geldiğini ileri sürer ve Sokrates-öncesi filozofların düşünceleri üzerinde durur. Bu akım içinde yer alan düşünürler, varlığı duyularımızla bildiğimizi ve elimizde bundan başka bir araç olmadığını söyledikleri halde, ruhun ve tanrının varlığını da kabul ederler. Maddeciler (dehriyyun) ise tabiat felsefesi taraftarları ile, hemen her konuda anlaştıkları halde, tanrının varlığını kabul etmezler, islâm dininin ve bazı filozoflarla kelâmcıların sürekli eleştirmesi ve baskısı karşısında, maddecilik, batınî görüşler ya da heptanrıcılık akımı içinde gizlenmek zorunda kalmıştır, islâm maddecilerinin eserleri günümüze kalmamıştır. Bu düşünürler hakkında, başkaları tarafından yapılan eleştirmelerden bilgi ediniyoruz.

islâm düşüncesi hakkında hazırladığı geniş incelemenin birinci bölümünde, Henry Corbin, şiî felsefesine ve onun iki şekli olan «On iki imama inanma» ile «ismaililik»e büyük önem vermekte ve yer ayırmaktadır. Corbin'e göre, batınî felsefesi, islâm düşüncesinin en ilgi çekici ve orijinal yanlarından biridir. Batınîler, Kuran'ı serbest bir şekilde yorumlayarak, kimi zaman islâm dininin temellerine tamamen aykırı düşen sonuçlara varmışlar ve islâmiyetten önceki Yakın-Doğu'da yaygınlaşmış- bulunan din ve dünya görüşlerinin etkisinde kalmışlardır. Batınîler, kendine has yorumlama metotları ile (Corbin bu metotlarda diyalektik bir özellik bulur) islâm dini çerçevesi içinde en serbest düşünceleri savunmak imkânını bulmuşlardır.

Şüpheci bir görüşü benimseyen ve hakikate ulaşmak için sadece bilmenin değil «yaşamanın» yani «olma»nın gerekliliği üzerinde duran ve bundan ötürü mistik bir özellik taşıyan bu akım içinde, Ömer Havyam gibi ünlü bir şair ve İbni Meymun gibi tanınmış bir filozof yetişmiştir. Batınîler siyasî amaç olarak, «hilâfet» yerine «imamet»i yani bir çeşit İslâm papalığını koymak istemişlerdi (ülken, s. 217).

Soru 34 : «Meşşai» felsefesinin en ünlü temsilcileri kimlerdir?

Aristoteles'in etkisi altında kalmış islâm filozoflarına ve onların görüşlerini savunanlara «meşşaiyun» (gezinenler) adı verilir. Bu ad, derslerini gezinerek veren Aristoteles'in okuluna verilen «peripatos» adının Arapçadaki karşılığıdır. Ne var ki... Aristoteles'in etkisi altında kalmış islâm filozoflarına ve onların görüşlerini savunanlara «meşşaiyun» (gezinenler) adı verilir. Bu ad, derslerini gezinerek veren Aristoteles'in okuluna verilen «peripatos» adının Arapçadaki karşılığıdır. Ne var ki «meşşai»ler sadece Aristoteles'in değil, Platon'un ve bu iki filozofun yorumcularının da etkisinde kalmışlardı. «Meşşai»lerin en ünlüleri Farabî, ibni Sina ve İbni Rüşd'dür.

Akılcı bir felsefe olan meşşai'lik, islâm dini ve Yakın-Doğu kültür çevreleri içinde geliştiği için, kaynağı olan yunan felsefe anlayışlarından farklı özellikler kazandı, islâm dini ile her zaman hesaplaşmak zorunda olması, bu felsefeyi, dinî inançlarla uzlaşmak ve kimi zaman resmî bîr felsefe haline girmek zorunda bırakmıştır. Bundan ötürü, meşşai felsefesi, aynı durumla ve problemlerle karşı karşıya olan hıristiyan iskoîastiğinin dikkatini ve ilgisini çekmiş; bu iskolastiğin oluşmasında önemli bir etki göstermiştr. Genel olarak bütün filozofların ve özellikle meşşaî felsefesine bağlı düşünürlerin karşısına çıkan güçlük, evrenin ezelî ve ebedî oluşu ile, islâm dininde evrenin Allah tarafından yaratılmış olduğu dogmasının (inancının) uzlaştırılmasıydı. Meşşaî felsefesi bu soruya, evrenin (maddenin), zaman bakımından Allah'tan sonra yaratılmadığını; Allah'la birlikte ezelî olarak varolageldiğini ama Allah'ın özü bakımından evrenden (maddeden) daha önce geldiğini ileri sürerek cevap vermiştir. Böylece evrenin ezelîliği hakkında yunan felsefesinin ileri sürdüğü tez ile, islâm dininin evreni tanrının yaratmış olduğunu ileri süren inancı, uzlaştırılmaya çalışılmıştır.

Soru 35 : Farabî'nin temel görüşleri nelerdir?

Hemen her konuda eser vermiş olan Farabî (872-950), varlık problemini, «zorunlu varlık» kavramı ile çözmeye çalışmıştır. Farabî'ye göre, en gerçek, en yüce varlık, varolmasını bir başka şeye borçlu olmayan, varlığını başkasından almayan tanrıdır.... Hemen her konuda eser vermiş olan Farabî (872-950), varlık problemini, «zorunlu varlık» kavramı ile çözmeye çalışmıştır. Farabî'ye göre, en gerçek, en yüce varlık, varolmasını bir başka şeye borçlu olmayan, varlığını başkasından almayan tanrıdır. Onun özü ile varoluşu, bir ve aynı şeydir. Bu zorunlu varlığın dışındaki bütün öteki varlıklarda ise varoluş, öze sonradan eklenmiştir; bundan ötürü bu varlıklar kendi kendilerine ortaya çıkamayan, varoluşamayan; bir başkasına muhtaç olan, bir başkası tarafından varoluşturulan varlıklardır. Farabî'nin, evren ile tanrı arasında yaptığı bu ayrımlar, onun metafiziğinin önemli bir yanıdır ve daha sonraki felsefeyi etkilediği gibi özellikle ibni Sina üzerinde büyük etki yapmıştır («Histoire de la philosophie islamique», H. Corbin, s. 236).

Farabî'nin bir başka karakteristik görüşü de, «akıllar teorisi»dir. Varlığı, tanrıdan çıkarak, gökler âlemini, ve daha aşağılarda bulunan bizim dünyamızı ortaya koyacak şekilde bir kademeleşme gibi gören filozof, tanrıdan bir «ilk aklın» çıktığını; ondan da yeni bir aklın doğduğunu ve böylece her seferinde yeni bîr aklın, ruhun ve gök'ün oluştuğunu ileri sürer. Varlık kademelerinin birbirinden bu şekilde çıkışları, zorunluk içinde olur. Farabî, tabiat olaylarının açıklanmasında ise, Aristoteles'in madde ve form teorisini kabul etmiştir. Filozofun tanrıyı hem öz hem de varoluş olarak yani bu ikisinin birliği olarak kabul etmesi, yani madde ile tanrı ikiliğini kaldırması, onu heptanrıcılara yaklaştırmaktadır. Bundan ötürü, Farabî'nin felsefesinde, tasavvufa yaklaşan bir yan da vardır.
Asrevya bunu beğendi.
" Kaybetmekten korkma!
Bir şeyi kazanmak için, bazı şeyleri kaybetmelisin ve unutma;
kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin "
Konuyu 1 kişi okuyor. (0 üye ve 1 ziyaretçi)
 
Seçenekler
Stil

Benzer Konular
Konu
Konuyu Başlatan
Forum
Cevaplar
Son Mesaj