her şey tozpembeydi aşka düştüğünde
sözlerdeki haz ile, sevda giyindi tepeden tırnağa
düş bahçelerinde güneşe verdi yüzünü
ısındı iliklerine dek
derin uykulara sarındı rengârenk

her şey çok güzel olacak
gerçek olacaktı, o romandaki hayâl
öyle diyordu sevdiği

yeşil panjurlu evin penceresinde
cam güzelleri kıskanırken güzelliğini, bekleyecekti sevdiğini

“sana bin can feda, seven ne yapmaz”
saatler, ne de çabuk geçiyordu yanında
hep böyle kalsa(k)/ hep böyle deli sevdalı

sorgusuz adımlarıyla, ezdi geçti baba evini
vuslata erdi zaman
bal ayları çabucak bitti
çok geçmedi, çıktı ortaya güncede eksik olan

kar yangını evin içi
ürkek sabahın adımlarında
geceye çoğalmıştı sesleri

üç beş günlükmüş sevmek
heves geldi geçti
yalnızlığına dolanan sarmaşığı bildi yalnızca…

kuş uçmuyordu ıssız göğünde
sokağın bekçisiyle erişiyorlardı güne

ahh! hayaller gerçek olsaydı…
gece yorgunu sevdiği, gündüz uykuda
üstelik, üzerinde başka tenlerin kokusu

basit hesaplarla avuttu kendini
yeşil panjur da istemezdi hani
yabani sarmaşık kaplamıştı zaten camı
camgüzellerine de gerek yoktu

suda yazı yazıyordu sanki elleri
yüzünü gördüğünde
uçup gidiyordu sabaha
gece ettiği, yeminli dilindeki sözleri

coşkuların ömrü kısacıkmış
farkındasız nasıl da azalırmış aşk
aşk/ sadece bir rüya...

ve âniden bastıran hüzün rüzgârları
gecenin kanatlarına taktı aşkı
mavisini yitiren gözler, koyu karanlığa takılıp kaldı
avuntu uykularından, sarstı biri onu
(kendine gömülmüşlüğünden sıyrıl, kurtul bu esâretten)
diye haykırdı

kadın, önce siyaha boyattı saçlarını
sonra kısacık kestirdi
ürkek, mahzun bakışlarını
acı beziyle sildi yüzünden

kaç kör kuyudan
çıkılmaz denilen, kaç yollardan çıktı
bir yabancı doğurdu kendine /değişti
güç belâ, aşkı düşürdü içinden sonunda

ve yaşama dair ne varsa
bütün ezberlerini yırttı
kendisiyle birlikte, savurdu uzak bir kıyıya
naif bir beyazı, yitikliğe bıraktı gecede
baygın anason kokusu sindi sonra tenine

bu yüzler kimindi /nereden tanıyordu onları
onlar nereden tanıyordu onu?
dönülemeyen baba evinden, başka bir dünyaya geçmişti

ve sonra
aynı suda belirdi gölgeler
bir yanında sessiz vadi
diğer yanda / yollarda ağustos böcekleri

yarınsız düşleri ürperince teninde
gökyüzünü içti gözleri
kadın ölüme büyüdü
hayat koynundan salıverdi onu
beyaz bir kuş, kanat çırptı gökyüzüne doğru
ıssız değildi artık göğü

ve söz sustu / siyah beyaz / uzun uzun yol yürüdü…
güncede eksik olan
hayal ürünü, bir roman kahramanıydı / belki de/ kimbilir!