Poseidon’un karısının adı Amphitrite’ydi. O denizlerin muhteşem kraliçesi olmadan evvel güzel bir peri kızı olup, babası Okeanos’tu. Bir gün o , Naksos adasında, Okeanid’ler arasında dans ediyordu. O kadar güzeldi ki, parlaklığı ile diğer peri kızlarını gölgede bırakıyordu. Poseidon, bu güzel kızı görünce gönül verdi. Onu almak istedi. Fakat kızı korkarak denize atladı ve derinliklere daldı, kayboldu. Onun peşinden koşması ve yakalaması için bir yunus balığı gönderdi. Bu balık kızı durmadan takip etti ve nereye gittiyse o da arkasından gitti. Nihayet kız yorulunca onu yakaladı, sırtına bindirdi, getirdi. Tanrının kolları arasına bıraktı. Düğünleri denizin altında, derinliklerde gizlenen muhteşem sarayda yapıldı. Onların birleşmelerinden hemen bir çocuk doğdu. Bu çocuğun yüzü Tanrılara ve insanlara benziyordu. Fakat deniz yosunları ile örtülü bulunan belinden aşağısı bir balık kuyruğu gibi uzanıyordu. Triton adı verilen bu çocuk, doğar doğmaz annesine babasına hizmet etmeye onların buyruklarını iletmeye başladı. Büyük helezoni bir sedef kabuğu onun borusuydu. Kuvvetli nefesi ile onu üfürdüğü zaman, kudurmuş dalgaların seslerine benzer sesler çıkarırdı.
Poseidon ile Amphitrite’nin biricik oğulları olan Triton, vakit geçirmeden deniz kızları ile birleşerek birçok çocukların dünyaya gelmesine sebep oldu. Onun çocuklarının da, babası gibi yüzleri insanlara, vücutları balıklara benziyordu.
Bütün nehirlerin ve denizlerin Tanrısı Poseidon, yanında güzel karısı amphitrite olduğu halde denizlerin derinliklerindeki muhteşem saraylarından çıkıp, dolaşmaya başladıkları zaman, bütün Triton’lar, trampetlerini çalarak, borularını üfleyerek, dalgaların hiddetini yatıştırır, Tanrının arabasının arkasından, yanından yüzerek koşarlardı. Deniz kızları Nereid’ler, bu çıplak göğüslü güzel bakireler de, onlarla beraber gelirlerdi. Bu güzel deniz perilerinin babaları, denizin ihtiyarı olan Nereus; deniz yollarını pek iyi bildiğinden, latif, kokulu bir rüzgarla Tanrının arabasını ve etrafındaki alayı emin yollardan sevk ederdi.
Diğer bir deniz ihtiyarı olan Proteos, Deniz Tanrısının dalga sürülerini sualtı vadilerinde dolaştırır, bazen denizlerin yüzüne çıkarır, koşturur, rüzgarlar dinince, onları sahillerde uyuturdu. Fakat rüzgar esince, uyuyan sürü uyanır, ele geçirilmesi imkansız bir halde, şekilden şekile girerek koşuştururlardı.
Deniz Kentaur’ları dalgaları kaldırır, köpürtürlerdi. Yarısı at, yarısı balık olan Hippo Kampos’lar sırtlarında Lir çalan perileri taşıyarak dalgalar arasında şaha kalkarlardı, yunus balıklarının sırtlarına binmiş olan Eros’lar şen kahkahalar atar, birbirleriyle şakalaşırlardı. Arada sırada denizlerin ilham perileri olan Siren’ler de, dalgaların derinliklerinde korkunç, yosunlu kayaları terk ederler ve onlar da alaya katılırlardı, başları, güzel kadınların başlarına benzeyen, vücutları kuş vücudu gibi olan Siren’ler ahenkli konserler verirlerdi.
Poseidon’un çocukları yalnız Triton’lar değildi; güneşte oynaşan aynı cinsten bol miktarda balık sürüleri, büyük palamutlar, denizlerde bulunan daha başka türlü hayvanlar da onun soyundan gelmişlerdi. Fakat bazen deniz, kızgın dalgalarının karnından sahilleri tahrip eden, yağmalayan korkunç devler de kusardı. Bu korkunç oğullarının en tanınmışları, Polyphemos ile Anteos’tu.
Çok korkunç bir dev olan Polyphemos, Sicilya kıyılarında yaşardı; sık ve uzun saçları bir orman gibi omuzlarına gölge salardı. Kolları, bacakları ve gövdesi uzun kıllarla örtülüydü. Dar ve kırışık alnıyla, yassı burnu arasında bir kulağından öbür kulağına kadar çalılık bir kemer gibi uzanan kaşı arasında kalkana benzeyen tek bir göz, kokrunç bir şekilde parlamaktaydı. Sabah olur olmaz, baston gibi kullandığı bir çam ağacına dayanarak, büyük adımlarla kıyıyı dolaşır, fırtınaların zoru ile sahile sığınan gemileri parçalar, talan eder, yolcuları öldürür ve ancak akşam olunca inine, dinlenmek üzere dönerdi.