SEBK-i HİNDÎ

(سبك هندي)

Divan şiirinde sanat ve anlam derinliğine dayanan üslûp akımı.

Sözlükte “bir şeyi eritmek, kalıba dökmek; kalıp, tarz ve üslûp” anlamlarındaki sebk kelimesi terim olarak “ibarenin tarz ve tertibi” mânasına gelir. Sebk-i Hindî ise XVI-XVIII. yüzyıllarda Hindistan’da ve Hindistan dışında yaşayan, Hint felsefesi, edebî zevki ve şiirinin etkisinde kalan şairlerin oluşturduğu şiir anlayışını ifade eder. Terim ilk defa İranlı şair Muhammed Takī Bahâr (ö. 1951) tarafından kullanılmıştır. Hindistan’daki Bâbürlü Devleti döneminde hükümdarlar, devlet adamları ve diğer ileri gelenler, çoğu Safevî hânedanının dinî ve siyasî baskısından kaçan şair ve ediplere kapılarını açmış, yazdıkları şiirler için ihsanda bulunmayı âdet edinmişti. Bu tutum o dönemin şairlerini bölgeye çekmiş, burada öncekinden farklı bir üslûpta ortaya çıkan şiir tarzına sebk-i Hindî denilmiştir. Çoğu İranlı olan şairlerin oluşturduğu sebk-i Hindî akımı İran, Hindistan, Afganistan, Irak, Tacikistan ve Osmanlı topraklarının yer aldığı geniş bir coğrafyada etkili olmuştur. Bu tarza onu temsil eden şairlerin birçoğunun İsfahan’da yetişmesi dolayısıyla “sebk-i İsfahânî”, başlıca temsilcilerinin Irak, Horasan ve Azerbaycan’da doğmuş olduğu göz önünde tutularak “sebk-i Horasânî”, “sebk-i Irâkī” ve “sebk-i Âzerbaycânî” denilmesi gerektiğini savunan araştırmacılar da vardır (Hüseyin Muhammedzâde-i Sadîk, s. 3-4). Bu üslûbun temsilcileri arasında Sâib-i Tebrîzî, Şevket-i Buhârî, Bîdil ve Gālib Mirza Esedullah gibi Türk asıllı şairlerin ekseriyet teşkil ettiği dikkate alınıp bu tarza “sebk-i Türkî” denilebileceği de ileri sürülmüştür (Toker, sy. 2 [1996], s. 143). Geçmiş dönem tezkirecilerinden hiçbirinin sebk-i Hindî ifadesini kullanmadığı muhakkaktır.

Hindistan’da Bâbürlü Devleti sultanlarından Ekber Şah’ın sarayda melikü’ş-şuarâ makamını tesis etmesinden itibaren hükümdarların bazı şairleri bu makama getirmesi bölgedeki diğer şairlerin de ilgisini çekmiş, Safevî hükümdarlarından yakınlık göremeyen İranlı şairler biraz da bu sebeple Hindistan’a gelmeye başlamıştır. Unsûrî’nin bir beytine karşılık 100 köle veren Bâbürlü hükümdarının sanat zevki ve cömertliği yanında İran sarayının geride kalması maddî çıkar peşinde olan bazı şairler için de belirleyici olmuştur. XV. yüzyılın sonuna doğru İran’ın içtimaî durumu farklılaşmış ve edebiyat dünyasında gazel sahasında Abdurrahman-ı Câmî’nin ortaya çıkmasıyla büyük bir değişim meydana gelmiştir. Bu yeni asırda Bâbâ Figānî’nin geliştirdiği yeni üslûp sebk-i Hindî’nin çıkış noktası gibi değerlendirilirken (Raziyye Ekber, s. 133) bu gelişmeyi önemli saymayan ve bu üslûpta Bâbâ Figānî’nin fazla etkili olmadığını, asıl gelişmenin Hüseyin Baykara’nın Herat’taki sarayında Ali Şîr Nevâî ve Câmî gibi şairlerin eserlerinde ortaya konduğunu, oradan da Hindistan’a geçtiğini ileri süren araştırmacılar da vardır.

Sebk-i Hindî üslûbunun başlıca özellikleri belâgat ve fesahat kurallarından uzaklaşmadan yeni, orijinal ve girift mazmunlar, ince hayaller, anlam kapalılığı, az kelime ile çok şey ifade etme olarak belirtilebilir. Böylece mânanın söze hâkim olduğu, muhayyilenin ön plana çıktığı ve şiirin karmaşık çağrışımlara açıldığı görülmektedir. Aşırı dereceye varan mübalağa, irsâl-i mesel, istiare, teşhis, kinaye ve mecaz sanatları da bu tarz şiirde çok kullanılmış ve geliştirilmiştir. Bu özellikleriyle sebk-i Hindî ıstırap ifade eden karamsar bir felsefeyi terennüm etmiş ve daha çok gazel tarzında kendini göstermiştir. Bu üslûbun öncüsü olarak bilinen Kemâleddîn-i İsfahânî bulduğu orijinal mâna ve mazmunlardan dolayı “hallâku’l-meânî” unvanıyla anılmıştır. Aşırı süs ve tasannu anlayışının Herat okuluna ait bir miras olduğunu ileri süren edebiyat tarihçileri sebk-i Hindî’ye karşı tenkitçi bir yaklaşım gösterir. Hintli şairlerin bu üslûbu gereksiz ve külfetli ifadelerle içinden çıkılmaz mâna ve hayallere boğduğunu öne sürerek zamanla bu akıma karşı çıkanlar olmuşsa da bu muhalefet Hint, Afgan, İran ve Türk şairlerini etkisi altına alan sebk-i Hindî tarzında latif ve ince bir zevkin ürünü eserlerin devamını engellememiştir.

Fars edebiyatında Örfî-i Şîrâzî, Feyzî-i Hindî, Zülâlî-i Hansârî, Tâlib-i Âmülî, Kelîm-i Kâşânî, Mirza Celâl Esîr, Sâib-i Tebrîzî, Şevket-i Buhârî ve Bîdil gibi şairler sebk-i Hindî’nin önde gelen temsilcilerindendir. Daha sonraki kuşaklar arasında Ganî-i Keşmîrî, Nâsır Alî-i Sirhindî, Cûyâyî-i Tebrîzî, Âferîn-i Lâhûrî, Girâmî-i Keşmîrî ve Ganîmet-i Keşmîrî (ö. 1158/1745) gibi şairler öncekileri taklit ederek şiirler yazmışsa da bunlar ilk dönem sebk-i Hindî ustaları ölçüsünde başarılı örnekler verememiştir. Sâib’den sonra zevksizleşen ve bir süre sonra da terkedilen sebk-i Hindî’nin son şairi Hindistan’da yaşayan Türk asıllı Mirza Gālib Esedullah olmuştur (ö. 1869). Sebk-i Hindî’ye tepkilerin artması üzerine XVIII. yüzyıldan itibaren İranlı bazı şairler “bâzgeşt-i edebî” (geriye dönüş edebiyatı) hareketini başlatarak eski şiir anlayışına geri dönmüştür. Sebk-i Hindî’nin klasik Fars edebiyatının zayıfladığı bir dönemde yeni bir tarz ve yeni bir nefes olarak ortaya çıkması ve bu tarzın Bâbürlü sarayı tarafından desteklenmesi, siyasî bir rekabet hissiyle İranlı araştırmacılar tarafından hemen daima bu üslûba karşı müdafaa tarzında değerlendirmeye sebep olmuştur.

Türk edebiyatında sebk-i Hindî XVII ve XVIII. yüzyıllarda Nef‘î, Fehîm-i Kadîm, Şehrî, İsmetî, Nâilî, Nedîm-i Kadîm, Neşâtî, Râsih, Nâbî ve Şeyh Galib gibi şairler üzerinde etkili olmuştur. Bunların çoğu Sâib-i Tebrîzî’nin tesirinde kalmış ve onun tarzını benimsemiştir. Özellikle irsâl-i meselde farklı ve orijinal bir üslûbun doğmasında ve gelişmesinde büyük rol oynayan Sâib, edebiyatı fikrî ve hakîmâne bir sahaya sevketmek suretiyle Türk edebiyatında bir devir açmıştır (Tarlan, LVIII/43 [1925], s. 266). Sâib’in önemli ölçüde etkilediği Nâbî’nin dilinde çokça örneği bulunan veciz ifadeler ve nükteler sebk-i Hindî şiirinin karakteristik yönünü teşkil etmektedir. Hint üslûbu Nâbî, Nef‘î ve Nâilî’nin şiirlerinde bütün özellikleriyle bir arada değil ayrı ayrı özellikleriyle ortaya çıkmaktadır. Meselâ Nâbî’de hikemî ve söylenmemiş yeni mânalar şeklinde görülen bu etki Nef‘î’de mübalağa sanatının çok fazla yer almasıyla belirginleşmektedir. Nâilî ve Şeyh Galib’de ise anlam derinliği ve orijinal mazmunlar ön plandadır.

Sebk-i Hindî şairleri kendilerinden öncekilerin kelime ve tabirlerini kullanmakla beraber onlara farklı ve şahsî mânalar yüklemiştir. Bu şekilde ortaya çıkan ferdîlik bu şiir tarzının önemli yeniliklerindendir. Önceki şiirde nesne ve olaylar geleneksel kalıplar ve kabuller çerçevesinde ele alınırken sebk-i Hindî’de şahsî intibaya daha çok meyledilmiştir. Böylece şiir ferdiyetin şeklini alır; mitolojik unsurlar, alışılagelmiş hikâyeler ve kalıplaşmış mecaz ve istiareler bile yeniden yorumlanarak şiirde yer bulur. Sebk-i Hindî şiirinde tasavvuf teması yoğun biçimde işlenmiştir. Bu konuda da orijinal hayal ve anlam unsurlarını ifade edebilmek için yeni bir dil kullanılmış ve yeni kelimelerle süslü bir üslûp meydana getirilmiştir.

Sebk-i Hindî Urdu edebiyatında da etkili olmuştur. Özellikle Evrengzîb Âlemgîr’in Dekken’i fethinden sonra siyasî ve edebî merkez o dönemde Farsça’nın Hindistan’daki merkezi olan Delhi’ye kayınca Urdu edebiyatında sebk-i Hindî akımı başlamış ve beğenilerek kullanılmıştır. Bu anlayışla şiir yazan şairler arasında Necmeddin Şah Mübârek Âbrû (ö. 1094/1683), Şah Hâtim, Şerefeddin Mazmûn, Muhammed Şâkir Nâcî, Hâce Mîr Derd, Sevdâ-yı Dihlevî, Mîr Seyyid Muhammed Sûz, İnşâullah Han İnşâ, Mîr Muhammed Takī, Cür’et, Mushafî, Rengîn ve Mü’min (ö. 1267/1851) gibi isimler sayılabilir.

Kaynak: Bilkan, Ali Fuat, "Sebk-i Hindî", DİA, XXXVI, İstanbul 2009, s. 253-255.