BÂBÜRNÂME

بابورنامه

Bâbür’ün kendi hayatını anlattığı dünya çapında ilgiye kavuşmuş hâtırat kitabı.

Doğrudan doğruya verilmiş bir adı olmadığı için Bâbürnâme’den başka Vekayi‘, Vâkıanâme, Vâkıât-ı Bâbürî, Vekayi‘nâme-i Pâdişâhî ve Bâbüriyye dendiği gibi Farsça tercümelerinde de çok defa Tüzük-i Bâbürî ismini alır. En yaygın adı Bâbürnâme olmakla beraber iki yerinde Bâbür’ün ondan Vekayi‘ diye bahsetmesine bakılarak son zamanlarda bu isim tercih edilmeye başlanmıştır. Bâbür bir defasında da eseri için “tarih” sözünü kullanmıştır. Divanındaki bir rubâîsinde de hâtıratını Vekayi‘ adıyla zikretmiştir (“Bâbür’ün Şiirleri”, MTM, nr. 5, s. 327).

Eser herhangi bir önsöz veya bir giriş kısmı olmaksızın Bâbür’ün on iki yaşında Fergana tahtına çıkışı ile başlayıp ölümünden bir yıl öncesine kadar olan zaman içindeki hayat macerasını anlatmaktadır. 5 Ramazan 899 (9 Haziran 1494) ile 3 Muharrem 936 (7 Eylül 1529) arasını içine alan bu devrenin, eserin bazı kısımları kaybolduğundan, Temmuz 1503-Mayıs 1504, Mayıs 1509-2 Ocak 1519, 1521’den birkaç gün hariç 13 Aralık 1520-17 Ekim 1525 ve Eylül 1529-1530 yılları arası eksiktir. Vak‘aların geçtiği coğrafî sahalara göre eserde sadece 1494-1503 (Fergana), 1504-1520 (Kâbil), 1525-1529 (Hindistan) yılları mevcuttur.

Aslî şekli elde olmadığı için neden ileri geldiği anlaşılamayan bu durum üzerinde, Bâbür’ün aradaki yılları yazmaya vakit bulamadığı, yahut utanıp anlatmaktan çekindiği hususlar olduğu yolunda inandırıcı olmaktan uzak bir kısım görüş ve ihtimaller ileri sürülmüştür. Bugün metinleri kayıp gözüken bazı yılların esasında yazılmış olduklarına dair ipuçları bulunmaktadır. Eserde eksik yıllara ait vak‘alar, Bâbür’ün yeğeni ve Bâbürnâme’yi tam şekliyle görmüş olan Mirza Muhammed Duglat’ın Târîh-i Reşîdî’sindeki hâtıraların yardımıyla büyük ölçüde tamamlanabilmektedir.

Her yılın ayrı bir fasıl halinde anlatıldığı Bâbürnâme’nin mihverini, Bâbür’ün siyasî iktidarını koruma ve yeni siyasî birlikler kurma yolunda yaptığı mücadeleler teşkil eder. Bu muhtevası ile Bâbürnâme kendiliğinden üç bölüme ayrılmaktadır. Bu üç safhada da Bâbür vak‘aları bir mekân bağlantısı içinde ele alır. 1494-1503 yılları arasındaki zamanın teşkil ettiği ilk bölüm, Bâbür’ün kendi memleketi Fergana’da geçen hadiseleri nakleder. Fergana ülkesini tanıtan geniş bilgiden (Vekayi‘, I, 1-5) sonra babası Ömer Şeyh Mirza ile Bâbür’ün her iki amcası Sultan Ahmed Mirza ve Sultan Mahmud Mirza’nın hal tercümeleri ve yaptıkları işlerle Baysungur Mirza’nın mücadelelerinin yer aldığı bu bölüm, Bâbür’ün Semerkant üzerine giriştiği seferleri ve bütün ülkeyi istilâ eden Özbek Sultanı Şeybânî Han’a (Şeybak Han) karşı mağlûbiyetle neticelenen mücadelelerini içine almaktadır. Sahne olduğu hadiselerle ilgili olarak başlı başına bir fasıl halinde ayrıca Semerkant’ın da coğrafî ve sosyal bir tablosu verilir.

1504-1520 yıllarına ait ikinci bölüm, ülkesini Özbekler’e terketmek mecburiyetinde kalan Bâbür’ün Fergana’dan ayrılıp yeni bir siyasî birlik kurmak üzere gittiği Kâbil devresini, orada bir yandan Şeybânî Han’a karşı mücadelesini sürdürürken bir yandan da Afganistan’ı hâkimiyeti altına alışını ve daha sonra Hindistan’a başlattığı akınları anlatır. Bu bölümde de buradaki hayatına sahne olması dolayısıyla Kâbil vilâyetinin çok geniş coğrafî, idarî ve etnik bir tablosu çizilir (Vekayi‘, II, 136-158). Daha önceki bölümde babası ve amcaları için yaptığı gibi burada da Hüseyin Baykara’nın hayatı ve çevresindeki insanlar hakkında orijinal bilgiler veren çok etraflı bir fasıl açar (Vekayi‘, II, 177-201).

Üçüncü bölüm, 1525’ten başlayarak 1529 Eylülüne kadar ardarda kazanılan zaferlerle Bâbür’ün Hindistan-Türk İmparatorluğu’nu kurduğu Hindistan devresini anlatır. Buradaki hayat çerçevesini teşkil etmesi itibariyle bu defa da Hint ülkesi hakkında başlı başına bir eser olacak derecede zengin bilgilerle çok etraflı bir bahis açılır (Vekayi‘, II, 304-332).

Bâbürnâme her şeyden önce bir otobiyografi olmakla beraber, muhteviyatı dolayısıyla gerek edebî nevi, gerekse mahiyeti bakımından çok yönlülük ve değişkenlik gösterir. İlkin hâtırat olarak başlamışken daha sonraki kısımlarına gelindiğinde yaşananların günü gününe veya araya fazla zaman mesafesi girmeden yazılmasıyla günlük (diary) şeklini alır; ülkeden ülkeye yapılan yolculuk ve seferlerde baştan geçen ve görülenlerin anlatıldığı sayfalarında ise bir seyahatnâme olur; büyük bir dikkat ve ehemmiyetle verdiği etraflı bilgiler, bir noktada ona âdeta bir coğrafya, etnografya, botanik, zooloji, nihayet bir folklor ansiklopedisi görünümünü verir. Bütün devri ve çevresiyle Sultan Baykara’yı anlatırken bir tarih metninden farksızlaşır; şairlere ve meşhur şahsiyetlere ayrılmış bazı sayfalar ise herhangi bir şairler tezkiresinden veya bir tabakat kitabından çıkmış gibi görünür. Eserin baştan ilk dört faslı Timurlular devrinin bir Mâverâünnehir tarihi gibidir.

Eski Türk edebiyatında örneği yok denecek kadar nâdir görülebilen otobiyografi nevinde ve üstelik bir hükümdarın kaleminden çıkmış olması bakımından Bâbürnâme, benzeri bulunmayan bir eser olarak gittikçe artan bir alâka ve takdirin merkezi haline gelmiştir. Mühim tarihî hadiseler içinde rol almış, büyük mevkiler işgal etmiş devlet adamlarının, çok defa icraatlarının bir müdafaanâmesi şekline soktukları, hakikatleri kendilerine göre değiştirmeye çalıştıkları hâtırat eserlerinin aksine Bâbür’ün, hayatını olduğu gibi, kusur ve zaaflarını, başarısızlıklarını dahi gizlemeksizin her yönüyle büyük bir samimiyetle anlatması, siyasî düşmanlarının bile sadece kusurlarını değil faziletlerini de belirtecek kadar gösterdiği dürüstlük, diğer meziyetleriyle birlikte Bâbürnâme etrafında geniş bir takdir ve hayranlık yaratmıştır. Gerçekleri olduğu gibi yazmasındaki dürüstlük ve samimiyet bakımından Bâbürnâme Sezar’ın hâtıraları ile bir, hatta ondan da ileri tutulmuş, Bâbür bu hâtıralarından dolayı Doğu’nun Jül Sezar’ı sayılmıştır. İçindeki itiraflar dolayısıyla Saint-Simon’un Mémoires’ı ve Jean Jacques Rousseau’nun Confessions’u arasında benzerlik dahi söz konusu olmuştur. Kabul edildiğine göre Sezar’dan sonra Bâbür’e gelinceye kadar hiçbir hükümdar böyle samimi ve doğru bir hâtırat eseri bırakmış değildir. Ancak aradaki bu benzerliğe karşılık Bâbür’ün hâtıraları onun De Bello Gallica ve De Bello Civili’sinden çok daha geniş ve mukayese edilemeyecek kadar zengin muhtevalıdır.

Bâbür, eserinde gözettiği doğruluk ve açık sözlülük prensibini, “Burada böylece her sözün hakikati ve her işin olduğu gibi yazılması iltizam edildiği için, şüphesiz baba ve büyük kardeşten iyi ve kötü ne şâyi olmuşsa onları söyledim ve akraba ve yabancılardan ne kusur veya meziyet görülmüşse onları yazdım. Okuyan mâzur görsün ve işitenler de târizde bulunmasınlar” (Vekayi‘, II, 221-222) diye doğrudan doğruya ortaya koyar. Ancak, kendisini yerinden yurdundan ve neticede devletinden etmiş büyük siyasî rakibi ve düşmanı Şeybânî Han karşısında olduğu gibi her zaman hislerine mağlûp olmaktan da büsbütün uzak kaldığı söylenemez. Batı ilim ve fikir âleminin hayranlıkla andığı Bâbürnâme bugün otobiyografi nevinin dünya klasikleri arasında sayılmaktadır.

Bâbürnâme’nin meziyet ve değeri sadece samimiliğinden, vak‘aları doğru anlatmasından ibaret değildir. Bâbür yalnız başından geçenleri ve tarihî çaptaki hadiseleri anlatmakla kalmamış, onu sırf bir vak‘alar dizisi olmaktan öteye götüren geniş dikkatleriyle eserine bir muhteva derinliği kazandırmış, müşahedeci bir zihniyetle çevresindeki insanları, gidip gördüğü yeni ülkeleri belirtilmeye değer yönleriyle eserinde canlı levhalar halinde aksettirmesini bilmiştir.

Bâbür hâtıralarında okuyucuyu, tanıdığı, ehemmiyet verdiği insanları en karakteristik tarafları ile yakalayıp çizdiği bir portreler dizisiyle karşı karşıya getirir. Babası Ömer Şeyh Mirza, Sultan Hüseyin Baykara ve Nevâî gibi o çağın ileri gelen simaları onun kaleminde portreleşir.

Bâbür gittiği ve gördüğü yerlerdeki tabii ve coğrafî çevreyi de aynı realist ve müşahedeci zihniyetle eserinde aksettirebilmektedir. O kuvvetli dikkatiyle çevresinde gördüğü herşeye alâka gösterir. Gittiği bir ülkeyi coğrafî durumu, iklimi, şehirleri, binaları, sanat âbideleri, idarî teşkilâtı, halkının örf ve âdetleri, insanların karakterleriyle, nihayet bölgedeki bitki ve hayvanlara varıncaya kadar bütünü ile tanıtmaya çalışır. Fergana, Mâverâünnehir, Kâbil ve Hindistan Bâbürnâme’nin sayfalarında bütün bu özellikleriyle yerlerini almışlardır. Bîrûnî’den sonra başka hiçbir müellifin Bâbür kadar Hindistan’ı başarılı şekilde anlatamadığını söyleyenler bile vardır.

Bâbür’ün verdiği bu bilgiler kulaktan dolma, yahut şu bu kitaptan değil, onun bir tabiat âlimi gibi dağlar bayırlar dolaşarak tabiat içindeki gözlemlerine, gittiği ülkelerde bizzat gördükleri ile yaptığı tahkik ve tesbitlere dayanmaktadır. Bu tarafları Bâbürnâme’yi, anlattığı diyarların tarihî coğrafya, nebat ve hayvanlar âlemi, etnografya, folklor ve medeniyet tarihi için başka kaynaklarda kolayca erişilemeyecek bilgilerin bir hazinesi yapar.

Bâbür’ün eseri daha XVII. yüzyılda d’Herbelot gibi Avrupa şarkiyatçılarınca tanınmış (“Babur ou Baber”, Bibliothèque Orientale, ou Dictionnaire Universel contenant généralement tout ce qui regarde la connaissance des peuples de l’Orient, Paris 1697, s. 163), Nicolas Corneliszon Witsen geniş ölçüde istifade ettiği Bâbürnâme’nin ayrıca çeşitli parçalarının birçok baskıları yapılmış ve birçok dillere çevrilmiş kitabında Felemenk diline tercüme etmiştir (Noord en Oost Tartarye, ofte bondigh ontwerp van eenige dier landen, en volken, zo als voormaels bekent zyn geweest, Amsterdam 1692; Noord en Oost Tartaryen: behelzende eene Beschryving van verscheidene Tartarsche en Nabuurige Gewesten, in die Noorder Oostelykste deelen van Azien en Europa, 2. bs., Amsterdam 1785). Bâbürnâme’nin XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren çok daha iyi farkedilen değer ve önemi, onun dünyanın büyük kültür dillerine çevrilmesine yol açar.

XV. yüzyılın son yarısı ile XVI. yüzyılın ilk yarısının Orta Asya, Afgan ve Hindistan tarihi için orijinal bir kaynak olan Bâbürnâme, bütün bu zenginlik ve ehemmiyetinden başka edebiyat bakımından da başlı başına bir değer taşımaktadır. Konuşur gibi rahat ifadesindeki sadelik ve tabiiliğin yarattığı hususi güzellik, süse ve gereksiz kelime oyunlarına kaçmadan söylemek istediğini en az kelime ile canlandırmasını bilen yalın ifade kudreti, Bâbürnâme’yi sevimli ve okuyucuya yakın kılan meziyetlerinden biridir. Kullandığı sözlerin tek başına bütün bir Çağatay lehçesi lugatını kuracak kadar zengin kadrosu, olay ve varlıkların en belirleyici taraflarını yakalayan olgun ve çok güzel işlenmiş dili ile Bâbüâmrne Çağatay edebiyatında nesrin şaheser seviyesine yükseldiği bir zirve olmuştur. Bâbürnâme üslûbunun bu tarafları ile Nevâî’nin nesrinden çok ileridedir.

Hayatından alelâde taraflarına dahi dokunmaktan çekinmeyerek açık kalplilik ve tevazu ile bahseden Bâbür’ü okuyan bir okuyucu kendisini, bir hükümdardan ziyade başından geçenleri ve gördüklerini tatlı tatlı hikâye etmekten zevk alan bir gönül ve sohbet ehliyle karşılaşmış gibi hisseder. Hazırlanış ve yazılış şekli de Bâbürnâme’nin tabiiliğine tesir etmiştir. Bâbür hâtıralarını fırsat buldukça çok defa etrafındakilere dikte ediyordu. Bu husus esere rötüşsüz bir konuşma dili kazandırmıştır.

Yalnız Türkçe bilenlerle sınırlı kalmayıp daha geniş bir okunma sahası bulması arzusu ile Bâbürnâme’nin daha XVI. asır içinde Doğu’nun yaygın ve müşterek edebiyat dili olarak Farsça’ya tercümeleri ortaya konulmuştur. Bunların en eskisi, Tahran’da Kütübhâne-i Salta natî’deki (nr. 671) Bâbür külliyatı içindedir. Üzerindeki istinsah tarihine göre eser 931’de (1524-25) yani Bâbür’ün daha sağlığında tercüme edilmiştir. Bu bir satır arası tercümedir.

Bu tercümenin varlığının bilinmesinden önce Farsça ilk tercümesinin, Bâbür’ün maiyetinin ileri gelenlerinden Şeyh Zeyn tarafından yapıldığı zannedilegelmiştir. Abdülkadir el-Bedâûnî’nin, Zeyn’in Vâkıât-ı Bâbürî’yi tercüme ettiğine dair Müntehabâtü’t-tevârîħ’indeki (I, 341; İng. trc. Ranking, I, 448) ifadesine bakılarak bu tercümenin onun Tabakat-ı Bâbürî’si olduğuna hükmedilmiştir. Gerçekte ise Tabakat-ı Bâbürî, Bâbürnâme’den tamamen ayrı bir eserdir. Daha sonra Pâyende Hasan Gaznevî ve Muhammed Kulı Mugulhisârî’nin Bihrûz Han’ın isteğiyle 1586’da başladıkları tercüme gelir. Bunu Ekber’in emriyle saray tarihçisi Abdülkadir Bedâûnî’nin istifadesi için Bayram Han’ın oğlu Abdürrahim Han’ın 1590’da meydana getirdiği tercüme tak eipder. Bazıları minyatürlü birçok yazma nüshası bulunduğu gibi, Bâbürnâme Mevsûm bi-Tüzük-i Bâbürî vu Fütûhât-ı Bâbürî adıyla 1308’de (1890) Bombay’da basılan bu çok yaygın tercüme, John Leyden ve William Erskine’in Batı dilinde ilk Bâbürnâme tercümesine (1826) esas olur, onların bu İngilizce tercümesine dayanılarak da Batı dilleriyle başka tercümeler meydana getirilir (Kaiser, 1828; Caldecott, 1844). Asıl Çağatayca metinden ilk tercüme ise İlminski’nin onu 1857’de basmasından sonra 1871’de Pavet de Courteille tarafından gerçekleştirilir (geniş bilgi için bk. C. A. Storey, Persian Literature, I/1, 530-535; Rusça trc. Yu. E. Bregel, II, 828-838). Eser, üzerinde yirmi sene uğraşan Annette Susannah Beveridge’in ardarda iki baskısı yapılan The Baburnama in English’i ile en güvenilir ilmî tercümesine kavuşur (1912-1921; 1922). Bâbürnâme ile ilgili hemen her meseleyi kuşatıp izah eden bu eserden sonra 1943-1946’da Reşit Rahmeti Arat tarafından Türkçe tercümesi yapılmış, onu da 1958’de Sali’e’nin Rusça, J. L. Bacqué-Grammont’un Fransızca tercümeleri (1980; 1985) takip etmiştir. Ayrıca Urduca’ya da Mirza Nâsırüddin (1924) ve Reşîd Ahtar Nedevî (1969) tarafından Tüzük-i Bâbürî adıyla çevrilmiştir.

Abdürrahim Han’ın, nüshaları yaygın Farsça Bâbürnâme tercümesiyle beraber Bâbür etrafında Ekber zamanından itibaren saray ressamlarının başlattıkları bir minyatür geleneği doğmuştur. Hemen hepsinde Bâbür’ün yüz benzerliği muhafaza edilen bu minyatürler, tercümenin bazı nüshalarında zengin bir koleksiyon teşkil edecek sayıdadır. Bunlardan tam olanlardan biri British Museum’da içinde doksan altı minyatür bulunan nüsha, diğeri de Yeni Delhi müzesindeki 1598 tarihli nüshadır. Moskova Şark Halkları Müzesi nüshasında mevcut altmış dokuz minyatür S. Tyulayev tarafından bir albüm halinde yayımlanmıştır (Miniatiyuri Rukopisi Baburnama/Miniatures of Babur-Name, Moskova 1960). British Museum’daki otuz iki minyatür de Hâmid Süleyman tarafından bir albüm halinde çıkarılmıştır (Bobırnoma Rasmları, Taşkent 1970).

Bâbürnâme 1519 ile 1530 yılları arasında kısım kısım meydana gelmiştir. 1509 ile 1519 arasındaki devreye ait metin kayıp durumda olduğundan onun ne zaman yazılmaya başlandığı bilinemiyor. Önceki yıllara ait olan taraflar sonradan kaleme alınan bir hâtıra şeklinde iken 1519 yılından itibaren hadiselerin günü gününe kaydedilmeye başlanması ile Bâbürnâme bir “günlük” halini alır. Hâtıra durumunda anlatılanların ince teferruata dayanması Bâbür’ün hâfıza kuv vetini gösterebileceği gibi bunların evvelce tutulmuş notlardan istifade edilerek esere geçirilmiş olması da düşünülebilir. Bâbür hâtıralarını bazan kâtiplere dikte suretiyle yazdırmaktaydı, vakit bulduğunda da bunları gözden geçiriyordu. Yeni kısımları yazılarak ilerlemekte olan eserini istinsah ettirip karısı ve çocukları ile bazı dostlarına göndermekteydi. 935’te (1528) bir nüshasını Hoca Ubeydullah’ın torunu Hoca Kalan’a yollar. Ancak bugün bunlar elde değildir. Yakın zamanlara kadar 1700 yılı civarında istinsah edilmiş Haydarâbâd Sâlâr Jang Kütüphanesi nüshası mevcutların en eskisi olarak bilinmekteydi. Tahran Kütübhâne-i Saltanatî’deki 931 (1524-25) tarihini taşıyan külliyattaki Bâbürnâme’nin öğrenilmesiyle onun Bâbür hayatta iken yazılmış bir nüshası ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bâbürnâme oldukça yeni bir nüshası üzerinden ilk defa 1857’de İlminski tarafından yayımlanmış, bunu da A. S. Beveridge’in 1905’te yaptığı Haydarâbâd nüshasının faksimile neşri takip etmiştir. Mevcut nüshaların -Tahran’daki hariç- A. S. Beveridge ve G. F. Blagova tarafından topluca bir değerlendirilmesi yapılmıştır (bk. A. S. Beveridge, Memoirs of Babur, 1922, önsöz, s. XI-LVII ve bibliyografyada gösterilen diğer yazıları; G. F. Blagova, K Voprosu o Podlinnosti Texta “Babur Name” po Kerovskomu Spisku, 1961; çeşitli ülkelerdeki yazmaları için bk., Herman, s. 165-166; İlminski neşrine esas olan nüsha için: W. D. Smirnov, Manuscrits Turcs de l’Institut des Langues Orientales, Saint-Pétersbourg 1897, s. 142-144).

Atası Timur’un aslı kaybolup tahrif edilmiş Farsça tercümesi ortada olan Melfûzât-ı Timurî (Tüzük-i Timurî) adlı hâtıralarının eserine örneklik ettiği söylenen Bâbür, Bâbürnâme’siyle kendi ailesinde bir hâtıra geleneği kurmuştur. Kızı Gülbeden’in Hümâyûnnâme’si, İmparator Nûreddin Cihangir’in Tüzük-i Cihângîrî’si (bk. L. Varadarajan, “Jahangir the Diarist. An interpretation based on the “Tuzuk-i-Jahangiri”“, Journal of Indian History, Golden Jubiles Volume, 1973, s. 403-418) bu geleneğin birer eseri olduğu gibi Bâbür’ün yeğeni Muhammed Haydar Mirza Duglat’ın hâtıralara dayanan kısımları ile Târîh-i Reşîdî’sini de aynı daire içinde görmek mümkündür.

Kaynak: Akün, Ömer Faruk, "Bâbürnâme", DİA, IV, İstanbul 1991, s. 404-408.