Kral Eurystheos; Herakles’den Nemea aslanının derisini getirmesini istedi. Bu korkunç hayvan Argolis ormanlarında etrafa dehşet salıyordu. Onun kükremesi o kadar müthişti ki, köylülerin ve çobanların işittikleri zaman korkudan renkleri uçuyor ve kulübelerinin bir köşesine sinerek hareketsiz kalıyorlardı. Bir eline okunu yayını, diğerine budaklı sopasını alan Herakles yola düştü. Gitti, gitti sonunda sürüleri mahveden korkunç aslana rastladı. Birer birer bütün oklarını bu müthiş hayvana attı. Fakat aslan yaralanmıyordu. Derisi o kadar sertti ki sivri demirler oraya girmiyor, oklar hiç bir şey yapmadan çayırlar üstüne düşüyor veya kumlara saplanıyordu. Bu ilk saldırıştan bir şey elde edemediğine sinirlenen Herakles kalın budaklı sopasını yakaladı ve bağırarak hayvanı takip etmeye başladı. Aslan bu gözü pek kahramandan korkarak iki kapısı bulunan bir mağaraya sığındı. Alkmene’nin oğlu mağaranın bir kapısını kayalarla tıkadı, öbüründen içeri girdi. Aslan onu görünce yelelerini kabarttı, kanlı ağzını açtı üzerine atlamaya hazırlandı.
Herakles kendi kırmızı mantosuna bürünerek bir eliyle sivri okunu tutuyor ve kendini korumaya çalışıyordu. Bir aralık öteki elinde tuttuğu korkunç sopasını kaldırdı;bu yaman canavarın tunç kafasına indirdi. Bu vuruş o kadar müthiş olduki kalın ve budaklı sopa kırıldı, iki parça oldu. Bu vuruşla aslan boğuşmaya başladı. Kuvvetli kolları arasına aldığı aslanın boğazını sıkarak sonunda onu boğmaya muvaffak oldu. Bir çok canlara kıymış olan bu korkunç canavarı yere devirince derisini yüzdü. Hiçbir okun delmediği ve delemeyeceği bu deriyi giydi, o günden sonra bunu bir zırh olarak kullandı, bu yüzden onu kimse yenemedi.