Kadına karşı işlenen suçlar ne çok konuşulur oldu ülkemizde. Hayatına kast edilme korkusu bir yana hiç taciz edilmeden, maneviyatına saldırılmadan yaşamamış bir kadın olduğunu sanmıyorum. En yakınındakinden bu saldırıyı görmüş olanlar da azınlıkta değil. Kadına bunu yapan zihniyette bir eğitim ya da zihinsel sağlık sorunu olup olmadığı da diğer bir ayrıntı. Bütün bunların ışığında POD gönüllü psikologlarından Fahriye Arıcı, evlilik içinde yaşanan ve çoğu kez gün yüzüne çıkamayan tacizi ve tecavüzü anlattı.



2014 yılında 109 kadın ve kız çocuğuna tecavüz edildi, 140 kadın ve kız çocuğu ise cinsel tacize uğradı (1). 2015 yılına girdiğimizden bu yana da, benzer cinsel şiddet haberlerine ne yazık ki sıklıkla rastlıyoruz. Şüphesiz, sayısal veriler her durumda yaşanan olayların vahametini sıradanlaştırıyor. Medyanın bu tip haberleri aktarırkenki duruşu ve siyasilerin kullandığı dil de kadına yönelik şiddetin önlenebilmesinin önüne geçtiği gibi, onu daha da meşrulaştırıyor. Öyle ki, tecavüz suçunu işleyenlerin gerekçelerini(!) sıralayan ve yaşatılan vahşeti daha hafif bir tonda aktarma yönünde hareket eden medya organları ve kadına yönelik şiddetle ilgili bazı siyasilerin vurdumduymaz ifadeleri tırmanan bu şiddeti kamçılıyor.

Tecavüz, evlilik içi ya da evlilik dışı olsun kanunlar nezdinde suç sayılsa da, evlilik içi tecavüz, TCK’da 2005’ten bu yana suç kapsamına giriyor ve maalesef birçok ülkede hala suç kapsamında değil. Kuşkusuz, evlilik içi tecavüzün sadece yasalarda değil, toplumsal olarak da kabul görmemesi ve bu konuda bilinçlendirme çalışmaları yapmak gerekiyor. Evlilik içi tecavüz, çoğunlukla itiraf edil(e)memesinden ötürü kayda geçmeyen, kanıksanan, toplum tarafından üstü örtülen, kadına yönelik cinsel şiddetin bir başka türü. Bu durumun en belirgin nedenlerinden biri kadının evlilik içinde kendisine verilen geleneksel roller ve fedakâr eş: eşinin her türlü talebini karşılaması gerektiği inancıdır. Kadının yaşadığı istismarın farkında olmaması ve eşi tarafından rızası olmadan birlikte olmaya devam etmesi fiziksel, duygusal ve cinsel açıdan zarar görmesine neden oluyor. 2014’te Nepal’de yapılan bir araştırma, evlilik içi tecavüzün 53,6% oranında olduğunu ve evlilik içi tecavüz mağduru kadınların jinekolojik problemleri, bu duruma maruz kalmayan hemcinslerine nazaran iki kat daha fazla yaşadıklarını ortaya koymuş (2). Eşleri ya da yakın ilişki içerisinde oldukları partnerlerinin tecavüz ve farklı türde cinsel saldırılarına uğramış kadınlar, kadina-siddettravma sonrası stres bozukluğu, intihar, depresyon ve madde-alkol bağımlılığı gibi psikolojik rahatsızlıklar yaşıyorlar. Kaygı düzeyinde artış, aşağılanma ve suçluluk duyguları da kişinin ruh sağlığını olumsuz etkileyen faktörler arasında yer alıyor. Tüm bunların yanı sıra, kişi yaşadığı olumsuz durumdan kurtulsa bile, geçmişte yaşadığı ağır deneyimin yarattığı psikolojik etkiler, gelecekte duygusal ve cinsel açıdan sağlıklı ilişkiler kurması önünde de engel teşkil ediyor (3).

Bu satırları yazarken 20 yaşındaki Özgecan Aslan’ın katillerinin haber sitelerine düşen ifadeleri kanımızı dondurmaya devam ediyor. Kadına yönelik her türlü şiddetin son bulmasını dilesek de, daha etkili çözüm yolları arayışına girmek hepimizin sorumluluğu. Kanuni tedbirlerin alınmasının yanı sıra, aile içinde de sürekli “muhafaza edilmeye ihtiyacı olan” kız çocukları inancından biran evvel kurtulmamız gerekiyor. Aksi takdirde kadınlara ve kız çocuklarına uygulanan her türlü şiddetin yarattığı psikolojik tahribat er ya da geç farklı biçimlerde daha ağır ve geri dönülemez sonuçlar yaratıyor.