kırk yerinde kırk mum yanan dünya
serçe kadar ürkek görünenin
altında duran şahin yüzün
yavaş yavaş siyaha boyanmakta
gece çınlamalarında gökyüzün
duymuyor sağır kulaklar

yağma meze sofralara, yeşilinin
hırsla bileylenen bakışı
çatlak dudaklarında, geçmeyen kış yaraları
ırak can eriği mevsiminde kaldı, güzel masalların
kaçak güreşir artık kurtla kuzu
gürül gürül akan suyunun
durmadan büyüyen suskunluğu

hiçim / şaklamayan tek el
tek ağaç / rüzgârı kendine yetmeyen
yalnız / uzun yol boyu

yokoluşun rüzgârı esdikçe
hiç bitmeyen ateşi sürülüyor gözbebeklerime

aydınlatmayan lâmbasında
eskiler yürürken gözlerime
çeker ipimi bu günün karanlığı
sarar beni geceye
içimi kemirir kıpırtısız çölü
gitmeyen gece büyü(r) gözlerimde
kulaklarımda ürpertili seferberlik türküleri
yeşertemez / çoğaltamaz balkon çiçeklerim seni
karşıda durmada sırat
ölümün koynuna girmek bu bile bile

yaban otlarına aşılı yüzlerden
azaldıkça yüzüm karartılarla
yabancı bakışımda
saçak altından sürülür
ahu-zarı içinde
çaresiz ıslak bir kedi kıvrılır emrimde
fare kapanına

dağılmayan sisinde bir balıkçı feneri
çözemez iplerini
kendi içine gömülmüşlüğünde yakarışları
kıyıda bekler güne yanaşıklığı
kurşun askerlerim kımıldamaz yerinden

nizâmı aslınla yaşamayan dünyâ
dantelâ gibi işlenmiş mâbetlerinde
taze çiçek bahçesinin rengine
sürmekte hâlâ, kör yarasa uçuşu
tek el yaramıyor suyu

yok doğurganlığın
kuma geldi üstüne
gelincik gibi kırıldı boynun
kana bulandın
düşüyorsun ihtişamlı tahtından
ki, korkmalı aldatılan kadından
kıyamete beş var...